Amerikan İngilizcesi’nde eve dönüş için bir tabir kullanılır; I am going back home. Savaştan dönen askerler söylerler bunu. Macerasını yaşamış kovboylar, altın aramaya çıkmış maceraperestler… Demek isterler ki; artık yaşayacağımı yaşadım, göreceğimi gördüm, eve dönüp huzura kavuşmak istiyorum. “Home” kelimesi yaşadığımız evden ziyade yuva, vatan, sıla demektir. Kendini oraya ait hissettiğin, sevdiklerinin seni beklediği, daima özlediğin o huzurlu, güvenli mekandır yuva.
İşte bu nedenle, 2010 yılında, 12 yıl yaşadığım ve kariyerimin zirvesine ulaştığım Amerika’dan profesörlüğümü, 300 m2 evimi, iki lüks arabamı ve aylık 9000 dolar civarındaki gelirimi bırakıp vatana döndüm. Doymuşluk hissediyordum, bir de bitmek bilmeyen bir yalnızlık. Şair Hilmi Yavuz’un dediği gibi; yalnızlığın yüzünü gördüm kalabalıkta…
Brezilyalı eşime niyetimi açtığımda hiç itiraz etmemişti. Belli ki ona da yetmişti yalnızlık. Dertler paylaşarak azalır, mutluluk paylaşılarak artarmış. Yaşayarak öğrendik; paylaşmak da yemek içmek gibi hayati bir ihtiyaçmış. Paylaşacak kimseyi bulamamak yetmişti ikimize de. Dedi ki;
“-Gidelim. Bari birimizin ailesi yanında büyütürüz çocuklarımızı. Çocuklarımızın sevinçlerini paylaşacak amcaları, halaları olur. Büyükanne, büyükbaba tanırlar. Gidelim.”
Topladık tası tarağı, kalktık geldik. Kolay olmadı tabi. Çok da masraflı oldu. Hesaplar tutmadı çünkü. Türkçe bilmeyen bir hanım ve 1-4 yaşları arasında üç tane bebek ile yepyeni bir hayata başlamanın kolay olmayacağını biliyordum. İstanbul’da profesör de olsak bir devlet memuru maaşıyla geçinemezdik. Ama yapmak istediğim işler ve projeler de İstanbul’a yakın olmamı gerektiriyordu. Bu yüzden gelen teklifler arasından Edirne’yi seçtik. Küçük, ucuz dolayısıyla da yaşaması kolay bir şehirdi. Üstelik tarihi ve doğal zenginlikleri de vardı. Trakya Üniversitesi de 30 yıla yakın geçmişi olan tipik bir devlet üniversitesiydi ve cevval rektörü de projelerimi desteklemek için söz verdi. İstiyordum ki; 12 yıllık USA’daki akademisyenlik deneyimlerimi uygulayarak kayda değer bir şeyler yapayım ve milletimin yüzlerce yıldır yaşadığı “öğrenilmiş çaresizliğini” aşabilmesine karınca kaderince de olsa bir katkıda bulunabileyim.
Önce beni Güzel Sanat Sanatlar Fakültesi’ne dekan atadı rektör Enver Duran. Uzmanlık alanım olmamasına rağmen elimden geleni yaptım ve üç yıldan fazla çalıştım orada. Devraldığım yeni kurulmuş bir fakülteyi, Türkiye’nin en güzel okullarından biri haline getirdiğimi düşünüyorum. İnanmayan gidip baksın.
O arada bir taraftan da, Türkiye’de daha önce pek bilinmeyen ve hiç yapılmamış olan Tıp Ressamlığı eğitimini başlatmak istedim. USA’daki bu alanın uzmanları olan arkadaşlarımın da desteğiyle, bu alanda eğitim veren bir akademik birim oluşturabilmek için çok çalıştım. Ama maalesef başaramadım. Muhtaç hissetmeyenlere ihtiyaçlarını anlatmanın imkansızlığını öğrendim.
Edirne’yi sevmiştik. Bir akşam çocukları yatırdıktan sonra evde eşimle otururken sordum;
– Hanım, senin için “yuva, home” neresi?
– Anlamadım?
– Home diyorum. Hani “I am going back home” dediğin zaman gitmek istediğin yer.
– Bilmiyorum.
– Doğduğun şehir mi? Büyüdüğün yer mi? Şu anda Brezilya’da ailenin oturduğu şehir mi? Evlendiğimizde yerleştiğimiz o ilk evimizin olduğu sevimli Nyack kasabası mı? Daha sonra taşındığımız New Jersey’deki Manhattan’a bakan o güzel site mi? Yoksa, Georgia’da çok beğenerek aldığımız o büyük evimiz mi? Kendini en çok nereye ait hissettin?
– Bilmiyorum. Hiçbirine kendimi ait hissetmiyorum. Aslında, kendimi ait hissettiğim tek yer sen ve çocuklarla birlikte olduğumuz yer. Birlikte neredeysek orası benim yuvam.
– Anladım.
– Neden sordun bu soruyu?
– Ben de aynı hissediyorum da ondan. Onca yer değiştirdikten sonra bir yere ait olma duygumu kaybetmiş olmalıyım ki, artık kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Her yerde yabancıyım ve bu duyguyu sevmiyorum.
– Haklısın.
– Edirne’yi sevdin mi?
– Evet.
– Burayı kendimize yuva edinelim mi? Bir arsa alalım, kendimize uygun bir ev yaptıralım, yerleşelim ve çocuklarımızı o evde büyütelim. Bari çocuklarımız kendilerini o yuvaya ait hissetsinler.
– Neden olmasın. Yapalım.
Ama nasip olmadı. Arsayı alsak da üzerine bir ev yaptırma imkanı bulamadan rektörlük teklifi geldi Gaziantep’den. Ünlü SANKO Holding’in kurmak istediği SANKO Üniversitesi’ne kurucu rektör olmamı istediler. Her açıdan çok cazip bir teklifti. Kabul ettim ve üç yıl da orada gayret ettim güzel, doğru ve övülen işler yapmaya. Yaptım da. Üçüncü yılı bitirdiğimizde tercih edilen, küçük ama butik bir tıp üniversitesi haline geldi SANKO. Ancak, kurumsallaşamamış özel sektörün zorlukları ve devlet bürokrasisinin elverişsiz şartları, orada devam etmemi engelledi ve bir toplantıda ani bir kararla istifa edip ayrıldım.
Rektörlük görevim boyunca, ülkemizin akademik hayatındaki doğru zannedilerek uygulanan, ama aslında yanlış olan ezber uygulamalar ile elimden geldiğince mücadele ettim. Büyük oranda rektörlerin oluşturduğu Üniversitelerarası Kurul toplantılarında doğru bildiklerimi yüksek sesle savunup, doğru kararlar alınmasına katkıda bulunmaya çalıştım. Eğitim komisyonlarında aktif olarak çalışıp raporlar hazırladım. O raporların çoğu sümen altı edilse de bazı ezberleri bozabildiğimi sanıyorum.
Rektörlüğün kazancı iyiydi. Amerika’dan dönüşün zararını biraz olsun telafi edebildim ve birikimlerimizle Sapanca’da küçük bir ev yaptırıp yerleştik. Artık özel üniversitelerin cazip tekliflerini bırakıp devlet üniversitesine dönemezdim. Edirne uzak kalmıştı İstanbul’a ve özel üniversitelerin büyük çoğunluğu İstanbul’daydı.
Sapanca muhteşem, yemyeşil bir doğaya sahiptir. Güzel gölü ve İstanbul’a yakınlığı ile yaşamak için ideal bir yerdir. Biraz pahalıdır ama hangi güzellik ucuz ki? Küçük evimizin küçük bahçesini meyve ağaçları dikerek süsledik ve sevimli bir köpek de koyup güzelliği tamamladık. Artık çocuklarımızın “baba evi” diye bilecekleri bir yuvaları var. Doğum hakları icabı sahip oldukları üçer pasaport ile rahatça dünyayı dolaşabilir, hayallerinin peşinden koşabilir ve yorulduklarında “I am going back home” deyip yuvalarına dönebilirler.
Ama benim için hala dünya gailesini arkamda bırakabileceğim bir yer olamadı Sapanca. Üstelik çarşıda kendime özel küçük bir ofis bile yaptığım halde gönlümü eğlemiyor bu sonradan yapılmış yuva. Amerika’daki tüm evlerimde yaşadığım o eksiklik duygusunu bu cennette de yaşıyorum. Ama, hep geçici bir moladaymışım gibi, hep misafirmişim gibi bir his var içimde. Bir türlü geçmek bilmiyor.
2015 yılı baharında rahmetli babamın cenazesini mezarına indirirken, bu hissi yaşamadığım tek bir yerin doğduğum köy olduğunu fark ettim. Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Düden Köyü. Atalarımın yaşadığı Acıpayam Yeşilyuva kasabasının arkasındaki çamlı dağların yaylası olan bu küçük köy.
Babamı, vasiyeti gereği, köy mezarlığında babası Hafız Ahmet’in ayakucuna defnettikten sonra dayımın evine geldik. Ağabeyim ünlü yönetmen Osman Sınav ve ablam profesör Aysen Soysaldı ile tahtalıkta oturup Oğlanöldü Dağı’nın ufuk çizgisine dalmışken ağabeyime sordum:
“- Şu dağların tepesindeki çamlar ne kadar da bir kervanı andırıyor değil mi?”
“- Evet. Çocukluğumdan beri her gördüğümde ben de onu düşünürüm. Bak şu öndeki karaltı kervanı çeken eşek, onun arkasındaki büyük çamlar develer gibi.”
“- Çocukken hep o kervana katılıp gitmeyi hayal ederdim.”
“- Ben de.”
“- Abi, buraya bir ev yaptırsak ya! Her bayram gelir toplanırız ailecek. Hem sıla-i rahim, hem de bayram ederiz.”
Ablam da sevindi bu fikre, küçük kardeşlerim de… Onlar da benzeri hisleri yaşamış olmalılar ki, köyümüze ortaklaşa bir ev yaptırıp, bayramları kendi evimizde geçirmeye karar verdik.
Uygun arsa arayışlarımız nihayet 2020’de son buldu ve köyün mezarlık tarafında, tek dönümlük önü açık bir yamaç arsa içindeki yıkık evi satın alıp tamamen yıktık. Yerine de projesi Burdur İl Özel İdare tarafından onaylanmış yuvamızı kondurduk.
İnşallah bundan sonra her bayram, Hafız Ömer ile Terzi Nazife hanımın çocukları ve torunları olarak orada toplanacağız. Geçmişlerimizin ruhları için dualar edip, kurbanlar keseceğiz. Tahtalıkta yorgan altında yatıp sessizliği dinlerken yıldızlara bakarak uyuya kalacağız. Sabah yaktığımız ocak etrafında toplanıp yufka ekmek ve isli bazlama yapıp, daha dumanı tüterken arasına tereyağı sürüp, bübelduz* ekip, üzerine acılı tarhanamızı kaşıklayacağız. Bahçemizde yetiştirdiğimiz patatesi küle gömeceğiz. Ellerimizi yaka yaka soyup, yufkamızın içinde ezeceğiz. İçine bahçeden kopardığımız soğan erkeklerini koyup dürüm yapacağız. Yazın sıcağında Sekkili’den topladığımız ekşi erikleri tahtalıkta taşla ezip, tuzlayıp, ağzımız sulanırken tekerlemeler söyleyerek ağlama-terleme yapacağız.
Şerife ninemizin anneme öğrettiği, bizim de ondan öğrendiğimiz geleneksel yahnimizi, odun ateşinde kaynattığımız kazanda pişirip, ziyaretimize gelen dost ve akrabaya ikram edeceğiz.
Çocuklarımız ve torunlarımızla dedemizin, babamızın imamlık yaptıkları ahşap köy camisinde kıldığımız bayram namazından sonra cami önünde sıralanıp bayramlaşacağız. Cuma namazlarında marangoz Sarı Hasseyin** dedemin yaptığı ahşap minberden hutbe okuyan dünürü Hafız Ahmet dedemizi hayal edeceğiz.
Yıkılmaya yüz tutmuş köy okuluna giderken koltuğumuzun altında götürdüğümüz odunları anlatıp, artık birer ihtiyar köylü olmuş sınıf arkadaşlarımızla oynadığımız oyunları yad edeceğiz. Köy imamı babamız tarafından, kızılbaş olduğu için tavşan yememesi dışında hiçbir inancı acayip görülmeyen ve haftanın iki-üç günü evdeki fakir soframıza davet ettiği rahmetli İsmet öğretmenimizi, kayıtsız gittiğim okulda bana eliyle karne hazırlayan Ali öğretmenimizi, Caminin bitişiğindeki Atatürk büstü olan küçük parkı yapan Sait öğretmenimizi ve diğerlerini saygıyla anacağız.
Öküz gütmeye gittiğimiz dağları bayırları yürüyeceğiz, sert Kürt ağacının dallarından yaptığımız sopalarla, çellik çomak ve tingildetmece oynayacağız, yağmurdan sonra dağlarda çıkan kuzugöbeklerini, çıntarları toplayacağız, yabani Kuşburnu çayı yapıp içeceğiz, akraba tarlalarından yolduğumuz yeşil nohutları çayda yıkayıp çayırda patlatarak yiyeceğiz. Gaysar*** köyüne Sultan Dimlit üzümü yemeğe giderken, her hafta eşeği ile dağları aşıp oradaki bağından bize üzüm getiren Hafız Hatice ninemizi hatırlayacağız. Bıçakçı Alibey dayının Yatağan’dan öğrenip yaptığı boynuz saplı çakıları ile taze çam dallarından düdük yapıp öttüreceğiz.
Allah izin verirse daha neler neler yapacağız…
Dünyada kendimizi güvende hissettiğimiz, hayatın gailelerini ufuklarımızı çevreleyen dağların arkasında bırakabildiğimiz mütevazı yuvamızda, fırsat bulduğumuz kadar, sevdiklerimizle özlediklerimizi yaşayacağız.
Ahmet SINAV
* Bübelduz: Aslında pul biber, kekik, tuz ve/veya nane karışımından oluşan “biberli tuz” teriminin köy şivesi ile söylenmiş hali.
** Hasseyin: Hasan Hüseyin adının köy şivesi ile söylenişi.
*** Gaysar: Yeşilyuva kasabasının halk arasındaki eski adı. Kayıhisar veya Kayahisar’dan türediği tahmin edilmektedir.
Not: Bu yazı Yatağan dergisinin 35. sayısında da yayınlanmıştır.
www.yatagandergi.com

Ahmet Hocam, yazınızı okuyunca çok duygulandım. Özellikle köydeki çocukluk günlerinizle ilgili anlatımlarda ortak yönlerimizin olduğunu gördüm. Dahası sık sık 2022 yılında yayınladığım “Bir Köy Yaşamından Masalsı Anılar (Çocukluğumun İlk On Yılı 1964-1974)” adlı kitabımda yer verdiğim yaşantılara gittim. Babamın da babanız gibi imam olması bir ortak özellik idi. Dolayısıyla hemen bitmesini istemedim bu yazınızın. Birkaç sayfa daha olsa okurdum modunda doğal, leziz, selasetli bir yazıydı. Malumunuz her yazı böyle olmuyor. Bunun sırrı galiba kurgu, üslup ve anlatımdaki derin hissedişte gizli. Yeni köy evinizin hayırlı uğurlu olmasını dilerim.