Söyleşimize güncel bir tartışmayla başlamak istiyorum. Öykü yazmak mı roman yazmak mı? Öykü ile roman yazma arasındaki zorluk ya da kolaylıklar çokça tartışılıyor. Hem öykü yazan hem de roman yazan biri olarak bu tartışmanın neresinde duruyorsunuz? Öykü yazmak mı kolay roman yazmak mı?
Her ikisinin de kendine özgü zorlukları var. Aslında hakkını vererek yazmak başlı başına zor bir iş, yazdığınız tür önemli değil. Ama ben aslen öykücüyüm. Öykünün hızını ve dinamizmini seviyorum. Bu nedenle kolay kolay öykü yazmaktan vazgeçemem.
Sizin öykülerinize “an öyküleri” diyorum. Anları anlatıyorsunuz. Aynı zamanda öykü metni bitiyor ama öykü okuyucunun zihninde devam ediyor. Hayatın bitmeyişi gibi öyküleriniz de bitmiyor aslında. Okuyucunun dünyasında yeni anlamlara bürünüyor. Neler söylersiniz bu hususlarda?
Öykünün tanım olarak nüvesinde bunun olduğunu düşünüyorum. Bir öykü okurun katkısıyla büyür, çoğalır ve devam eder. Okurda bunu yaratabiliyorsa iyi bir öyküdür. Üst üste okunması zordur. Bir öykü bittiğinde biraz durup düşünmek ya da öyküyü sindirmek ihtiyacı hissediyorsanız öyküye dâhil olmuşsunuz demektir.
Yukarıdaki soruya bağlantılı olarak bir soru daha sormak istiyorum. Sizin için uzun zaman dilimleri, geçmiş ya da gelecek hayali yerine an önemli, şimdi. Günümüzde piyasada kişisel gelişimciler, yaşam koçları sürekli anı yaşamaktan dem vururlar. Bu bana çok profesyonel ve mekanik bir söylem olarak gelirken sizin metinlerinizde bu an daha hakiki, sahici, samimi… Bunun hakkında neler söylersiniz?
An hem şimdiyi hem de geçmiş ve geleceği barındırıyor içinde. İşte ben de bu genişleyen anları yazmayı seviyorum. Hayatta da böyledir. Geçmişe takılıp kalırsanız veya sürekli gelecekle ilgili endişelenirseniz bugünü yaşayamazsınız. Ama bir yandan da bugünü var eden onlardır. Ben de bu anları ele almayı seviyorum. Kısacık bir anın içine pek çok şey sığdırabilirsiniz, tabii eğer onu başka şeyler uğruna feda etmezseniz.
Genelde öykülerinizi birinci tekil kişinin ağzından anlatıcı ben olarak yazıyorsunuz. Bu cesaret işi. Okuyucu öykülerin sizin yaşamınızdan direkt yansıdığını düşünebilir. Birinci tekil kişi ağzından olayları anlatmak sıradanlığı aşmış olmayı gösterir aslında. Kişinin kendiyle barışıklığını… Gerçekten barışık mısınız kendinizle? Ve öykülerinizdeki anlatıcının birinci tekil kişi olmasından çekinmiyor musunuz?
Sanırım ilk kitaplardaki öykülerden bahsediyorsunuz. Özellikle ilk kitapta benzer türde öyküler bir araya geldiği için öyle hissedilmiş olabilir yoksa böyle özel bir yazma tercihim yok. Sonraki kitaplarda farklı şeyler denedim hep. Bir öykü hangi anlatımı gerektiriyorsa ona yöneliyorum. Nitelikli okur zaten okuduklarının kurgu olduğunun bilincinde olan okurdur. Bu nedenle hiç böyle bir endişe taşımadım. Ayrıca, edebiyatta gizlenmek, saklanmak ya da örtbas etmek gibi bir kavram yok benim için. Her şeyin anlatılabilir olduğunu düşünürüm.

Çok duru bir öykü ve roman diliniz var. Bir çocuk saflığı barındırıyor metinleriniz. Kullandığınız dil gibi kurgunuz da temiz ve duru. Neler söylersiniz bunlarla ilgili?
Öncelikle bu tespitiniz için çok teşekkür ederim. Dil benim için çok önemli. Türkçeyi bütün imkânlarıyla ve olabildiğince doğru kullanmaya ve bana gerektiği şekilde eğip bükmeye çalışıyorum. Dille bir atmosfer yaratma peşindeyim. Amacına ulaşıyorsa ne mutlu bana.
“Otel” öykünüzde ve “En Çok Onu Sevdim” adlı romanınızda mekânda sadeliğin izini süren bir kalemin varlığını görüyorum. Mekânla aranızda bir bağ kurduğunuz kendini hissettiriyor. Metinlerde anlattığınız mekâna hâkimsiniz. Neler söylersiniz?
Mekân benim için önemli. İçinde yaşadıklarımı da geçici sürelerle bulunduklarımı da farklı algılarım. Kendimle bütünleştiririm. Bunda mimarlığın etkisi de var kuşkusuz. Anlatırken de mekânı bir karakter gibi kullanmayı seviyorum. Atmosfer yaratmada en çok işime yarayan bileşen diyebilirim. Mekân algısı her duygu durumuna göre değişir. Bunu metne yansıtmanın farklı yollarını bulmaya çalışıyorum.
Öykü ya da roman yazarken kullanacağınız malzemeyi önceden masaya koyup daha sonra bunları metne yerleştirmek yerine spontan, kendiliğinden gelişen, doğal akışında devam eden bir olay örgüsü okuyucunun gözüne çarpıyor. Burada birçok yazardan ayrılıyorsunuz. Bu üslubunuz hakkında neler söylenebilir?
Öykü yazarken bir andan, etkiden veya bir duygu kırıntısından yola çıkıyorum. Yazarken nereye varacağımı bilmeden yazmaya başlıyorum. Öykü kendi yolunu buldukça kafamda bir şeyler kesinleşmeye başlıyor. Bir sona doğru ilerliyorum ama ne olduğunu ancak sezebiliyorum. Bu son, ulaştığımda beni heyecanlandırıyorsa bunun iyi bir öykü olduğuna inanıyorum ve üzerinde çalışmaya başlıyorum.
Anlayacağınız ilk taslak sezgisel ama sonraki düzeltmeler daha teknik oluyor benim için. Bir öykü üzerinde uzun aylar boyunca çalışıyorum, her bir sözcüğün yeri ve sesi önemli yazdıklarımda. Ancak roman çalışırken daha planlı ve programlıyım. Ne yazacağımı önden tasarlıyorum, bir çatı oluşturuyorum. Bölümleri yazarkense öykü yazarken olduğu gibi serbest bırakıyorum kendimi.
Gamze Güller’in metinlerindeki kahramanların hiçbiri diğerini andırmıyor. Her biri özgün karakter. Ve hepsi günlük hayatımızda karşılaştığımız kanlı canlı insanlar. Buradan hareketle Gamze Güller’e iyi bir karakter analisti diyebilir miyiz?
Bu kadar iddialı bir şey söylemek doğru olmayabilir ama iyi bir gözlemciyim. Dikkatliyim ve ayrıntıları yakalamayı seviyorum. Sanırım bunun çok faydası oluyor.
Gamze Güller’in özellikle romanında deneme, öykü iç içe. Bu husus metni zenginleştiriyor. Roman okurken aynı zamanda deneme tadı da alıyoruz. Bu tarzınız hakkında neler söylersiniz? Bu tarzı oluştururken etkilendiğiniz yazar var mı?
Çağımızda türler arasındaki sınırların gitgide şeffaflaştığını düşünüyorum. Bu nedenle bir metin ne gerektiriyorsa onu kendi içine çekiyor ben yazarken. Bunu özellikle bir tarz oluşturmak için yapmıyorum, içimden geldiği gibi yazıyorum. Öyküyü sevdiğim için ne yazsam öykücükler şeklinde hayal ediyorum. Bazen öykülerin içine şiirler de giriyor veya tam tersi bir öykünün içinde bir roman parçası kullanabiliyorum. Bu şekilde yazan, etkilendiğim özel bir yazar yok. Kendi sesimin peşindeyim.

“En Çok Onu Sevdim” adlı romanınızda Asuman ve Mete karakterleri üzerinden kadın erkek ilişkilerine, sevgiye ve aynı zamanda bugünlerin en yoğun gündemi kentsel dönüşüm konusuna da değiniyorsunuz. Asuman ve Mete’nin ilişkisi yaşadığımız toplumdaki ilişkilerin fotoğrafını çekiyor adeta. Aşkla başladığı sanılan ilişki birbirini anlamayan, aynı ortamda birbirine yabancı olan, birbirleriyle konuşmayan, birbirini dinlemeyen insanların sönük, donuk, sıkıcı ilişkilerine dönüşüyor. Bu süreçte özellikle kadın çok hırpalanıyor. Neler söylersiniz, ne düşünüyorsunuz kadın ve erkek ilişkilerine dair?
Kadın-erkek ilişkisinden çok son yıllarda insanlar arasındaki etkileşimin yüzeyselleştiğini ve tektipleştiğini düşünüyorum. Bu her türden ilişkiyi etkiliyor elbette. Her şey gibi ilişkiler de bir gösteri gibi yaşanmaya başladı. Her şey ispatlanabilir, karşılaştırılabilir ve belli gereklilikleri karşılayabilir olmak zorunda artık. Bu da samimiyeti ve içtenliği öldürdü. Bu türden yavan ilişkilerin içine hapsolmuş insanların birbirlerinden uzaklaşmaları, birbirlerini anlamamaları kaçınılmaz.
Kadınlar hayatın her alanından hırpalanıyor ve yok sayılıyor. Bu yalnızca fiziksel şiddetle olmuyor elbette, hayatın daha incelikli olduğunu varsaydığımız alanlarında da yaşıyorlar bu durumu. Eğitimli olmak, ekonomik özgürlüğünü kazanmak, büyük şehirde yaşıyor olmak da bunu değiştirmiyor. Belki yalnızca baskı araçları değişiyor. Ama günümüzde erkekler üzerinde de baskı ve zorlamalar var. Ekonomik, siyasi, kültürel baskılar kadın-erkek demeden hepimizin üstüne yükleniyor. Yalnızca mücadele yöntemlerimiz ve bunların üzerimizde yarattığı etki birbirinden farklı. Kadın olarak görmek, dokunmak, hissetmek bazen daha sancılı. Bu nedenle bu romanı bir dönem eleştirisi olarak okumak mümkün.
Bir de yukarıdaki soruda belirttiğim gibi kentsel dönüşüm adıyla bütün şehirlerin değiştiğini, betona teslim olduğunu, mahalle kültürünün yok edildiğini görüyoruz. Şehirlerle birlikte insanların ruhu da dönüşüyor. En Çok Onu Sevdim’de Asuman bu değişim ve yıkıma karşı. Mete ise daha iyi yaşam, daha çok konfor reklamlarına kanarak mahallerin yıkılıp yerine beton blokların yapılmasını destekliyor. Neler söylersiniz doğanın yıkılıp yerine yapay doğanın oluşturulduğu bu durumla ilgili olarak?
Günümüzde yaşanan değişimler ve üstü yaldızlı içi kof değerler uzun süredir beni çok rahatsız ediyordu. Bunları anlatmak istedim. Etrafımızda yıkılıp duran mahalleler ve yerlerine dikilen çirkin, düşey kibrit kutularıyla yaşıyoruz ne zamandır. Bir süre sonra çıkış yolu bulamaz olacağız bu beton labirentten. Bu çıkış yolunun peşindeki bir kadının etrafında şekilleniyor roman. Asuman görüyor, duyuyor, dokunuyor, hissediyor… Bir süre sonra bu algı bombardımanını durduramaz oluyor ve hayatın dışına düşüyor.
Gamze Hanım “En Çok Onu Sevdim” romanında ev eşyaları bir roman karakterine dönüşüyor. Asuman’ın eşyayla arasında derin bir bağ var. Romanda neredeyse bir kadınla erkeğin aşkını değil de bir insanla eşyanın aşkı konu ediliyor sanki. Böyle bir kurguyu neden seçtiniz?
Nesnelerle bağım hep kuvvetli olmuştur. Dokunmanın gücüne inanırım. Bu nedenle bu dönüşüm hikâyesini nesneler üzerinden anlatmayı seçtim. Ev bir bakıma her şeyin yerini alıyor Asuman’ın hayatında. Sevgilisinin, arkadaşlarının, işinin… Yüzeysel ve yetersiz ne varsa hepsinin bıraktığı boşluğu doldurmaya başlıyor. Asuman için gerçek olan ev. Ona dokunabiliyor, onunla iletişim kurabiliyor; yalansız, maskesiz, abartısız bir ilişki bu. Sonsuz bir kucaklayış var bu ilişkide. Karşılıksız ve çıkarsız.
Romanda eskiyle yeninin, klasikle modernin çatışmasını görüyoruz. Asuman eskiyi seviyor (fotoğraf albümleri, nostaljik duvar kağıtları, sandıklar, bozuk saat, eski kıyafetler) Mete moderni (lüks binalar, asansör, güvenlik, zenginlik)… Bu çatışmayı nasıl okumalıyız. Eski ya da yeni Gamze Güller için ne ifade ediyor?
Eskini gücünü hep sevdim. İçinde yaşanmışlık ve tarih barındıran her şey kıymetlidir benim için. Anısı olan her şeyi saklarım. Eskinin kıymetini bilmeden yeniyi şekillendiremeyeceğimize inanıyorum. Yenilik, eskiyi değerlendirip üstüne bir şeyler koyduğumuzda güzel. Onu daha ileri taşıdığımızda. Oysa biz silip atıyoruz her şeyi. Eskiyen her şeyi küçük görme, eskiden utanma dayatılıyor bize. Eskiyeni yenisiyle değiştirmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Günün tüketim alışkanlıkları da bunu teşvik ediyor.
Kullan-tüket-at-yenisini al, bu döngü hiç durmuyor. Nesnelerle bağımız asla kuvvetlenmeye yetecek kadar uzun olmuyor artık. Oysa eskimenin bir hikâyesi var. Ben bu hikâyeleri seviyorum. İnsanlarla olan ilişkimizi de buna benzetiyorum son zamanlarda. Yeterince uzun hikâyeler yazamıyoruz. Bir tarihe, ortak bir geçmişe sahip olacak kadar tahammül edemiyoruz birbirimize. Eskime emek istiyor. Biz hep koşuyoruz ve arkaya bakmıyoruz.

Bir yeri bir ev, yaşanabilir bir mekân haline getiren etkenler nelerdir?
Bir yeri ev yapan yaşanmışlıklar. Yoksa yarattığımız şey bir heykelden farksız. İçinde yaşadıkça, oraya anılarımızı, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi bulaştırdıkça orası ev oluyor. Zaman bütün yaşanmışlıkları kapsıyor ve hafızasına alıyor. Ev benim için dört duvardan fazlası oldu her zaman. İçinde yaşadıkça dönüşen, canlanan, kol kanat geren bir sığınak. Yurtdışında çalıştığım yıllarda geçici sürelerle mobilyalı evlerde yaşadım. O da çok farklı bir deneyim. Yabancı bir kültürde, bir yabancının eşyası ile yaşamak, yaşamaya çalışmak… Sakladıkları, önem verdikleri nesneleri görmek, keşfetmek hep ilginç geldi bana. Nesnelerin hikâyesini keşfetmeye çalıştım. Yaşadığım her evde de kendi hikâyemin bir parçasını bıraktım.
“En Çok Onu Sevdim” romanınızdaki eşyanın ruhunu hissetme, eski eşyalara dokunmanın hazzı, geçmişin büyüsü “Durmuş Saatler Dükkânı” kitabınızda da devam ediyor. Kitapla aynı adı taşıyan öykünüzde öykü kahramanımız gazeteci kadın Nefise Hanım’ın dükkanına girerken sanki bir geçmiş zaman tüneline giriyoruz. Gazeteci kadın dükkândan ayrılırken “Tuhaf bir büyünün etkisindeymişim gibi ayağa kalktım,” diyor. Nedir bu büyü? Niye etkili bu kadar?
Bu, üst üste binen zamanların büyüsü, eskiyle yeninin, yapılmamış tercihlerin, vazgeçilenlerin, değeri bilinenlerin ya da bilinmeyenlerin. Hayatın veya bunun yansıması olan edebiyatın büyüsü diyebiliriz.
“Durmuş Saatler Dükkânı” kitabındaki ilk öyküleri okurken faklı bir kurgu göze çarpıyor. Fantastik, gerçeküstü, gerçekle hayal arası olayların öyküsü… “İçeride Kim Var” öyküsünde dolaba gizlenen ev sahibi ve orada çoğalan insanlar, “Belalı Gemi”de kahramanı Ali’nin sevdiği kadın diye sıcak kompresöre sarılarak yanması… Neler söylersiniz?
Öyküler fantastikle metaforik arasında bir yerde duruyor. Olağanüstü durumlar ve kişiler var öykülerde. Masal kahramanları, devler, sirenler, yaratıklar, falcılar girip çıkıyor öykülere. Bir yandan da gizemli ölümler, kovalamacalar, bilmeceler çıkıyor karşımıza. Bu fantastik görünen durumlar ve kişiler başka bir okumayla metaforik aslında. Hepsi gerçek hayatta karşılık bulacak durumlar, duygular ve kavramların yansımaları. Karanlık ve gizemli bir bakış açısıyla fantastiğe yakın durarak ama gerçekle de bağımı koparmadan anlatmaya çalıştım.
“Durmuş Saatler Dükkânı” zamanın çeşitli yüzlerini karşımıza çıkarıyor. Döngüsel zaman, paralel zamanlar, rüya ve gerçekte yaşanan zaman… Ne düşünüyorsunuz zaman hakkında?
Zaman konusu üzerine çok düşünürüm. Derslerde de çok anlatırım zaman mefhumunu, hep de döngüsel zamandan bahsederim ve yazı için döngüsel zamanın esas olduğunu anlatırım. Bu bütüncül zaman üzerinden çok şey üretilebilir çünkü. Peşinden koşmak yerine onunla yarışmaktan vazgeçmek… Yani olabildiğince sükûnetle etrafa bakacak zaman ayırabilmek… Zaman ve zamanın hızı meselesi, içine sıkışıp kalmak, durmadan önüne geçmeye çalışmak ama hep gerisine düşmek bana şaşırtıcı gelir. Zaman algısının değişkenliği ve ona yüklediğimiz anlamlar da ilgimi çeker.
Zamanın iyileştiriciliği, her şeyi zamana bırakma içgüdüsü ve biz duruyormuşuz da zaman geçiyormuş yanılgısı… Kendimizi zamansal ve mekânsal döngülerin içine sıkıştırdığımızı düşünürüm bazen. Aslında sıkışan zihnimizdir ama biz suçu onların üstüne atarız. Doğrusal zamanın içinde akıp giden karakterler yerine bu döngünün içine sıkışıp kalanların peşine düştüm bu kitapta. Ya zaman hepimiz için başka döngüler hazırladıysa ve biz bunları kıramıyorsak… Bugünün modern dünyası bizi daha da sıkıştırdı aslına bakarsanız. Her sabah aynı güne uyanmak ve bir gün bu döngünün kırılacağını ve mutlu sona ulaşacağımızı hayal etmek dışında bir şey bırakmadı elimizde.
Gamze Güller’in öykülerini okurken yazdığı metinlerin kendine özgü bir dili olduğunu fark ediyoruz. Yalnızca olay ve fikirlere değil dil ve anlatıma da önem verdiğiniz görülüyor. “Durmuş Saatler Dükkânı” kitabında bunu daha yoğun hissediyoruz. Dil ve anlatım konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Yazarken de okurken de dil çok önemli benim için. Kalemin yeni dil olanaklarını keşfetmeye çalışıyorum. Son kitapta daha da çok üstüne gittim bu meselenin. Sözcükleri başka başka şekillerde dizerek veya zaman kipiyle oynayarak öykülerin içinde başka bir katman yaratmaya çalıştım. Yazarken sahip olduğumuz en önemli araç dil. Bunun için de önce Türkçeyi çok iyi kullanmak gerek. Daha sonra eğip bükerek dille bir atmosfer oluşturmak mümkün. Yazmaya başladığım ilk günlerden beri bunun peşindeyim. Kendi dil dünyamı yaratabilmek ve her kitapta bu dünyayı genişletebilmek. Kendi dilimi yaparak, bozarak ve durmadan yenileyerek oluşturmaya ve güncel tutmaya gayret ediyorum.

Metinleriniz inceliklerle, sürprizlerle dolu. Üslubunuzu oluştururken faydalandığınız yazarlar ve kitaplar hangileridir desek ne cevap veririsiniz?
İyi şeyler okumak iyi şeyler yazmanın altın anahtarı. Özellikle dille derdi olan yazarları ve metinleri önemsiyorum çünkü peşinde olduğum kendi dilimle bir atmosfer, bir biçem yaratabilmek. Anlatırken iyi bir hikâyeniz olması yetmez, kendinize özgü bir dil yetkinliği de gerekir. Kendi dilinizi ne kadar iyi tanır, ona ne kadar hâkim olursanız, onu eğip bükmek, sınırlarını zorlamak ve genişletmek o kadar mümkün olur. Anlatının ihtiyacı olan dili de böyle bulursunuz. Bu nedenle okuduğum her metnin dilini de öğrenmeye çalışırım. Yazarın ayak izlerini takip edip o dili nasıl kurduğunu anlamaya gayret ederim. Beni etkileyen yazarlar ve metinler dönem dönem değişir, hepsi beni zenginleştirir ama yazmaya ilk başladığım yıllardaki kadar belirgin bir etki değil artık bu. Bu çeşitlilikten daha bütüncül bir bakış açısıyla beslenmek denilebilir belki.
Dikkatli okumanız ve güzel sorular için çok teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz Gamze Hanım.
Samle ÇAĞLA
Gamze GÜLLER
- Ankara’da doğdu.
- İlk, orta ve lise öğrenimini TED Ankara Koleji’nde, lisans ve yüksek lisans öğrenimini İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı.
- Öykülerden oluşan ilk kitabı İçimdeki Kalabalık 2008’de,
- 2012 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazanan kitabı Beşinci Köşe 2012’de,
- Kısa romanı En Çok Onu Sevdim 2015’te yayımlandı.
- 2017’de ise Beşinci Köşe ve İçimdeki Kalabalık bir arada kitaplaştırıldı.
- 2018’de İşte Hayat Böyle Bir Şey adlı çok yazarlı öykü derlemesini yayına hazırladı.
- 2020’de öykü kitabı Durmuş Saatler Dükkanı yayımlandı.

Son Yorumlar