Tanrı’yı Beklemek
Ünlü filozof Martin Heidegger‘in düşüncesi Tanrı konusuna gelince adeta bir provokasyona dönüşüyor, çünkü O, ateizmi olduğu kadar Hıristiyan teolojisinin Tanrısını da reddediyor. “Teolojik kökenim olmadan düşünce yolunu asla bulamazdım. Köken her zaman gelecek olarak kalır” diyor 1953 yılında verdiği bir röportajında. Bu itiraf 1948’de söylediklerini sadece doğrulamaktadır: “Felsefem Tanrı’yı beklemektir.”
İlahiyatçıların ve filozofların Tanrısını reddeden Heidegger, “hesaplayıcı aklın” kısa devre yapan ateizmini de çöpe atar. Aynı zamanda tefekküre dayalı düşünce dünyasını “huzur” ve “kendi varsayımlarının doğruluğunu ve kendi hedeflerinin alanını şüpheli hale getirme cesareti” olarak kavrar.
Heidegger ve İlahiyat
İki dünya savaşının ve bu savaşların yarattığı yıkıcı sonuçların etkisi altında ve teknolojik çağın yol açtığı dönüm noktasında, Heidegger giderek daha fazla Hıristiyan teolojisinden uzaklaştı. Halbuki, “Varlık ve Zaman” eserini dindar bir düşünür olarak yazmıştı.
İlâhiyat derken, Tanrı’yı “bir şekilde modası geçmiş” bir şey olarak ele alan, akademik olarak öğrenilmiş bir mesleğin soyut düşüncesi haline getiren saçma bir rahatlıktan öte bir şey görmüyordu.
Nietzsche‘nin “Tanrı öldü” sözünü, bu nedenle, dünyayı fikir ve değerlere göre düzenlemek ve yorumlamak isteyen her ahlaki düzeni askıya alan nihai hüküm sayıyordu. Ancak Heidegger, Nietzsche’yi bir ateist olarak değil, tutkulu bir Tanrı arayıcısı olarak gördü. Bu nedenle, felsefenin ve teolojinin Tanrısını terk ederken kendi “Tanrı-sız düşüncesinin”, büyük olasılıkla “ilahi gerçek Tanrı’ya daha yakın” olduğunu düşünüyordu. Böylece her durumda kendini daha rahat ve özgür hissetti, çünkü Tanrı tanımaz değildi…
Heidegger ve Teoloji
Heidegger, dindar bir gençlik ve Hıristiyanlık ülküsüne bağlı bir yaşamın ardından, beşeri varoluşu “ölüme doğru varlık”, “atılmışlık”, “düşkünlük” ve “kaygı” kavramları temelinde betimleyen ana eseri “Varlık ve Zaman” (1927) ile bir sonluluk felsefesine ulaşır. Ancak aynı yıl “Hıristiyanlık” teolojisinin ana hatlarını çizdiği bir konferans verdi Heidegger. Ona göre; bu “pozitif inanç bilimi”, içerik olarak felsefeden “kesinlikle farklı” olmalıdır.
Genç Heidegger, inançların teolojisini bir “pratik bilim” olarak görmektedir. Ve dinsel varoluşun yaşanmış inancını incelemeye başlar: “Küfür, Kurtarıcı Olan Allah’a İsyan”. Heidegger, Schelling üzerine verdiği o konferanstan sonra herhangi bir zaman ve ortamda “pozitif inanç teolojisi” kavramını kullanmadı. O andan itibaren, Hıristiyanlık teolojisini, Hıristiyanlık teolojisi olarak kabul etti. Dini, “Hıristiyanlık dışı bir felsefenin[Yunan] Hıristiyanlaştırılması” olarak yorumladı. Şimdi gerçekten din olgusunu yargılamaya başlamıştı: “İnançların tüm teolojisi, felsefeyi şeytanın işi olarak reddetse bile, ancak [teoloji ile uğraşmak] felsefe temelinde mümkündür.”
Örneğin Martin Luther gibi. Ve ileride bir gün araştırmacılar Heidegger’in 20.yüzyılda ete kemiğe bürünmüş Luther olduğunu ikrar edecekler!
Heidegger ve Tanrı
Heidegger’e göre; Tanrı ve insan birbirlerine “ihtiyaç duyar” – elbette o insan, eline geçen özgürlüğü istismar ederek kötülük yapan insan olamaz.
Schelling üzerine verdiği konferansta Heidegger, Tanrı ile insan arasındaki ilişki hakkında kısa bir tespit yapar: “İnsansız bir Tanrı nedir? Mutlak can sıkıntısının mutlak biçimi.” Öyleyse, Tanrısız bir insan nedir? Heidegger’in daha sonra söylediği gibi, artık evsizliğini hissetmeyen, ama görünüşte rahat bir “gereksizlik” olarak deneyimlenen zararsız bir saf delilik!
Bunu “bir varoluş arızası” olarak algılayan ve bu nedenle onu reddeden “normal insan”a karşı insan gerçekten “öteki” olmalıdır ki “bu sayede vahyeden bir Tanrı kendini açığa vurabilir.”
Ancak bu vahiy, gerçekten yaşanmış bir inancın ortadan kaybolmasından bu yana, Heidegger için yalnızca yitik bir olguydu. O nedenle 1946’da “Tanrının yıldızı dünya tarihinde söndü” diye yazdı.
Heidegger için geriye “düşüncenin dindarlığı” olarak sorgulama kalmıştı. “İnsanın özüne ilişkin evsizliğin” yerini “yeryüzünün sömürgeleştirilmesi ve uzayın ele geçirilmesi” ile birlikte “yoksun ve yoksul zamanlar” çağı almıştı, yani “dünyanın gecesi” başlamıştı. Özetle, II. Dünya Savaşı bittiğinde Heidegger’de bu olumsuz kanı oluşur. Daha açıkçası, Hiroşima’ya atom bombası atılmasından ve Almanya’da soykırım uygulamasından sonra Batı âleminde Tanrı’ya inanan aydın kalmamıştı!
Kendi evsizliğini unutmuş bir dünyada bu “gereksizliğin katı egemenliği”, Heidegger’e bir konuşmasında şu ilginç cümleyi kurdurur: “Bizi yalnızca bir Tanrı kurtarabilir.”
Ancak bu konuşmadan çok önce, Nietzsche’nin “ahlaki Tanrı” fikrinin aslında çürütüldüğüne dair şunları yazmıştı: “Tanrı, hep değer olarak düşünüldü. Eğer O, en yüce değerse, Tanrı değildir. Öyleyse Tanrı ölmemiştir.”
Bu bağlamda benim kısa yorumum şu olabilir: Yeryüzünde işlenen tüm cürümlerin tek suçlusu insandır. İnsanı içine düştüğü bu zor durumdan kurtaracak olan yine insandır. Heidegger, “Bizi yalnızca bir Tanrı kurtarabilir” derken insana kendi ayıbını ve sorumluluğunu hatırlatıyordu. Ben öyle anlıyorum.
Alaattin DİKER

Son Yorumlar