Hepimiz ilk eğitimlerimizi ailelerimizden almışızdır. Kalıcı olan eğitim, en çok da “hâl dili”nden öğrenilenlerle olur. Söylenenlerden değil yapılanlardan, davranışlardan dersimizi alırız.
“İnsanların en hayırlısı, kendisinden hayır umulan ve şerri dokunmayacağı hususunda emin olduklarımızdır.” Rahmetli anneciğim ve babacığım, kendilerine gelen kötülük, fenalık, kırıcılığa bile asla misliyle karşılık vermezler; bu anlayış üzerine sabır, şükür, edep zenginliği ile yaşarlardı.
Bu duruşları nedeniyle zaman zaman istismara uğrasalar da onlar için sorun olmazdı. Çünkü olaylara büyük pencereden bakarlar; olayları iki dünya yönüyle değerlendirir, öyle yaşarlardı. Bu, onları tahammüllü, sabırlı kılardı.
Zengin-fakir, açık-kapalı ayrımı yapmazlardı. Hatta fakir, muhtaç olana daha çok ilgi ve muhabbet gösterirlerdi. Herkesin görüşüne son derece saygılı olup kalp kırmamaya, kimseyi gücendirmemeye çalışırlardı. Onların bu davranışları benim için de örnek oldu. Bununla ilgili aklıma gelen bir anımı yazmadan geçemeyeceğim. Beni gerçekten çok sevdiğine inandığım bir büyüğüm, başımı 30’lu yaşlarımdayken örttüğüm için, beni öyle bir kınamış öyle bir paylamıştı ki söylediklerini şaşkınlıkla dinlemiştim. Bunu hiç unutamam. Elbette kendisi büyüğüm olduğu için sükûnetle ve edeple, sadece dinleyerek sessiz sözsüz cevap vermiştim. Saygılı olmayı bilebilmek maalesef herkese mahsus olmuyor. Karşımdaki kişi yaşça büyüğüm olduğu için, haklı da olsam, aşırı tepkisine rağmen susmuş; cevap vermemiştim.
Ramazan ayı gelince, oruç ibadetinden sonra aklıma ilk gelen zekât olur. Çocukluğumda ulaşımın henüz bu kadar gelişmediği yıllarda, uzaktan, köyden gelen yatılı misafirlerimiz çok olurdu. Her zaman misafir hazırlamaya hazır yüklüğümüzden dantelli, kanaviçe işli bembeyaz mis gibi patiska kumaşla kaplı yorganları, yün yatakları yere serer; misafirlerimizi öyle ağırlardık.
Özellikle Ramazanlarda yatıya beklediğimiz birkaç kadın misafirimiz olurdu. Ramazan, onların gelişi ile tamamlanırdı. Daha banyolarda, sobalı kazanların bile kullanılmaya başlanmadığı yıllarda, annem bu yaşlı kadın misafirlerimiz için aldığı yeni çamaşırları ve giyeceklerini de yanlarına alır; onları bize yakın olan şehir hamamına da mutlaka götürürdü. Onların hamama gidişlerinde bir neşe olurdu, sanki küçük bir törene benzerdi gidişleri dönüşleri; yüzleri gülerdi. Sanki maddi-manevi kirlerini, yüklerini hamamda atmış gibi ferahlamış, pırıl pırıl, güleç dönerlerdi.
Her yıl Ramazan’da gelen bu misafirlerimiz, gönülleri hoş edilerek hürmetle ağırlanır; giderlerken bizde olan emanetleri, “zekât hakları” kendilerine kibarca ve nezaketle sunulurdu. Biz onları evimizde ve soframızda görmekten çok mutlu olurduk. Zekâtlarını almak üzere ziyaretimize gelen ve uzak akrabamız olan bu kadınlar; ağırbaşlı, onurlu, vakur, tertemiz giyimli, oturmasını kalkmasını bilen, sözü sohbeti dinlenir, güngörmüş, bilge insanlardı. “Alan el” olmaktan gocunmazlardı; sanki onlar da annem babam da ilahi düzen içinde rollerini oynar gibiydiler; herkes hâlinden memnun ve razıydı. Kimse kimseyi küçük görmezdi, herkes haddini bilirdi ve hoş bir disiplin vardı. Alan el de veren el de eşitti, birbirlerinden üstünlükleri yoktu.
Bir Ramazan anımı daha anlatayım. Mahallemizde oğlu, gelini ve torunları ile birlikte kirada oturan yaşlı bir teyze vardı. Eskiden insanlar nohut oda bakla sofa olsa da çoğunlukla kendi evlerinde otururlardı, kiracı az olurdu. İlkokul 2 ya da 3’e gidiyordum. Yine bir Ramazan günü, annem elime içine bir miktar para konmuş bir zarf verdi, “Bunu Meryem teyzene götür, selam söyle.” dedi. Ben de sevinerek götürdüm, Meryem teyzeyi severdim zaten. Kapıyı gelini açtı. Annemin selamını söyleyip zarfı sevinçle verdim; merdivenleri ikişer ikişer atlayarak inip evimize döndüm. O arada “Meryem teyze kendine bayramlık ayakkabı, elbise, eşarp alır.” diye de hayal kurdum.
Meryem teyze biz sokakta oynarken bize laf atar; başımızı okşar, tatlı sözlerle gönlümüzü alırdı. Ayağında kara lastikleri, şalvarı olur; başından omuzlarına inen, belini geçerek örten, ekose desenli büyükçe bir atkı takardı. Hep aynı şeyleri giyerdi, giysileri hiç değişmezdi.
Ramazan bitmişti; bayramda Meryem teyze yine aynı kıyafetleriyleydi, hayal kırıklığına uğramıştım. Buna karşın torunu tepeden tırnağa yeni giyinmişti. Çocukluk işte, üzüldüm; koşa koşa eve gittim, anneme şikâyet ettim “Anne, Meryem teyzeye parayı vermemişler, kendine bir şey alamamış.” diye. Annem de “Kızım, onlar birlikte oturuyorlar; sen merak etme, Meryem teyzen mutlu olmuştur.” dedi. O zaman bu durumu idrak etmem mümkün değildi tabi.
Zekât öyle bir şeydir ki ihlasla verilince malı korur; üstelik verilen kadarı, mutlaka bir yer ve bir sebep bulur; kendine verene umulmadık bir şekilde tekrar geri döner.
Ramazan ve zekât… Bu manevi iklimi yaşamanın tadı açıklanamaz ancak yaşanır.
Gönül KESKİN

Son Yorumlar