“Rüya gibi hünkar yüzlü dedeler
Kabına çekilmiş nazlar edalar
Mezat kalmış meyler kırık badeler
Yolcu halden düştü yol sarhoş oldu
Örenli’den İsmail’im gelirdi
Gelirdi de kadir kıymet bilirdi
Mahzuni kör oldu Şerif delirdi
Ala Deli’m ne acayip iş oldu”
“Kimim ben hatırlat bana” diye bir türkü var. En güzel de Musa Eroğlu söyler. “Kendimle tanıştır beni” diye devam eder türkü. “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” derler. Evet, unuturuz, unutuluruz, unutturuluruz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, niye geldiğimizi unutturur hayat gailesi, yaşam telaşesi. Unutturur ve unutur kitleler… Kayboluruz kitlenin, sürünün içinde. Unutturur bize kendimizi dışarı, dışarısı… Unutturur bize kendimizi modern zamanların renkleri, reklamları, ışıltıları, neonları…
İçimizin yittiği, derinliğin kaybolduğu, insanın en çok da kendinin taşrasına düştüğü bir çağı yaşıyoruz. Bir makine gibi… Bir makine mekanikliği… Ruhun, duygunun, duyarlığın yittiği zamanlar… Acıdan, düşten, düşünceden kaçılan steril bir dünya… Kendinin peşinde koşarken, kendini mükemmelleştirdiğini zannederken habire kendinden kaçan, kendinin uzağında, gerçekten ne olduğunu bilemeyen ve ne olduğunu bilememesi için önüne her türlü imkânın konulduğu insan. Aslında günümüzde insan için en büyük sorun insanın kendisi. Bütün her şey insanın kendini, tanımaması, kendiyle hesaplaşmaması, kusurlarını ve dahi eksikliklerini görmemesi için seferber ediliyor.
Çizgilerinin mükemmel çizildiği, içinden her tür insanî durumun kovulduğu, insanın toprakla bağının kesildiği, baharın resimlerden ve ekranlardan seyredildiği günümüzde bütün gerçekliğiyle, bütün samimiliğiyle, bütün acısıyla, bütün saflığıyla bir türkü seslenir. Bizi çağırır öze, özümüze. Yapmacıksız… Bir türkü bizi kendimize çağırır. İçe, bir iç yolculuğuna… “Kimim Ben Hatırlat Bana?” diye sorar o kocaman soruyu. Kimsin sen? Günümüzün en cevapsız sorusuna öncelerden çok öncelerden, varlığın kirlenmediği, lisanın mekanikleşmediği, insanın makineleşmediği zamanlardan ses verir türküler…
Bugünlerde her yerde dehşet bir düşüş yaşıyoruz. Televizyon ekranlarından sosyal medyaya, okullardan sokaklara kullanılan dilin tadı, tuzu kalmadı. Müzik kuru bir gürültüden ibaret. İnsanlararası ilişkiler nezaketten, insanlıktan son derece uzak. Sevginin anlamı yok. Her şey çok çabuk ulaşılır halde. Duygularda, yaşamda acayip bir obezlik söz konusu. Acayip tüketim… Günübirlik yaşıyoruz. Bizden geriye hiç bir şey kalmıyor, kalmayacak… Çok uzak zamanlarda olmasa bile düzeyli ilişkiler, anlamlı sözler, varlığa dokunan müzikler yapılırdı bizim topraklarda. Hatır, gönül vardı insanlarda. Bir değer vardı. İnsan insana değerdi. Şu an değer yok, değecek bir şey yok.
Şimdilerde boy boy sanat/edebiyat toplantısı, semineri ilanları… Yazarlık atölyesi duyuruları, kendini tanıma aktiviteleri… İddialı ama içi boş ve kof söylemler… Bütün bu cümbüş ne yazık ki Afşin’in bir köyünde 30’lu yıllarda doğmuş olan Aladeli’nin “Kimim Ben Hatırlat Bana?” mısraı kadar etkili, sahici olamıyor. Peki kim bu Aladeli? Neyin nesi?
Haydar Kaya bilinen adıyla Âşık Aladeli Maraşlı. Afşin Berçenek’li. Mahzuni‘nin köylüsü. Ramazan Avcı tarafından hazırlanan ve Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan Kahramanmaraş Halk Şairleri/Âşıklar/Ozanlar ve Kalem Halk Şairleri) adlı kitapta Aladeli ile ilgili şu bilgiler yer alıyor: “Haydar Kaya 1930’da Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek (Tarlacık) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdi. Uzun bir süre köyünde çiftçilik yaparak yaşadıktan sonra Ankara’ya yerleşti. Ankara’da bir ilköğretim okulunda hizmetli olarak çalıştı. 19.06.1999 tarihinde İstanbul’da vapurdan inerken denize düşerek vefat etti. Haydar Kaya’nın babası Dalgalı Baba da yörenin âşıklarından olup Haydar Kaya’nın küçük yaşlarda âşıklığa ilgi duymasında büyük etkisi olmuştur. İlk bağlama derslerini ve âşıklık geleneğine ait bilgileri babasından aldı. Cemlerde ve meclislerde bulunarak kendini geliştirdi. Şiirlerinde “Aladeli” mahlasını kullanan Haydar Kaya’nın ağabeyi Rahmi Kaya (Mahrumi) da yörenin tanınmış âşıklarındandır. Genç yaşlarında usta malı deyişler seslendirdi. Sonraki dönemlerde kendi deyişlerini yazıp söylemeye başladı. Şiirlerinde ağırlıklı olarak aşk, gurbet, hayattan şikâyet temalarını işledi.
Aladeli’nin şiirleri ve felsefesi Mahzuni Şerif, Meçhuli gibi pek çok yöre ozanını etkiledi. 1963 yılında Ankara’da Âşıklar Derneğinin kurucu yönetim kurulu üyeleri arasına yer aldı. Deyişleri-türküleri Mahzuni Şerif, İsmail İpek, Musa Eroğlu gibi ozanlar tarafından plaklara okundu. Bunlardan birisi Musa Eroğlu tarafından seslendirilmiş olan “Kimim Ben” isimli eseridir. Ozanın “Deli Gönül Bizim Ele Gidersen” isimli eseri ise TRT kayıtlarına Sivaslı Şahturna adına Elbistan türküsü olarak geçmiştir. Hakkında 2021 yılında Mustafa Ertekin tarafından “Kimim Ben Hatırlat Bana adlı kitap hazırlandı.” https://www.marastaedebiyat.com
Yukarıda adı yer alan kitabın yazarı Mustafa Ertekin Aladeli için: “tek bir plak, tek bir kaset, tek bir kitap yazmadan Mahzuni Şerif dahil yöre ozanlarını, duruşuyla, felsefesiyle, şiiriyle etkilemiş bir ozan, Ankara’nın göbeğinde Tuzluçayır’da bir ilkokulda öğrencilerin Haydar Amcası olarak, bir hademe olarak keyifle yaşamını sürdürdü. Bir şiirin telif hakkı için gittiği İstanbul’da vapurdan denize düşerek trajik bir biçimde ölüme yürümesinde midir giz? Dalgalı Baba’nın oğlu olarak geldiği dünyada şiirlerinin dalgalarla boğuşmasında mıdır giz?” diyor.
Âşığın abisi Rahmi Kaya (Mahrumi) Mahzuni’ye sazı ilk öğretenlerden. Suyu kaynağından içenlerden. Aladeli ve benzeri âşıklar, ozanlar aslında sözlü kültürün içine doğarlar. Çaldıkları, söyledikleri bir miras gibi tevarüs eder. Sonradan değildir çaldıkları, söyledikleri. Ondan dolayı yapmacıksızdır, sahidir, sahici… Küçük yaşlardan itibaren âşıklık geleneğine dahildir. Babası Âşık Dalgalı Baba Onun ilk hocası. Aladeli’yi geleneğin içine, âşık meclislerine sokan, bir çocuktan bir büyük âşık çıkartan kişi. Gördüğü, duyduğu uluların, öncülerin şiirlerini, türkülerini söyler. Berçenek’te esen rüzgâr acılarla sızılar. İnsanın yüreğine yağar yağmurlar. Yüce dağlar gibidir insanlar: başı dumanlı, gamlı, erişilmez…
Günümüzün gürültü patırtısının aksine sessizdir, sakindir Onlar. Gösterişsiz, asil, asaletli… Doğayla, tabiatla içiçe… Ayrı gayrı yok. Hep tevazu var, mahviyetkârlık…. “Deli gönül bizim ele gidersen/Selâm söyle eller bana küsmesin/Yol ırak viran bağa varırsan/Gülü solmuş dallar bana küsmesin” diyor Aladeli. Yaşadığımız yerlerin, ayak bastığımız yolların, gölgelendiğimiz bağların, bahçelerin bizim üzerimizde hakkı var. Dokunduğumuz, eşyaların, kuşların… hepsinin bir ruhu var, ruhaniyeti… Aladeli bunları söyler: “Duman almış yüce dağın başını/Çok avladım ördeğini kuşunu/Damla damla dökele göz yaşını/Gitti diye çöller bana küsmesin/Ala deli hasret yaşar içimde/Benimle beraber gitti göçünde/Bahar gelip hep çiçekler açanda/Lale sümbül güller bana küsmesin.” Dinlerken içe işleyen, gözlerden iki damla yaş olarak sözler. Kelamın gücü. Ağırlık, vakar, sıla özlemin ateşleyen kıvılcımlar… Bizi içine alan, içe çağıran bir çağrı…
Aladeli’nin yazdıklarını okuduğumuzda, söylediklerini dinlediğimizde silme saflığı, safiyeti, temizliği, duruluğu, mazlumluğu, garipliği, insanı, insan olmaklığı okur ve dinleriz. Zarif, nahif sesler… Anlamlı, dokunaklı, derin, derinlikli… Aladeli’nin yıllar öncesinden seslenen, doğallığını, tabiliğini yitirmemiş sesi, sözü her yeri betonla, demirle, camla, asfaltla, sunilikle çevrilmiş yapay dünyamızın duvarlarına çarparak bir kez daha bütün gerçekliğiyle yankılanıyor. İnsanın modern zamanlarda kendini hapsettiği sentetik dünyaya rağmen türküler bize baharın geldiğini, çiçeklerin yeniden açtığını, kuşların uçtuğunu, kekliklerin koyaklarda seke seke yürüdüğünü, turnaların sonsuz yücelikte kanat çırptığını, emlik kuzuların analarını aradığını, güllerin koktuğunu, derelerin coştuğunu haber veriyor. Bütün mesaisini ölümsüzlüğü kurgulamaya ayırmış zamanımızın mantalitesini ötesinde bütün güllerin solacağını, yüzlerdeki güzelliğin yok olup gideceğini, bir gün acıların da mutlulukların da biteceğini, bir yandan doğarken bir yandan ölüneceğini söylüyor bizlere. İnsanı anlatıyor Aladeli özleyen, unutan ve hatırlayan, düşen ve yeniden ayağa kalkan, biten ve her dem yeniden başlayan insanı…
Sesin, sözün üstadı Aladeli Ankara’da bir okulda hademelik yaparak idame ettirir hayatını. Yine bu dönemlerde yaaşdığı mahalledeki saz atölyesinin önünü kendine mekân beller. Oradan söyler şiirlerini, türkülerini… 1999’da yazdığı bir türkünün telifini almak için İstanbul’a gider. Vapurdan inerken denize düşer ve göçüp gider bu dünyadan.
Ruhu şad olsun Aladeli’nin!..
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar