Söylemle eylemin, teoriyle pratiğin, tasavvurla var olanın birbirine bu kadar zıt olduğu; elmayla armudun bu denli karıştırıldığı Türkiye gibi bir başka ülke, bizim gibi bir başka toplum var mıdır acep? Bizim kadar kendinin uzağına düşmüş başka bir insan topluluğu yoktur sanırım. Sürekli kendini yalanlayan, sürekli ayağını bastığı zemini kaybeden bir ülke, bir toplum. Olduğu yeri bilmeyen; olması gereken yerden haberi olmayan kitleler. Cehalet, cehaletle karışık bir şark kurnazlığı… Düşünmekten, sorgulamaktan fersah fersah uzak insanlar. Aklın süresiz bir izne çıktığı ortam. Bir saatte onlarca kimliğe birden bürünebilen hastalıklı bir zihin, zihniyet… Bilmediğini bile bilmeyen bir özgüven… Ekranlarında, kitle/iletişim araçlarında en çok bağıranın, show yapanın, kendini paralayanın değer gördüğü bir budalalık. Lümpenliğin yükselişi… Düşüncede, yaşamda kalitesizliğin tavan yapması… Nezaketin, kibarlığın ayaklar altına alındığı bir sosyal ilişkiler ağı… Bilmemenin, okumanın övünç haline getirildiği kültürel düzeysizlik…
Hayatın tüm alanlarında kendini en çok gösteren şey yozluk ve yozlaşma. Aklı başında olanları çıldırtan, aklı baştan alan paradokslarla dolu güzel ülkemiz. Organize, kurumsal yapılar, oluşumlar neyi söylüyorlarsa, neyi iddia ediyorlarsa tam tersini yaparak devam ediyorlar. Muhafazakârlarımız muhafaza edecek bir değer bırakmıyor, sekülerlerimiz aklı ve izanı bırakarak duygu coşturarak giriyorlar meydana. Bilimseller en hurafe anlatılar peşinde. Liberallerimizin içinde totaliter anlayışlara taş çıkartacak katılık mevcut. Tarikatlar bir inanç, bir terbiye, bir kişilik inşa etme mekânlarından uzaklaşıp holdingler haline geldi. Bütün öğretilerini tevazu, öne çıkmama, güzel ahlak, makam mevkie tamah etmeme üzerine inşa eden tarikatlar günümüzdeki gösteri dünyasına lojistik destek sağlayan kurumlara dönüştü. Derviş postuna bürünen meta kralı…
Gerçeğin, samimiyetin, dürüstlüğün, ahlakın, edebin, vicdanın, utanmanın olmadığı bir ortamda herkes birbirini kandırır. Gemisini kurtaran kaptan olur. Sahtelikler, sahtekarlıklar alkışlanır. Son dönemlerde hepimizin şahit olduğu üzere iyi olan, mantıklı olan ne yazık ki toplumda değer görmüyor. Büyücü kılığında dolaşan, kitleleri büyüleyen sahtekarlar dolu dünya. Dini de dünyayı da fiziği de metafiziği de yağmalayan eşkıyalar dolaşıyor düşüncenin ve eylemin damarlarında. Akıl ve mantık göçüp gidiyor buralardan. Beyinler bulanıyor. Hayatımızın her alanına şiddet, kaba güç hâkim oluyor.
İçinde bulunduğu coğrafyadaki diğer ülkelerden daha mutedil, daha sakin, daha insana kıymet veren bir anlayışa sahip olması gereken Türkiye ne yazık ki toplumsal bir şiddet sarmalının içinde. Tolerans ve bir arada yaşama kültürü ne yazık ki sürekli aşınıyor. Türkiye, İslam dünyasında akla, insana, toplumsal barışa, ahlaka, erdemli topluma vurgu yapan ve bunları hayata geçirmek için mücadele eden Hanefi-Maturidî çizgiyi kendine rehber edinmişti. Tarihi süreç içerisinde diğer toplumlardan bu yönüyle ayrılıyordu. Bugün her ne kadar Hanefilik ve Maturidilik çizgisine dahil olduğumuz iddia edilse de yukarıda ifade ettiğimiz gibi pratikte böyle bir yok. Eş’ari bir pratik söz konusu. Ehl-i Sünnet adıyla Selefilik yeniden üretiliyor. Maturidîlik görünümlü bir selefilik yaşanıyor. Geleneksel hoşgörü, insana değer veren kodlarımız silikleştirilerek şiddet anlayışına dönüştürülüyor. Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Yunus Emre çizgisi ne yazık ki sadece söylemde kalacak gibi. Şiddet fıkhı bütün akılları esir alacak.
Türkler kurdukları bütün devletlerde Hanefi-Maturidî anlayışın peşinde oldular. Osmanlı ilk dönemlerinde bu anlayışın özgür, insan merkezli yapısını muhafaza etti ama zamanla merkezîleşmeye başlayınca daha topluma müdahaleyi kolaylaştıran Eş’ari çizgiyi benimsedi. Günümüzde ise Maturidîlik eriyor Selefilik güçleniyor. Bunun getireceği tehlikeyi ülkemizde dile getiren ilahiyatçı, düşünür, araştırmacı da ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmiyor. Şükür ki bazı ilahiyatçılar bu tehlikenin farkında. Her ne kadar kendilerine kitle/iletişim araçlarında çok fazla yer verilmese de büyük bir gayretle çalışıyorlar. Akıntının tersine kürek çekiyorlar. İşte bu gayretli, çalışkan şahsiyetlerden biri de Mevlüt Uyanık. Selefi ve tekfirci anlayışa karşı Hanefi-Maturidî çizgiyi savunuyor. Yesevi geleneği üzerinden tasavvufi anlayışa da yeni çıkışlar işaret ediyor. Bağnaz, içe kapanık, ötekileştirici, tekfirci, şiddet sarmalına hapsedilmiş inanç sistemini sorguluyor.
Uyanık İlahiyatçı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 1962 Çorum doğumlu. İlk, orta, lise öğretimini memleketinde tamamlıyor. 1985 A.Ü İlahiyat Fakültesi mezuniyet, 1987 A.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde araştırma görevlisi, 1989 ‘İslam Akaidinde Karşıt Fikir Kavramı (İbn-i Teymiyye Örneği)’ teziyle yüksek lisans, 1994 ‘Çağdaş İslam Düşüncesinde Bilginin İslamileştirilmesi Kavramı’ konulu tezle doktora, 1995 Çorum İlahiyat Fakültesine Yrd. Doç. Dr. olarak atanma, 2000 İslam Felsefesi anabilim dalında doçentlik, 2009 profesörlük. Mevlüt Hoca çok çalışkan, dur durak bilmeyen biri. Sanırım hiperaktif bir kişilik. Seminerler, kongreler, geziler, dergi ve dijital ortamlarda makaleler… Bunların yanında öğrencileriyle hiçbir zaman irtibatını koparmıyor. Öğrencilerine yol açan biri. Onları görsel, basılı, dijital ortamlarda yazmaya yönlendiriyor. Öğrencilerinin önünü kapatan, yeteneklerini körelten bir yapısı yok. Üniversitedeki odası her daim kalabalık. Güzel bir sohbet ortamı. Genelde akademinin soğuk bir yüzü var. Hocalara ulaşmak, onlarla bırakın sohbeti bir kaç cümle söylemek bile zor. Mevlüt Hoca’nın odası ise adeta bir müze gibi. Gezilerden topladığı objeler, Türkî Cumhuriyetlerden getirdiği nesneler, başına taktığı başlık odayı samimi bir ortama dönüştürüyor.
Mevlüt Uyanık felsefe, İslam Felsefesi ve tarihi, ahlak ve ahlak felsefesi üzerine çalışıyor. Özellikle Türk/İslam felsefesi üzerine çalışmaları dikkat çekici. Düşünce tarihimiz açısından yadsınamaz öneme sahip Farabi hususunda çok yetkin. Unutulan, ötelenen, Arap düşüncesinin gerisine atılmak istenen Türk düşüncesini yeniden canlandırma ve felsefeyi Anadolu’da yeniden yurtlandırma amacıyla verdiği emek takdir edilesi. “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” kitabında şunları söylüyor: “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” bağlamında Atayurdumuz Türkistan’dan getirdiğimiz ve Türkiye’de bulduğumuz fikrî birikimi, burhan, cedel, hitabet/belagat ve şiir bağlamında yeni bir formda oluşturabiliriz. İşte bunu yapmak demek, Varlık, bilgi ve değer bağlamında “Türk Felsefesi”ni bir sistem felsefesi haline dönüştürmek için felsefe, kelam ve tasavvuf alanında üretilen metinleri Türkiye’de ve Türkçe yeni okumalara tabî tutmak gerekir. Bu metinlerin üretildiği ortam ile bugün içinde yaşadığımız ortamın sorunlarına dikkat ederek, varlık, bilgi ve değer kavramlarını konuşulan ana dil ile temellendirmek şarttır. Tümel değerlerin (soyut ve aşkın olan verilerin) Anadolu insanın şahsında tikelleşmesi ve somutlaşması için bu yapılmalıdır. Bu Aristoteles’in hocası Platon’un idelerini yeryüzüne indirmek gibi bir tikelde tümeli yakalamayı hedeflemelidir. Böyle olursa, düşünceyi bulunduğumuz coğrafyada yaşayan insanların güncel sorunlarına çözümler üretilmesinde bir yol ışığı vazifesi görecek şekilde yeniden üretebiliriz. Bu gerçekleştiği zaman aynı zamanda yerli ve tikel olan tümelleşecektir. Bu da “Türk Felsefesi”ni genel felsefe içinde önemli bir konuma getirecektir.
Bu aslında Türklerin yurtluğu yeniden ihya etmek üzere bizzat kendi toprağına ait yerli (Hitit, Babil, Grek ve İslam düşüncelerinin) gücünü özgürleştirmek ve yeniden tümel/evrensel haline getirmek çabasıdır. Çünkü bu topraklarda, dünyanın önemli medeniyetlerini kuran düşünceler üretilmiş, Türkler, Selçuklu ve Osmanlı Devletleriyle Anadolu toprağını yeniden yurtlandırmıştır. Felsefenin artık salt nesne (Arapça metinler) değil de kavram üzerinden Türkiye’de Türkçe ile yeniden yurtlanması Anadolu’nun birikimini “Türk Felsefesi” adıyla insanlığa sunmak demektir.”
Uyanık bir çok konuda ezberlerimizi bozuyor. Göçebe bir toplum olarak tanımlanan ve çoğu kez de dalga geçilen Türk göçebeliği hakkında da şunları söylüyor: “Jean-Paul Roux’un ifadesiyle söyleyecek olursak, Türklerin (bozkır halklarının) bugüne kadar bize büyük bir gizem olarak gözüken büyük göçlerinin aslında büyük bir strateji üzerine yapıldığını gösterir. Çünkü Asya yollarına gönderdikleri kervanlar, ticaret yapmanın yanı sıra önden giderek edindikleri coğrafi bilgileri daha sonra halklarına aktarmışlardır. Dolayısıyla “konar göçer” diyerek ikincilleştirilmeye çalışılan söylem tutarlı değildir, çünkü göçler bir terra incognita’da (bilinmeyen topraklar) maceraya atılmak değildir. Aksine Türkler, nereye gittiklerini, nelerle karşılaşacaklarını ve orada ne bulacaklarını biliyorlardı.”
Mevlüt Hoca İmam-ı Azam, Maturidî, Farabî, Ahmet Yesevi ve Yunus Emre’nin izinde. Bu uluların söylediklerini, yaptıklarını bugüne taşıma ve güncelleme uğraşında. Selefi anlayıştaki Cennet bekçiliği ya da Cehennem zebaniliğine soyunmanın gereksizliğine işaret ediyor. Aklı, mantığı, vicdanı elden bırakmayalım diyor. Sanırım hepimizin dikkatini çekiyordur: Coğrafyada din adına söylenen bütün iddialı, sert, şiddete dayalı söylemlerin kimseye faydası olmadı. Dinsel radikalizm insanlar arasındaki uçurumu büyütüyor. Şiddeti temel bütün hareketler en önce bu coğrafyada yaşayan Müslümanlara zarar veriyor. Bu sert, sıkıcı, boğucu ortamdan çıkmak için Uyanık’a kulak vermeliyiz. Televizyonlarda show malzemesine dönüştürülen mistik hezeyan temsilcilerine kulak vermeyelim. Akıllı olalım, akıllı adamları takip edelim.
Telif, tercüme birçok kitaba imza atan Uyanık’ın dibace.net, strassam.org, maturidiyeseviotagi.com gibi ortamlarda yazıları yayımlanıyor. İslam Felsefesine Giriş, Sivil İtaatsizlik, Selefi Zihniyet, Arap Baharı ve Türkiye, Üç Tarz-ı Siyaset Bir Üst Kimlik Tasarımı Olarak Türkiyelilik, Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak, Açık Toplum İçin Bir Nefes Felsefe, Çağdaş İslam Düşünürleri, Felsefi Düşünceye Çağrı telif; Ruhun Sağaltımı, Filozof Kindi’ye Reddiye, Faysalu’t-Tefrika&İslam’da Tekfir Söyleminin Temellerine Dair, İlimlerin Sayımı, Tedbiru’l-Mütevahhid, Ahlak İlmi, Faslu’l-Makal tercüme; Türk Felsefesi, İslam Ahlak Felsefesi, İslam Felsefesi Tenkid Dönemi, İslam Felsefesi Tanımlar Sözlüğü yazarları arasında olduğu kitaplardır.
Sonuç olarak söyleyecek olursak Mevlüt Uyanık dikkatle takip edilmesi gereken bir düşünür. Gündemin saçmalıklarından, ekranın sahte söylemlerinden kurtulup bu topraklara ait sahici bir şeyler duymak istiyorsak Uyanık’ı okuyalım, dinleyelim. Sadece ilahiyat ya da felsefe tarihine gömülmüş metinleri bize sunmuyor Uyanık tarihten gelen birikimi bugünü yorumlamada kullanıyor. Güncele ait düşünceleri de ilgi çekici. İslam tarihine, Türk tarihine, Felsefe tarihine saplanıp kalmıyor. Güncelliyor, güncele dair bir perspektif sunuyor. Bugün ezik, kompleksli, self oryantalist okumaları bir yana bırakıp bu topraklara dair sahici şeyler söylemenin zamanıdır. Selefi bir bakış açısıyla sözde düşman olduğumuz odakların ekmeklerine yağ sürmek yerine İmam-ı Azam ve Maturidî gibi akla değer vererek, aklımızı kullanarak hareket etmeliyiz. Ortadoğu’da üç insan bir araya geldiğinde örgüt kuruyor, etrafına savaş açıyor. Allah adına, din adına, mezhep adına ne yazık ki dindaşını öldürüyor. Bu berbat çevrimi bitiremezsek bu karanlık hepimizi yutacak.
Kalemin kavi olsun Mevlüt Hoca…
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar