“Türkiye’de Edebiyat Matineleri” adıyla yakın zamanlarda önemli bir kitap yayımladınız. Kitabınız çok bakir bir alanı kapsıyor. Edebiyat matinelerini çalışma fikri nasıl doğdu? Hangi saikler sizi böyle bir alanda çalışmaya itti?
2011 yılından beri Millî Kütüphane’nin süreli yayınlar koleksiyonunda çalışıyorum. Bu çalışmalar neticesinde süreç içerisinde Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Nabizade Nazım, Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edib Adıvar, İlhan Berk, Cemal Süreya, Salim Şengil… gibi edebiyatımıza yön vermiş önemli isimlerin gazete ve dergilerde kalan metinlerini kitaplaştırdım.
Elbette kütüphane çalışmalarının temel gayesi yalnızca metin neşretmek değildi. Arşivlerde daha önce temas edilmemiş, incelenmemiş onlarca isim ve konu bulunmakta. Edebiyat matineleri de bunlardan biriydi.
Arşivde çalışırken incelediğim gazete veya dergiyi bütünlüklü olarak ele almayı severim. Süreli yayının işime yarayan sayfaları değil de hemen her yerini okumaya, notlar almaya gayret ederim. Özellikle gazetelerin kültür-sanat sayfaları çok fazla ilgimi çeker. Edebiyat matinelerinden de gazetelerin bu kültür-sanat sayfalarında gördüğüm haberler, tanıtımlar gibi çeşitli yazılar vesilesiyle haberdar oldum. Gazetelerde “Edebiyat Matinelerine Rağbet Günden Güne Fazlalaşıyor”, “Edebiyat Matinesi mi Futbol Maçı mı?” gibi haberleri okudukça ilgim bu konuya yöneldi. Daha önce üzerinde herhangi bir akademik çalışma yapılmadığını görünce de bu konuyu bir kitap boyutunda çalışmaya karar verdim. Bu bağlamda işin ilginç yanı, yalnızca bizde değil, Batı’da da edebiyat matinelerinin tarihçesini ele alan, anlatan bir çalışmaya rastlamadığımı ayrıca belirtmek isterim.
Edebiyat matineleri kavramı hangi anlama geliyor? İlk ortaya çıkışı hakkında neler söylersiniz?
“Edebiyat matinesi”, bir şairin ya da yazarın sahneye çıkarak kendi eserlerini veya başka edebiyatçıların eserlerini okuması olarak tanımlanabilir. “Edebiyat matinesi” yerine “edebiyat günü”, “edebiyat gecesi”, “şiir matinesi”, “şiir günü”, “şiir gecesi”, “sanat matinesi”, “sanat gecesi”, “sanat günü” gibi isimler de kullanılmıştır. “Edebiyat matinesi” kavramı ise ilk olarak 1 Kasım 1940 tarihinde Türk Tiyatrosu dergisinde “Edebiyat Matineleri” başlıklı bir yazıda kullanılır. Bu yazının sonunda edebiyat matinesinin nasıl yapılması gerektiğine dair açılan ankette de Necip Fazıl Kısakürek, “şiirden başka kıymetli nesir parçalarının da okunması düşünülüyor” diyerek bunları “edebî matine” olarak nitelendirerek kullanmayı önerir, ancak “edebiyat matinesi” kavramı 1953 yılına kadar kabul görmez.
Edebiyat matinelerini ülkemizle sınırlandırdığımızda neler söylersiniz? Ya da bizdeki edebiyat matinelerinin tarihinden bahseder misiniz? Ortaya çıkışı, yaygınlaşması…

Edebiyat matineleri bir anda ortaya çıkan, vücut bulan etkinlikler değildi elbette. Bu noktada edebiyat matinelerini hazırlayan bir süreçten bahsetmek gerekir. Bu sürecin gelişimini şu alt başlıklar hâlinde göstermek isterim:
- a) Halkevlerinin kurulmasıyla birlikte resmî bayramlarda şairlerin şiirlerini okuması,
- b) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir edebiyat gecesi düzenlenmesi. Bu gecenin kamuoyunda büyük bir yankı uyandırması,
- c) Edebiyatçılar için yapılan ihtifal ve jübilelerin önem kazanmasıyla bu tarz etkinliklerin süreklilik göstermesi,
- d) Halkevlerinin edebiyat günü, edebiyat gecesi, şiir günü gibi etkinlikler düzenlemeye başlaması,
- e) İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun şiir matinesi düzenlemesi.
Bütün bunlar edebiyat matinesi fikrinin ortaya çıkmasına ve matinelerin bir geleneğe dönüşmesine hizmet eden etkinliklerdir. Bunlar bir yandan devam ederken 27 Ocak 1940’ta Eminönü Halkevi’nde “Genç Şairler Gecesi” adıyla yapılan etkinlik “ilk edebiyat matinesi” olma özelliğini göstermektedir. Dolayısıyla genel kanının aksine ilk edebiyat matinesi Küçük Dergi’nin 31 Ocak 1953’teki matinesi değildir. 1940 yılından 1953 yılına kadar olan dönemde Halkevleri ve üniversiteler “şiir gecesi”, “şiir günü”, “sanat günü”, “sanat gecesi” gibi çeşitli adlar altında pek çok edebiyat matinesi düzenlemiştir. Bu matinelerin ülke çapına yayılması ise Küçük Dergi’nin 1953 yılındaki etkinliğiyle başlamıştır.
Erol Bey her çalışmanın muhakkak bir amacının olduğu hepimizin malumu. Sizin bu çalışmanızın amacı neydi? Neyi amaçladınız “Türkiye’de Edebiyat Matineleri” kitabını yayımlamakla?
Başlangıçta amacım edebiyat matinelerinin tarihçesini ortaya çıkarmaktı. Bunun için de 1930’lu yıllardan 1970’li yıllara kadar 40 yıllık sürede edebiyat matinelerine dair bilgi kırıntılarını toplamam gerekiyordu. Zamanla farklı sorular zihnimde belirince konuyu genişletme ihtiyacı duydum. Edebiyat matineleri hangi ihtiyaca binaen ortaya çıkmıştı? Bu matinelerin düzenlenmesine kimler destek vermişti, kimler öncülük etmişti? Kısacası bir soru sorarak çıktığım bu yolda pek çok soruya cevap bulmaya çalışır bir hâlde buldum kendimi. Böylece edebiyat matinelerinin bu dönemdeki etkisini, kültür-sanat hayatına katkısını araştırmak çalışmamın esas amacına dönüştü.
Türkiye’de Edebiyat Matineleri kitabımdan önce edebiyat matinelerinin detaylı şekilde incelenmeyen, şairlerin ve yazarların anılarından aktarılan kadarıyla kısaca özetlenen bir tarihi vardı. Bu tarihi yazmak için çalıştığım günlerde edebiyat matinelerini bilmeden, görmeden, değerlendirmeden dönemin kültür, sanat, edebiyat ortamını anlamanın mümkün olmadığını fark ettim. Bu yüzden de derinlikli bir araştırmaya giriştim ve derleyip topladığım malzemeyi bir tarihçinin Pierre Nora’nın “hafıza mekânı” kavramına odaklanarak irdeledim. Dolayısıyla da edebiyat matinelerinin Türkiye’nin kültür ve sanat tarihinde bir hafıza mekânı oluşturduğunu ortaya koymaya çalıştım.
Ülkemizde edebiyat matinelerine mekân olan yerlerden bahseder misiniz? Hafıza mekânlar nereler?
1930 yıllardan 1970’li yıllara kadar olan 40 yıllık süreç düşünüldüğünde Eminönü Halkevi, Şehremini Halkevi, Ankara Halkevi, İstanbul Kız Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, Robert Kolej, Galatasaray Lisesi, Marmara Öğrenci Lokali, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi gibi daha pek çok mekânda edebiyat matinesi düzenlenmiştir.
Bu etkinlikler o kadar sevilmiştir ki o dönemin kısıtlı imkânlarına rağmen İstanbul dışına ulaşmış, şair ve yazarlar Anadolu’da düzenlenen matinelere katılmaktan çekinmemiştir. Dönemin şairlerinin ve yazarlarının otobüslerle âdeta bir turneye çıkar gibi Anadolu’nun pek çok yerine giderek edebiyat matinesine katıldığını ve halkla bir araya geldiğini söylemem gerekiyor.
Edebiyat matinelerinde öne çıkan, ilk akla gelen isimlerden bahseder misiniz?
Oktay Akbal edebiyat matineleri sürecinde “Matineciler Takımı” oluştuğunu, hatta “Matine Kralları” olarak bazı isimlerin öne çıktığını belirtmiştir. Bu bağlamda Akbal’ın Matine Kralları ile kastettikleri ise Özdemir Asaf, Attilâ İlhan, Asaf Halet Çelebi’dir. Bu isimler kendilerince belirledikleri şiir okuma performanslarıyla izleyiciyle büyük bir bağ kurabilmeyi başarmışlar ve bu yüzden de matinelerin yıldızı olmuşlardır. Bu isimler dışında 1940’larda, 1950’lerde ve hatta 1960’larda edebiyat tarihimizde eserleriyle yer edinmiş hemen hemen her önemli ismin bu matinelere katıldığını da belirtmek isterim.
Ülkemizde edebiyat matineleri nasıl sona eriyor? Bu faaliyetin sonunu hazırlayan etkenler, olgular hakkında neler söylersiniz?

Edebiyat matineleri 1960’lı yıllarla birlikte sayıca azalmaya başlıyor. Belirli ve sınırlı bir çevrede edebiyat matineleri yapılmakla birlikte artık o eski ihtişamı ve çekiciliği kalmıyor. Bu durumun pek çok sebebi var elbette. 1960’lı yıllarda azalmasının sebebi o dönemde öğrenci hareketlerinin ve işçi eylemlerinin başlaması. Ülkenin politik ikliminin değişmesi edebiyat matinelerinin azalmasına da neden oluyor denilebilir.
1970’li yıllarda yazar ve şairler için düzenlenen imza günlerinin yaygınlaşması ve 1980’li yıllarda kitap fuarlarının başlaması da edebiyat matineleri geleneğinin gücünü kaybetmesinde diğer önemli faktörler. Dolayısıyla kültür endüstrisi edebiyat matinelerini unutturuyor.
Son olarak neler söylersiniz?
Edebiyat matineleri Türkiye Yazarlar Sendikası tarafından yeniden düzenlenmeye başladı. Bu geleneğin hatırlanmasında küçük de olsa bir payım olmuşsa onur duyarım. Umarım bu tarz etkinlikler başka şehirlerde de çoğalır ve çeşitlenir. Bu şekilde yazarların ve şairlerin toplumla bağının eskisi gibi yeniden güçleneceğine inanıyorum.
Bu kitap hakkında konuşma fırsatı sunduğunuz için teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Erol GÖKŞEN
- 2008 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.
- Aynı üniversitenin Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı’nda başladığı yüksek lisans programını 2011 yılında tamamladı.
- Bu alandaki doktorasını, 2019 yılında Hacettepe Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı programında; ikinci doktorasını 2021 yılında aynı üniversitenin Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi programında yaptı.
- 2023 yılında doçent unvanını aldı.
- Nabizade Nazım, Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Halide Edib Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, İlhan Berk, Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Salim Şengil gibi Türk edebiyatının önemli isimlerinin metinlerini süreli yayınlardan derleyerek okurlarla buluşturdu.
- Varlık dergisinde “Şairin Hikâyesi” adlı köşesinde şair kimliğiyle bilinen isimlerin arşivlerde kalan hikâyelerini yayımlamaya devam etmektedir.

Son Yorumlar