“Güneşe yıldızlara sorar seni ararım/Yağmura bulutlara sorar seni ararım/Yorgunum aramaktan, gördüğüme sormaktan/Dön gel bir tanem dön gel…” Radyoda, arabada, bilgisayarda bir türkü çalmaya başlar aniden. Bir türkü… Aniden… “Dön gel bir tanem” türküsü çalar. Bu türküyü çocukluğunuzda babanızdan ya da bir aile büyüğünüzden duymuşsunuzdur. Sabahın erken vaktinde kalkıp ekin biçmeye giden babanızdan… Kuşluk vakti babanızın azığını hazırlayıp tarla yoluna düşen annenizden… Ömrü çalışmakla geçen ve yaşlılık kapısını çaldığında oturduğu yerden kalkamayan dedeniz söylemiştir bu türküyü yaşlı gözleriyle. Söylemiştir derin bir ahı. Söylemiştir derin bir aha. Kıymeti bilinmemiş bir gençliğin koridorlarından büyük pişmanlıklarla çıkıp gelen nineniz söylemiştir bu türküyü.
Bundan sonrası türkü ya da sözlerin dudaktan dökülüşü değildir artık. Sözlerine, melodisine eşlik ettiğiniz bir türkü değildir artık. Kafesinde inleyen bir bülbülün feryadıdır duyulan. Göğe ağan bir kederdir, hasrettir… Bir feryaddır, bir haykırış… Bu türkü çalarken sıladan uzaktaysanız, doğduğunuz yerde değil doyduğunuz yerdeyseniz bir gariplik çöker serinize. Bir umutla karışık sancı… Alev alev yakan bir özlem… “Asırlık şu çınara, su içtiğim pınara/Havadaki durnaya, sorar seni ararım/Ağaçlar çiçek açtı, ayrılanlar gavuştu/Dön gel bir tanem dön gel…/Şehirde varoşlara, caddeye sokaklara/Mecnun misali sana, sorar seni ararım/Gözlerim yaşla doldu, sen yine de gelmedin/Dön gel bir tanem dön gel…” İnsanın gönlüne bir hançer gibi saplanan, insanı soluksuz bırakan bu türkü giden bir sevgilinin ardından söylenmiş bir türkü değildir artık. Büyüdükçe yitirdiğimiz, büyüdükçe yitip gittiğinin farkına vardığımız iyiliğin, asaletin, dostluğun, vefanın, nezaketin, inceliğin, nahifliğin, güzelliğin, güzel olanın ardından hepimiz adına yakılmış bir ağıttır aslında bir feryad, bir çığlık…
Selda Bağcan‘ın 2002’de çıkardığı “Ben Geldim/Sivas’ın Yollarına” albümünde yer alan bu türkü Âşık Gülabi‘ye ait. Gerçek adı Gülabi Gültekin olan Âşık Gülabi Çorumlu. 1950’de Çorum Sungurlu’ya bağlı Çayan Köyü’nde doğuyor. “Çorum yöresi, Alevi ve Bektaşi inanç-düşün sistemlerinin, Anadolu’nun Türkleşme sürecine bağlı olarak erken dönemden itibaren örgütlendiği bir bölgedir. İç Anadolu 13. yüzyıldan itibaren Türkmen grupların yerleşmeye başladığı bir sahadır. Aynı dönemde Türkmen dede ve babaları da Çorum coğrafyasında ocak ve tekkeler kurarak Hacı Bektaş Veli düşüncesinin temellenmesini sağlamışlardır. Geçmişten günümüze Çorum iline bağlı yüzlerce yerleşim biriminde Alevi ve Bektaşi düşünceleri yaşayagelmiştir.” https://hbvdergisi
Yukarıda da belirtildiği gibi Çorum kadim Türk kültürünün yaşandığı bir yöre. Âşık Gülabi küçük yaşlarda bağlama çalmaya ve türkü söylemeye başlıyor. O dönemlerde âşıklar köy köy gezip köy odalarında çalıp söylüyorlar. Bu âşıkların gayretleriyle kültür şifahi olarak kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Gülabi’yi diğer âşıklardan ya da bağlama çalıp türkü söyleyenlerden ayıran bir özellik var: Gülabi çalıp söylemeye bir hoca ya da âşık gözetiminde başlamıyor. Köy odalarında çalıp söyleyen âşıkları dinleyerek, izleyerek öğreniyor sanatını. Gülabi’nin bir yanı geleneğe dönüktür bir yanı de şimdiye, moderne… Her daim halkın içinde olmuş, yaşadığımız bütün herc ü mercleri yaşamış ve müziğiyle yaşanan bütün sıkıntıları, sorunları dillendirmiştir.
Bir ustaya bağlı olmadan babasının eline verdiği kırık dökük bir sazla çalıp söylemeye başlayan Gülabi on yedi yaşında ilk plağını doldurur. Pir Sultan Abdal avazı Onda yeniden ses bulur. Kul Nesimi… Feyzullah Çınar en sevdiği ve etkilendiği ustalardan. Âşık Mahzuni en çok sevdiği âşıklardan. Mahzuni’ye söylediği “Yağmur Altında” bir dostyun bir dosta söylediği, söyleyeceği en güzel türkülerden: “Seni çamurlardan sordum/Yağmur altında yağmur altında/Damlada hayalin gördüm/Yağmur altında yağmur altında/Yorulmadım gündüz gece/Topladım epey imece/Seni konuştum günlerce/Yağmur altında yağmur altında/Döşeğim su, yastığım taş/Uğruna fedadır bu baş/Seni sordum Fatma’dan yavaş yavaş/Yağmur altında yağmur altında/Gözlerim derine daldı/Arayıp hep seni buldu/ Gülabi Mahzuni’yi sordu/Yağmur altında yağmur altında”
Aşktan, acıdan, gurbetten, yokluktan, yoksulluktan, ezilen insandan söz açar Gülabi. İnsan vardır Onun sözlerinde. Anadolu yürekli âşık… O emekçinin çalınan alın terini, bozuk düzeni diline dolar. Pir Sultan gibi. “Bozuk düzende sağlam çark olmaz” der ya Pir. Gülabi de: “Memleket düzeni hiç düzen değil/İçindeki zalim insanlara bak/Adalete bak Adalete bak/Kimi ağayım diyor kimisi beyim/Koltukta vuruyor milyonları bak/Kimi zengin milyonu ile uğraşır/Kimi kuru ekmek diye meleşir/Adalete bak Adalete bak/Rusya Amerika ayda yarışır/Bizde yer altında Cennet arıyoruz/Masalar kurulur kadehler vurur/Zalimin tokmağı fakiri bulur/Adalete bak Adalete bak/Gülabi’ m bilmem ki halimiz ne olur/Bizim gibi garip kalanlara bak” der ve bu coğrafyanın değişmeyen kaderini, alın yazısını söyler.
“Hangi dağın ardındasın sevdiğim” der sonra gurbet elde özlemin, sıla hasretinin upuzun bir keder olup gönül zembereğimiizi darmadağın eder. Gurbetten sılaya upuzun bir iç çekiş… “Hangi dağın ardındasın sevdiğim/Oyannıya dönem dönem ağlayam/Bir mektup gönder ki kurban olduğum/Yüzlerime sürem sürem ağlayam/Töbe gelmem daha Alman eline/Mevlam sen kavuştur elime/Yine duman durmuş da Çorum elime/O ellere soram soram ağlayam/Gülabi’yem mesken gurbet elleri/Ne kadar özledim sevdiğim seni/Aramızda dağlar bırakmaz beni/O dağlara soram soram ağlayam/Hangi dağın ardındasın sevdiğim/Oyannıya dönem dönem ağlayam/Bir mektup gönder ki kurban olduğum/Yüzlerime sürem sürem ağlayam” Hasret kazanında kaynamış bir yüreğin feryadı… Bugünün muhayyilesine sığmayacak bir duygu yoğunluğu. Günümüz insanının inanmayacağı bir samimiyetle göğe ağmış bir iç çekiş.
“Çorum ellerinin tatlı bülbülü” türküsü de bir coğrafya dersi gibidir. Âşık gönül coğrafyasını öyle güzel anlatıyor ki her şey gözünüzde canlanıyor. “Çorum ellerinin tatlı bülbülü/Git bizim ellere bir selam gönder/Güzel muhabbetin konuşan dilin/Öt bizim ellere bir selam söyle/Elmadağ’ın bizim ele aşınca/Bahar gelip Kızılırmak coşunca/Güzel Sungurlu’ya yolun düşünce/Oradan Çayan’a bir selam söyle”
Bir de “sefil baykuş ne yatarsın burada” türküsü var. Kağızmanlı Hıfzı yazmıştır bu doyumsuz şiiri. Gerçi günümüzde bu kadar yoğun duygusallığa gülüp geçer insanlar. Anlayamazlar… “Sefil baykuş ne yatarsın burada/Yok mudur vatanın ellerin hani/Küsgün müsün selamımı almazsın/Öter şeyda bülbül dillerin hani/Bir koyun bir kuzu divana durdu/Yemez mi dağların kuşuyla kurdu/Durnam yoksa seni avcı mı vurdu/Durnam, teleklerin tellerin hani/Can da cananına böyle kıyar mı/Hasta halin baş yastığa koyar mı/Ergen kıza beyaz donlar uyar mı/Kumaş beste beste şalların hani/Aç kapıyı emmim kızı gireyim/Hasta değil misin halin sorayım/Susuz değil misin bir su vereyim/Çaylarda çalkanan sellerin hani”
Modern, postmodern, iletişim çağı, tüketim çağı, gösteri toplumu adına ne denirse densin yaşadığımız bu dönemlerde bu türküleri hâlâ dinliyorum, dinliyoruz. Hem de kendimden geçercesine… Yoksa bu türküler kaybolan hakikati, kaybolan gerçeği hatırlattığından yaşadığımız bu sanallıktan, gerçeğin kaybolduğu bu dönemlerden bu türkülere mi kaçıyoruz? Türküler mağaramız mı yoksa?
Ne olursa olsun; nasıl olursa olsun iyi ki bu halk müziği denen iksir yüreğimize dokunuyor. İyi ki Âşık Gülabi gibi büyük âşıklar bu iksiri yüreğimize akıtıyor. İyi ki…
Selam olsun Gülabi’ye. Gülabi ustaya…
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar