Menkıbeciliğin ve Tarihsel Materyalizmin Ötesinde Peygamber Dostlarının İhtilafını Anlamak

DÖRT HALİFE DÖNEMİNE DAİR SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA

Klasik: Taberi, İbn Kuteybe, İbn Esir, , İbn A’sem, Sad ibn Kays Sülemi (Alevi), Salim ibn Zekvan (Harici)
Oryantalist: Marshall Hodgson, Lesley Hazleton, Ira Lapidus, Eric Schroeder, Neil Faulkner (Marxist Dünya Tarihi, İslam tarihi kısmı)
Çağdaş: Dünya Ehl-i Beyt Kurultayı (Şii, Hidayet Önderleri Serisi), Mevlana Şibli Numani ve Seyyid Süleyman Nedvi (Sünni), Muhammed Ali Sallabi (Selefi, Muaviye cildi), Kandehlevi (Sufi-Selefi), Ahmet Lütfi Kazancı (Sünni), Ali Haydar Aksal (sufi, Hazret-i Ebu Bekir kitabı) Seyyid Kutup (İslam Tarihi serisi), Mehmet Özgür Ersan (Alevi), Sadrettin Palaoğlu (Alevi),  Muhammed Emin Yıldırım (Sünni), Adnan Demircan ve Şaban Öz (40 sahabi serisi), Ali Şeriati (Şii), Seyyid Hüseyin Nasr (sufi), Erkam Yayınları (sufi)
Modernist: Muhammed Abid el-Cabiri, Mehmet Azimli
Hadis: Kütüb-ü Sitte, İbn Hibban, Metalibül Aliye, Darimi, Humeydi, Muvatta, Mecmaüzzevaid (1-9. ciltler, Heysemi) İbrahim Canan,
İz Bırakanlar: Cevad Toprak’ın sohbetleri ve Bediüzzaman’ın konu ile ilgili makaleleri 

I.

Biz Müslümanların İslam tarihinin kahramanlarına Batılıların Antik Yunan ve Roma kahramanlarına gösterdiği saygıyı gösteremediğini söylemek zorundayım. Eskiden Asr-ı Saadet diyerek yücelttiğimiz sahabe dönemi tarihi bir tartışmayla başlar ve bir trajediyle sona erer. Tartışma sahabenin büyükleri arasında, Ensar, Muhacir ve Peygamberin akrabası olan Beni Haşim arasında geçer: “yönetim kimin hakkıdır” tartışmasıdır bu. Tartışmayı Ebu Bekir ve Ömer’in temsil ettiği Muhacir kazanır fakat bu tartışma etkilerini bugün de Şii-Sünni kavgası olarak devam ettirir. Trajedi ise şudur: Hazret-i Osman’ın suiistimallerinden sonra öldürülmesi ve sonrasında çıkan iç savaşta ashabın büyükleri Talha, Zübeyr ve Ali’nin öldürülmesinden sonra yönetimin Muaviye’ye geçmesi, özgürlükçü ve eşitlikçi hilafet rejiminin saltanata dönüşmesi ve daha sonrasında Hazret-i Hüseyin’in Yezid tarafından şehit edilmesi sonucu bir dönemin kapanması ve İslam önderlerinin İslam mirasını her boyutuyla yaşatmak için seferber olmasıyla beraber İslam’ın yüksek siyasete dair hedeflerinden ve ilkelerinden feragat edilip, yönetimin şımarık Emevilere terk edilmesi…

Modern zamanlara kadar Sünni Müslümanlar Peygamber dostlarına saygısızlık edilmesin diye Asr-ı Saadet’i başlatan ve sona erdiren bu kavgaların üzerine bir perde çektiler ve bu kavgaların tüm taraflarını rahmetle ve saygıyla andılar ve okumamış halka Peygamber dostlarının sevgisini aşıladılar. Ve halkın bilinçdışına işlemiş sevgi son iki yüz yıla kadar herhangi bir travma yaşanmadan İslami kimliği ve Müslümanların kendi tarihlerine sevgisini kesintisiz devam ettirdi. Fakat İslam Batı medeniyetinin darbesini yedikten sonra kendine şu soruyu sordu: “Bizim bugün Batı karşısında hezimet yaşamamızın suçlusu kimdi?” son ikiyüz yıldır Müslüman düşünürler bu soru eşliğinde tüm tarihlerini ve tüm medeniyet birikimlerini yargılamaya başladılar ve bu mahkeme sonunda Peygamber dostlarının da yargılanması ile nihayet buldu.

Müslüman düşünürler bu sorgulamaya giriştikleri zaman sahabe dönemi tarihini İslam tarih şuuruyla değil de Batı’dan öğrendikleri bir tarih kavrayışıyla ele aldılar. Ve o dönemde Batı’dan öğrendikleri tarih biliminin gözlere taktığı gözlük güç savaşlarını, çıkar ilişkilerini, ideolojik manipülasyonları, siyasi ahlaksızları görmeyi becerebilen ve tarihe yön veren bu olumsuz özellikleri olduklarından daha büyük gösterebilen bir gözlüktü. Modern tarih biliminin yaklaşımıyla hemhal olmuş bu tarih perspektifi nihayetinde Peygamber dostlarını sanki hiçbir ahlaki kaygıları ya da yüksek idealleri yokmuş gibi güç ve çıkar peşinde koşan insanlara dönüştürdü biz modern insanların gözlerinde. Artık Peygamber dostlarını çocuklarımıza örnek gösterebileceğimiz yıldız kişilikler olarak değil de, bugünkü hezimetimizin suçlusuymuş gibi görmeye başladık pek çok modern Müslüman olarak. Artık Asr-ı Saadet dönemi bizler için bir ilham kaynağı değil, bugünkü hezimetimizin en başta gelen sebebiydi.

Oysa Batı’da Antik Yunan ve Roma tarihi ele alınırken sadece güç savaşlarını, çıkar ilişkilerini, ideolojik manipülasyonları ve siyasi ahlaksızlıkları gösteren materyalist tarih yazımını dengeleyen ve Batılıların iki bin beş yüz yıl sonra bile antik tarihlerinden ilham alabilmesine imkan sağlayan dengeleyici bir bakış vardır.  Klasik, hümanist, romantik, idealist ve hermeneutikçi geleneklerden gelen bu bakış modern Batılıların antik atalarının ideallerini, yüksek ahlaklarını, atalarını harekete geçiren ortak ıstırapları, zorluklarla mücadele edebilen yüksek kişilikleri görmelerine izin verir ve bugün bile bir Batılı entelektüelin ya da devlet adamının geçmişinde kendisine ilham kaynağı olabilecek örnek kişilikler bulabilmesine izin verir. Böylece kendisiyle gurur duyulan bir tarihin sürekliliği sağlanmış olur ve tarihlerine yön vermesi için seçkin sınıfa dahil edilecek Batılılar geçmişlerinden kendi bireysel mücadeleleri için ilham kaynağı bulabilirler. İkibin yıl önce yazmış Plutark’ın örnek kişiliklerini zikrettiği Yunan ve Roma büyüklerinin bugün bile okunmasının sebebi budur: edebiyat zevki için değil, tarihle gurur duymak ve hayat mücadelesinde örnek kişilikler bulmak için okunur Plutark pek çok Batılı tarafından.

Oysa bugün İslam’ın ilk kuşağını anlatmak için yazılmış kitaplara baktığımızda ne yazık ki ya peygamber dostlarını yerden yere vuran eleştirilerle ya onları sanki tarihte hiç birbirleriyle kavga etmemişler gibi bir tarzda anlatan menkıbelerle ya da ele aldığı kahramanların iç dünyalarını ve ıstıraplarını anlama yeteneği olmayan pozitivist bir mantığa göre yazılmış akademik metinlerle bu tarihi gururu yaşatmaya ve çocuklarımıza güzel örnek göstermeye çalışıyoruz. Bir kişinin başlattığı bir mücadeleyi tüm dünyaya mal edebilmiş sahabe neslinin hakkını bu üç yolla da veremeyeceğimize inanıyorum. Bugün bir deistleşme sorunu yaşıyorsak ve Müslümanlar olarak yüksek karakter sahibi örnek kişilikler yetiştiremiyorsak bunun bir sebebini İslam’ın ilk neslinin hakkını verememizde aramalıyız.

Seyyid Kutup’un çocuklar için yazdığı kırk ciltlik İslam tarihini defalarca okuduğum sekiz yaşımdan beri sahabe aşkıyla yaşayan bir insanım. Ve bin dört yüz yıllık Şii-Sünni kavgasını doğuran bu dönemdeki kavgaların acısını sanki bugün olmuş gibi yaşayan bir Müslümanım. İslam ümmetinin ihtilafı içimi acıtıyor. Bin dört yüz yıllık bu ihtilaf peygamber dostlarının kavgasından doğuyor. Otuz yıldan fazladır bu dönemi etüt ediyor, anlamaya çalışıyor ve çocukluğumda peygamber dostlarına duyduğum yoğun sevgiyi korumaya devam ediyorum. Bu dönemi ve bu dönemin ihtilaflarını ve kavgalarını gerek Sünni, gerek Şii, gerek Alevi, gerek harici, gerek selefi, gerek modernist, gerek Oryantalist ve gerekse de sufi kaynaklardan defalarca okudum. Ve çok iyi bir modern tarih eğitimi aldım. Bu dönemi etüt ederken defalarca yüreğim acıyla doldu. Defalarca ashabın büyüklerine kızdım ve defalarca o büyükleri taze bir biçimde anladığımı hissettim ve yeniden sevdim.  Ve gelenekten gelen menkıbevi bakışı kabul etmesem de, ilk dönem İslam tarihini sadece bir eleştiri nesnesi olarak gören modern Müslümanların peygamber dostlarının eleştirilerinin son derece haksız olduğuna inandığım için bu konudaki fikirlerimi ifade etme zorunluluğu duydum. Ve belki bu metni okuyacak şii, sünni, harici, selefi, vs. kardeşlerimin bu tarihi ve bu tarih üzerinden birbirini yeniden anlayabilmesi, konuşabilmesi ve bir vahdet vücuda getirebilmesi için…

Esat ARSLAN

Makalenin devamı için aşağıdaki linki tıklayın!

MENKIBECİLİĞİN VE TARİHSEL MATERYALİZMİN ÖTESİNDE 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir