“Kötü, aldatmacalar kullanır!(…) Ya sürek avındaki şeytan güruhu, beni dosdoğru iyinin içine sürerse? (…) Kötü, iyiyi tanır ama iyi kötüyü tanımaz. (…) Şeytani olan, iyinin suretine bürünür bazen, hatta bütünüyle onun vücuduna yerleştirir kendisini. Eğer bu gerçek bana gizli kalırsa, hiç kuşkusuz yenik düşerim, çünkü böyle bir iyi, gerçek iyiden daha ayartıcıdır.”
Franz Kafka (1883-1924)
Fitne ve fesât, karışıklık ve kargaşa, suç konusu olan sapma ve davranışlarla toplumda sosyal huzursuzluklar doğuran, toplumun birlik ve bütünlüğünü bozan her türlü yıkıcı söz, davranış ve faaliyetlerdir.
İlk fitne Hz. Adem ve Hz. Havva’yı İblis’in aldatmasıyla yaşandı. Şeytan her ikisine de “Emin olunuz! Ben bunu sizin iyiliğiniz için söylüyorum, ben size öğüt verenlerdenim.” [1] diyerek yemin etti. Onların aklını karıştırdı ve onları fesâda uğrattı.
Her devirde farklı fitne ve fesât ateşi yakıldı ve insanlar çoğu kez aldatıldı.
“Zamanın bereketi kalmadığında, iyi davranışlar azalacak, aç gözlülük çoğalacak, fitneler açığa çıkacak ve öldürme olayları artacak” [2] diyen Peygamber, fitne zamanları için insanları uyarmıştı.
İslâm tarihinde Hz. Osman’ın öldürülmesiyle başlayan, Cemel Vak‘ası ve Sıffîn Savaşı ile devam eden üzüntü verici olaylar, Hâricî isyanları, Hz Ali ve Hüseyin’in şehit edilmeleri, Emevî iktidarının tutumları, bu olaylarda saygın ve onurlu insanların öldürülmeleri şeklinde birçok kanlı fitne hareketleri oldu.
Âlimler, karışıklık ve kargaşa zamanlarında, devlet otoritesine karşı zor kullanmanın fitneyi daha çok artıracağını, kötülüğü çoğaltacağını ve zararının faydasından daha çok olacağını söylediler. Zira İslâm, meşru yollarla iktidara gelmiş olan Devlet Başkanı’na itaati istedi; bir siyasi lider usulüne uygun olarak seçildikten sonra, fitne ve bozgunculukla onu devirmeye çalışmayı veya iktidarı ele geçirmek maksadıyla haksız muamelede bulunmayı men etti.
İslâm, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir dindi; elbette kötülükle ve zulümle mücadele edecekti. Ancak burada kötülüklerle mücadele metodu önemlidir. Bir kötülüğü önlemek isterken, başka bir kötülük doğurmamak icap eder ki bu da toplumun elbirliği ile yanlış olanla mücadele ederken doğru olanı yapmasını gerektirir. En iyi olanı, “eğitimle toplumun bilincini yükseltmektir” ki bu uzun, zahmetli ve zor bir yoldur. Kısa olan ve hemen sonuç doğuracağına inanılan metotlar ise kötülükle yapılan mücadeleyi kaosa, kargaşaya, yeniden fitneye ve fesâda dönüştürürler. Yanlış usul, topluma çok daha fazla zarar verir ve toplumu kargaşaya sürükleyerek, onu ayakta tutan bütün kültürel dinamikleri yıkar.
Konuyu Peygamberimiz şöyle açıklar: “Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbik eden kimse ile yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip de bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt zemin katına yerleşen yolculara benzer. Alt katta oturanlar su ihtiyaçlarını gidermek için ‘Biz, geminin tabanını delelim, oradan suyumuzu alalım da üst katta bulunanlara eziyet etmeyelim’ derler. Şayet onların ellerinden tutulmayıp, kendi hallerine bırakılır da bunu yapmalarına izin verilirse, geminin içinde bulunanların hepsi boğulur. Fakat onların, böyle bir hareketine müsaade edilmezse, hepsi birden kurtulur.” [3]
Bu hadiste toplum, bir gemiye benzetilir ve kötülüklerin çoğalması, geminin yanlış davranışlar yüzünden su alıp batması şeklinde nitelendirilir.
Şu halde bir toplumda, fitne, fesât, kargaşa, karışıklık gibi etkenlere neden olan adaletsizliklere ve haksızlıklara karşı etkin tedbirleri almak devletin ve devlet adamlarının görevidir. Yapılan zulmü engellemek, bunu yaparken de hukuku ve ahlâkı esas yapmak yetkili makamların işidir. Bu makamlar yerine, herkesin sokağa çıkarak ‘hakkını alması’ bütünüyle yanlıştır. Çünkü sınırı tayin edilemeyecek, nerede duracağı belirli olmayacak bu tür karışıklıklar, başka bir fitnenin çeşididir.
Peki öyleyse devletin ve toplumun temelini dinamitleyen büyük olaylar karşısında insanlar nasıl davranmalıdır? İnsanlar arasında, fitne ateşini kasten öldürme ile başlatan Kabil’e karşı Habil’in dediği gibi “Sen beni öldürmek için elini bana kaldırsan da ben seni öldürmek için elimi sana kaldırmayacağım” [4] demek mi daha hayırlıdır?
Eğer toplum içerisinde fitne her yeri sarmış ve insanlar birbirini öldürecek hale gelmiş ise önce “sükûneti sağlamak” gerekir. Zira fitne günleri, “avuçta ateş tutmak” gibi sıkıntılı zamanlardır. Herkes kendi haksız davranışlarını ve kusurlarını düzeltmeye bakmalı ve fitne çıkaranlara karşı devlet makamlarının olaya müdahale etmesi beklenmelidir. Zira fitneye karışmak demek, fitneye dahil olanların lehinde ya da aleyhinde, haksız davranışlar yapmak demektir. Çoğu fitne ortamlarında kimin haklı, kimin haksız olduğu olay sükunete ermeden belirlenemez. Fitneyi çıkaranlar, bazen “suret-i haktan” görünerek, masum rolüne bürünebilir; masum olanlar, mazlum ve suçlu konumuna düşürülebilir. Fitne olaylarının arkasında, öngörülemeyen ve tahmin edilemeyen, insanların samimi duygularını istismar etmek için bekleyen, kimi ayak takımlarının ayak oyunları bulunur. Kendi şahsi amaçlarına ulaşmak isteyenler, insanları kitle hareketlerine yönlendirirler ve onları araç olarak kullanırlar. Kur’an, “İnsan, karar vermede çok acelecidir” [5] diyerek, insanın zayıf sosyal psikoloji yanına vurgu yapar. İnsan, iyilik yaptığını zannederken, kötülük yapar da bunu bilmez bazen. Çünkü vasat altı insanlar olayların sebep ve sonuçlarını genelde düşünemezler. Ancak ileri görüş sahipleri ve ilimde derinleşenler, olayların arkasında neler olabileceğini bilirler. İnsanlık tarihinde kötü güdülenmiş, yanlış kanaat edinmiş ya da ettirilmiş ve acele hükme varmış insanlar, masum insanlara çok büyük kötülükler ve zulümler yapmıştır. Bu yüzdendir ki Kur’an ayetinde vurgulandığı gibi “Eğer size birisi haber getirilirse, onu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir grup insanlara sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz” [6] prensibince, fitnenin başladığı andan itibaren olaylar karşısında “temkin ve işin aslını araştırma” en doğru hareket olmalıdır.
Fitne ve fesât ateşinin yangın gibi büyüyerek çoğalması, çoğu kez işin işine hile karıştıran, bozgunculuk yapan, kötü sözler kullanan insanların dilleri vasıtasıyla olmaktadır. Bu kötü karakterli insanlar, birlikte yaşayan toplumsal gruplar arasına, kin ve nefret tohumu ekerler, kovuculuk yaparak insanların arasını açarlar, kıskançlık yaparak başkaları hakkında kötü zanda bulunurlar, kalpleri kırmak için dedikodu üretirler ve haksız nitelemelerle insanlara iftira ederler. Bunların hepsinin basın ve medya yoluyla yapılması halinde ise artık toplum üyeleri ya da toplumsal gruplar arasında onulmaz kötülükler başlar. Bu kargaşa durumunda, çıkar sahipleri istedikleri menfaati elde ederken, toplum içinde birlikte yaşayanlar birbirine düşman olur!
Yazı başında yer verilen Kafka’nın “her olayın sonuçlarını düşünerek ölçülü davranma” ilkesi dikkat çekicidir. Düşünür, kötülerin aldatmada hünerli olduklarını, yok etmek istedikleri iyi insanları avlamak için insanların samimi duygularını kullandıklarını, gerekiyorsa iyinin yerine geçerek bunu sağladıklarını söyler. Öyleyse gerçekten kötü ve iyi olanın seçilemediği kargaşa ve karışıklık zamanlarında, insanın doğru şekilde karar vermesi çok zordur. Kötünün ‘iyi gibi görünerek’ yaptığı aldatmayı bilmeyen insanlar, tarihte daima kötünün tuzağına düşmüşlerdir.
Türk kültür tarihinde de Ömer Seyfettin (1884-1920) “Rüşvet” hikayesiyle bu gerçeği anlatmaktadır: Ali Hoca isimli kişi haksız bir davayı kazanmak için her türlü yola başvurmaya hazırdır. Hâkime rüşvet vermek ister, ancak Hâkimin son derece rüşvete karşı bir kişilikte olduğunu öğrenince de karşı hasmı sanki haksız davranışı yapmış gibi göstererek, Hâkime gönderdiği koçun kulak küpesine davalının ismini yazar… Hâkimin saflığından ve kızgınlığından faydalanarak kendi davasını kazanır! “Şeytana pabucunu ters giydirecek” bu kötü karakterler, her türlü aldatmayı yaparlar. Hikaye yazarımız, kötülerin istediği amaca ulaşmak için “iyilere itibar suikastı düzenleyebileceğini” gösterir. Olaydaki gerçek ise daha derinlerde, felsefe ve hikmet bilgisiyle anlaşılabilecek niteliktedir. Bunun içindir ki insanların “kültürel bilinç” kazanmaları çok önemlidir.
Netice şudur: Kargaşa ve karışıklık zamanında kaos, fitne ve fesât eylemleri içinde aldatılma çok olduğundan, toplumu yıkan, insanları birbirlerine düşman eden söz, davranış ve faaliyetlerden herkesin uzak durması gerekir. Toplum, olayların arkasındaki kötülükleri anlamazsa, kullanılmak suretiyle haksızlık yaparak, masum insanların kanına girer ve onların âhını alır. Bu da toplumda büyük acıların birikmesine neden olur. İşte böyle zamanlarda en doğru hareket, bozgunculuktan kaçınmaktır; fitne ve fesât çıkarılarak yakılan kötülük ateşine odun taşımamaktır; buna rağmen fitne belâsıyla karşılaşınca da yaşananlara sabretmektir.
Metin KAZAN
Dipnotlar
[1] Araf, 21
[2] Buhari, İlim,24
[3] Buhari, Şehadat, 30
[4] Maide, 28
[5] Enbiya 37, İsra 11
[6] Hucürat,6

Son Yorumlar