“Saf-Suya Anlat” romanınızın yazılma ve yayımlanma süreci hakkında neler söylersiniz? Bu romanınız için “‘yeni’ değil, ‘yeniden’ bir eser” diyorsunuz. Bu cümlenizle ne anlatmak istiyorsunuz?
12 yıl önce yazılmış bir romanı yeniden ele aldığım için, “yeni” değil, “yeniden” dedim. Önsözde de ayrıntılı olarak bunun nedenini anlattım zaten. Bir masalın kaldıramayacağı kadar ayrıntılı bazı fikirler üzerine kuruluydu roman. O fikirleri işlemek, roman formatında yeniden ele almak fikri yıllar içinde mayalanıp durdu bende. Sonunda da aynı hikâyeyi bir daha ele almam gerekti.
Yol, yola çıkmak, yolda olmak, saflık, kurnazlık… gibi kavramlar “Saf Suya Anlat”ın odağında yer alıyor. Yolculuk aynı zamanda menzilin kendisi oluyor. Her sayfada yeni bir katman çıkıyor okurun önüne. Saf insanların yanında kurnaz, paragöz kervancılar, çingeneler, kötüler, her şeyi yağmalayan açlar… Roman bir doğu anlatısı, bir tasavvuf metni gibi. Fantastik, büyülü gerçekçi, masalsı, rüyanın gerçek olduğu; gerçeğin rüyaya dönüştüğü bir metin. Tasavvufla ve mistik anlatılarla herhangi bir bağınız ya da ilginiz var mı? Neler söylersiniz romanınızın bu yönleriyle ilgili?
Burada mistisizmden ziyade, İslam öncesi tasavvufa dayalı bir anlatıdan söz edebilirim kendi adıma. Bu tür masalsı anlatıların büyük bölümü, kendini arama üzerine kuruludur, ben buna başka bir açıdan yaklaşmayı denedim. Farkı, bu arayışın öze dönmeyi değil, dışarıya bakmayı önermesi. Post-truth ya da neoliberal yaşam dayatmasının ajanı olan “kişisel gelişim” zırvalarına da bir tepki aslında. İnsanın kendisiyle sarhoş olmasına dair bir reddiye oluşturmak istedim.
Kişisel gelişim denilen saçmalıklar, insanın tek hobisinin, hatta tek asli uğraşının kendisi olduğu varsayımına dayalı. Bir zehirlenme, dayatılmış bir narsisizm halidir bu. Oysa çözüm, kendinden dışarı çıkmayı başarabilmekte. Kişisel gelişim, modernist siyasal fragmanların tümüne yayılan bir virüs halini aldı. Hatta bütün dinlerden daha etkin, daha güçlü bir yön belirleyici oldu. İnsanın asli uğraşının kendisi olması gerektiği gibi bir fikir üzerine kurulu, tehlikeli bir dine dönüştü. Kişisel gelişim halkların afyonudur. Çünkü insanın kendisine tutsak kılınması, onun olgunlaşma yolculuğuna katkıda bulunmaz, aksine onu bir nesneye dönüştürür. Soyut bir öznenin oyuncağı haline getirir. Saf-Suya Anlat bu fikre dayalı olarak yeniden işlendi.
Romanınızın anlatıcısı ve ana karakteri Subala. Subala okuma yazma bilmeyen biri. Ona okuma yazmayı Lisa öğretiyor. Romanın konusu kadar kahramanlara seçtiğiniz adlar da ilginç. Subala Hinduizmin felsefi ve mistik yapıdaki Sanksiritçe yazılmış kutsal kitaplarından birinin adı. Upanişadlardan. Upanişadlar kozmoloji, psikoloji ve metafizik konuları ele alıyor. Subala aynı zamanda bir bilgenin de adı. Lisa adı da Eski Ahit’te Harun’un karısının adından türemiş. “Tanrıya verilen yemin ve Tanrıya adanmış” anlamlarına geliyor. Mehrimah ise büyüklük, zafer anlamına gelen Hinduca bir ad. Roman kahramanlarının adlarının tarihteki anlamlarıyla bir bağlantıları var mı?
Tarihsel Zen, Buda, Hindu öğretilerine işmar eden ama aslında temel dayanağı Şaman değerleri olan bir felsefi arka plana kurulu roman. Bu isimler onların arka planındaki simgesel çağrışımları harekete geçirmek için anlamlı göründü gözüme.
Türk mitolojisinde kötülüğün, karanlığın, alt dünyanın tanrısı Erlik ve iyiliğin, aydınlığın ve göklerin tanrısı Ülgen gibi karakterler de romanda yer alıyor. Neler söylersiniz bu mitolojik adların romanınızda yer almasıyla alakalı?
Bunlar da aslında kadim Anadolu kültürünün temel dayanaklarının, ana karakterin Şaman kökeninden geldiğine işaret ediyor. Vaktiyle Türkçü ideologların el atıp sonradan Türk-İslam sentezi sürecinde “cıs” deyip geri çekildikleri bir felsefi hazine var orada. Biz oraya bakmaktan hep çekindik. Artık zamanı gelmiştir, diye düşündüm. Çünkü geleneksel Türk sağı sahip olduğunu iddia ettiği hiçbir değere sahip çıkmayıp onları birer simgeye dönüştürmekten başka bir şey yapmamıştır.
Din de, milli değer dediği kültürel miras da aslında sadece ideolojik bir diskurdan başka bir işe yaramaz Türk sağının dilinde. İhsan Eliaçık’ın dikkat çektiği gibi, savunduğunu, savunduğu değerlerin hiçbirinin içeriğine dair bir şey söylemeyen, yalnızca simgesel ve dışarıya sergilenen boyutuyla ilgilenmişler. Bu anlamda Türkiye’de muhafazakar denebilecek bir malzeme yok. Belki de sol bu anlamda çok daha muhafazakârdır. Eh, sonunda Türk mitolojisine sahip çıkmak, o mirası üstlenmek de bize düşecek gibi görünüyor.

Genelde Doğu dünyası kültürel ve sosyolojik anlamda erkek egemen, ataerkil bir anlayışa sahip. Sizin romanınızda baş kahraman Subala okuma, yazmayı ve her şeyi Lisa adlı bir kadından öğreniyor. Burada doğu kültürüne bir gönderme mi söz konusu? Ne dersiniz?
Doğu bize inandırdıkları kadar ataerkil değildi. Son yıllarda tarih, erkek egemen bir çerçevede yeniden yazıldı ve biz kadınların tarihte ne kadar güçlü olduğunu unuttuk galiba.
Özellikle Şaman kültürde dünyalılar erkek-kadın olarak ayrıştırılamaz. Eğer Şaman öğretide bir günah kavramından söz etmek zorunda kalırsam muhtemelen bu “öteki” kavramının ta kendisi olurdu.
Şaman’da öteki yoktur. Gezegen ve üzerinde yaşayan her şey bir bütündür ve canlıdır. Kıymetli olan birinin kadın-erkek vs. oluşu değil, can taşımasıdır. Kaldı ki dönemi iyi incelerseniz, Selçuklu döneminde kadınların zannettiğimizden daha güçlü olduğunu görebiliriz. Buna dair çok örnek var. Yalnızca Selçuklularda değil, bu durum Bizans için de geçerli.
İsmail Bey Subala’nın serüveni yedi rakamıyla başlıyor. Yediden bire doğru devam ediyor. Neden birden ya da sıfırdan değil de yediden başlıyor bölüm adları? Yedinin farklı kültürlerde farklı anlamları var. Tamlık ve mükemmellik anlamlarının yanında İslam dünyasının ilk mükemmel sayısı olarak da biliniyor. Kabe yedi defa tavaf edilir. Sizin yediyle başlamanızın bunlarla alakası var mı?
Yedi, Şaman kültüründe de değerli bir simgedir. Kendini gerçekleştirme yolculuğunda geçilen evrelere gönderme yapar. Başka inanç sistemlerinde de yedi kozmozu, var oluşun katmanlarını simgeler. Yedi aslında üzerinde yaşadığımız gezegenin kod adıdır bir bakıma.
“Saf-Suya Anlat”da bazı bölümlerin sonunda şerh başlığı yer alıyor. Günümüzde pek rastlamasak da kadim kültürümüzde ciddi bir şerh geleneği var. Şerhetmek ya da şerh koymak dinî, Felsefî, edebî başvuru eserlerini açıklama, yorumlama, anlaşılır hale getirme amacıyla yapılırdı. Sizin “şerh” koyma maksadınız neydi?
Onlar Subala’nın yüzyıllar sonra kendi günlüklerine düştüğü notlar. Aynı kişinin iki ayrı yüzyıldaki sesi duyulsun diye o şerhleri romana koydum. Bir zamanlar yazdığı günlüklere müdahale eder Subala bu notlar vesilesiyle.
Günümüzün hâkim anlayışı biriktirmeyi, zenginliği, çokluğu, daha fazla, daha fazlayı kışkırtıyor. Romanınız ise yüklerinizden kurtulun diyor. Sıfır kutsallığından bahsediyor. “Bir şeyi çok arzuluyorsan onu aklından sil. Dünyadaki hiç kimse ve hiçbir şey fazla arzulanmaya tahammül etmez. Olmasını istediğin şeyleri kafanın içinde sakla, onlar seni bulacaktır.” Siz de gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Neler söylersiniz?
Kısmen… Yani üzerine çok uzun ve ayrıntılı konuşmam gereken bir mesele bu. Özetle, evet, bir şeyi saplantı haline getirmek, onu zihnimizde ulaşılmazlık boyutuna hapseder. İnsanların bir amaca ulaşma çabasının çeşitli yolları var.
Bir program dahilinde kendini eğitebilirsin, bir sistem oluşturursun ya da ne bileyim işte, saplantı haline getirirsin bazı hedefleri. Bu çok tehlikeli bir yöntem. İhtirasla bir şeyi, bir durumu arzulamak genellikle onu ulaşılmaz hale getiriyor. Soğukkanlılık çok değerli bir haslet. Büyük tutkular büyük hataları besler.
Romanınızda dil ve zaman üzerine çok düşündüğünüz, çalıştığınız görünüyor. Çok çok sözcüklerini ayrı yazmak gerekirken çokçokçok diye bitişik yazıyorsunuz, unutulganlık, duralayan diye bir sözcük kullanıyorsunuz. Zamanı ele alınışınız da farklı. Neler söylersiniz bu hususlarla ilgili?
Böylesi bir roman farklı bir dil ve anlatı gerektiriyordu. Gerek karakterler, gerek yaşanan coğrafya ve tarihsel dilim, farklı bir dil programı içinde hareket etmeye zorladı beni.
İsmail Bey “Saf-Suya Anlat” okura bir çok ezberi sorgulattırıyor. İnsan çoğaldıkça, öğrendikçe ya da modernleştikçe kendine, toprağa, doğaya işkence etmeye başladı. Mülkiyet kavramı, her şeyi alırım satarım hırsı hem insanı hem toprağı kirletti. Şeytan, deccal, karanlık ya da kötülük iyilikten daha hızlı yayılıyor. Bilmek kendimiz ve doğa hakkındaki büyüyü bozdu mu yoksa? Büyü buzumu mu yaşıyor günümüz insanı? Aklın, menfaatin, zekânın hükümranlığı, mekanik hayat aşkı öldürdü mü? Neler söylersiniz?
Bilginin iddia edildiği kadar kıymetli bir şey olmadığını yavaş yavaş anlıyoruz. Bütün bu bilgi kaosu içinde bir bilgelik oluşturabilecek miyiz? Bütün meselenin bu olduğuna inanıyorum. Modernizm, bilginin kutsiyeti üzerine kurulu bir kültürel değerler manzumesi dayattı bize ama onun vardığı dijital-post-truth dünyası, bilginin bir güç olduğu fikrini gülünç hale getirdi galiba.
![]()
Şu anda üç-beş yüz liraya alacağınız bir cep telefonuyla binlerce yıllık bilgi birikimine ulaşmanız mümkün. Peki bu neye yarıyor? Daha mı anlayışlı, hoşgörülü, şefkatli insanlar olduk? Hiç alakası yok.
Bilgi tapıncı diyebileceğimiz bir kültürel örgütlenmenin sonuna ulaştık. Şimdi bütün bu bilgi birikiminden bilgelik çıkarabilmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Ama öyle kişisel gelişim zırvalarının yarattığı fast-food kıvamında bir şeyden söz etmiyorum. Estetik bir hayat yaratmayı başarmalıyız. Herkesin yararlanabileceği incelikler yaratmamız gerekiyor. İnsanlığın yazıyı icat edişinden sonraki en büyük kırılma noktası bu olacak. Bütün bu birikimi, aynaya bakıp, “Sen değerlisin, sen bir tanesin” diye kendini pohpohlamaya mı harcayacaksın yoksa gerçekten de insanın estetik bir varoluşa yönelebileceği gelişkin bir uygarlığın malzemesi mi olacak bu birikim? Göreceğiz.
Son olarak neler söylersiniz?
Şahane sorular, roman üzerine çok kafa yormuşsunuz, teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
İsmail GÜZELSOY
- 1963’de Iğdır’da doğdu, 9 yaşında aileyle birlikte İstanbul’a taşındı.
- Gaziosmanpaşa ve Karagümrük semtlerinde yaşadı, liseyi bitirinceye kadar, yaz aylarında Cağaloğlu’nda matbaalarda çırak olarak çalıştı.
- İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde eğitim gördü, üçüncü yılda okulu bırakıp İsveç’e gitti, orada İsveç dili ve edebiyatı üzerine çalıştı.
- 1987’de İstanbul’a geri döndükten sonra, on yılı aşkın bir süre boyunca İsveççe ve İngilizce rehberlik yaptı.
- Bu dönemde çeşitli dergi ve gazetelerde makale, öykü ve röportajlar yayımladı.
- Rehberlik süresince Anadolu’da karşılaştığı olay, insan ve coğrafyanın esiniyle, kısa ve uzun pasajlardan oluşan notlar biriktirdi.
- Bunlar daha sonraki yıllarda yazacağı romanların ham malzemesi olacaktı.
- 90’lı yıllarda Rus, Avrupa ve Latin Amerika edebiyatı üzerine çalıştı.
- 2000’ler boyunca kadim İran edebiyatı ve roman estetiği üzerine çalıştı.
- 2000’de Seni Seziyorum isimli bir öykü derlemesinin ardından düzenli bir şekilde roman yayımladı.
- İsmail Güzelsoy’un romanlarında büyülü gerçeklik ile güncel yaşama somut göndermeler iç içe işlenir.
- 1991’de Abdi İpekçi aşk öyküsü yarışmasında dereceye giren Güzelsoy, 2018’de Troya tarafından yılın romanı ödülüne layık görüldü.
Eserleri
- 2000, Kitab-ı Mukadder, İletişim Yayınları
- 2004, Ruh Hastası, İletişim Yayınları
- 2005, Sincap, Everest Yayınları
- 2006, Rukas, Everest Yayınları
- 2007, İyi Yolculuklar, Everest Yayınları
- 2010, Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri, Doğan Yayıncılık
- 2011, Çıt Yok, Mephisto Kitaplığı
- 2013, Saf, Mephisto Kitaplığı
- 2015, Değmez, Doğan Yayıncılık
- 2016, Gölge, Doğan Yayıncılık
- 2018, Hatırla, Doğan Yayıncılık
- 2019, Öksüz Ağaçların Çobanı, Doğan Yayıncılık
- 2021, Kıpırdamıyoruz, Doğan Yayıncılık
- 2022, Avucumda Rüzgar Var, Doğan Yayıncılık
- 2024, Rölanti Çıkmazı, Everest Yayınları
- 2025, Saf-Suya Anlat, Everest Yayınları
Edebiyat Dışı
- 2009, İstanbul’un Gezi Rehberi, (2 cilt), Alfa Yayınları
Katkıda Bulunduğu Eserler
- Broen- Antoloji, Danca 2006, Danimarka
- Turkische Erzählungen des 20. Jahrhunderts, Almanca Antoloji, Insel, 2008
- İstanbul Noir, Ortak kitap, İngilizce, 2008, Akashic Books, New York
- Uydurmanın İncelikleri, 2017, HepKitap
- Aşk Mektupları, 2018, Bağlam Yayınları

Son Yorumlar