Cenani Dökmeci, Prof. Dr. Cengiz Dökmeci… Biri şair, diğeri bilim adamı… Harput’un iki büyük değeri… Özgünlüklerinin, kalitelerinin aksine çok tanınmadılar, bilinmediler… Bu coğrafyada, bu topraklarda değerli olan azdır. Az yetişir bu topraklarda cins kafalar… Onlar da kamuoyunca gereği gibi takdir edilmezler. Sesi en çok çıkanlar, kendini en çok gösterenler, ortalıkta adı en çok dolaşanlar kıymetli görülür. Gerçek kıymetler, saygıya gerçekten layık olanlar unutulur. Sessizliğe mahkûm edilirler. Birilerinin adı parlatılırken, birileri eserleriyle, şahsiyetleriyle yaşarlar. Birileri kumdan kaleler inşa eder, birileri kaya gibi bir duruş… Duruşu olanın, şahsiyeti olanın tanıyanları azdır, dostları sayılı… İşte Harputlu Dökmeci kardeşler de değerli olan ama değeri bilinmeyenlerden… Biri kendine has şairken bir tane bile kitabı yoktur. Diğeri alanında otorite iken, makaleleri branşının temellerini oluştururken içe dönük kişiliğiyle, merasimlerden hoşlanmaması sebebiyle görülmez, bilinmez.
Dökmeci kardeşler Harput’un yerlisi, hatırı sayılır, herkesçe bilinir sülalesi Zinnurizadeler’den. Babaları Hacı Mehmet Efendi, anneleri Harputlu Hacıyusufoğulları’ndan Hacı Seher Hanım. Hacı Mehmet Efendi, Harput’un ilk dökümcüsüdür. Yetimdir… Mehmet Efendi’nin babası 93 Harbi esnasında Sarıkamış’ta donarak şehit olmuş. Önceki soyadları Tarak, Dökmeci olarak değiştirilmiş. Dökmeci soyadı, baba mesleği dolayısıyla verilmiş kendilerine.
Evet, Harput; tarihiyle, kültürüyle, yaşayışıyla, farklı medeniyetlere beşiklik etmiş olmasıyla kendine has bir belde. Antik çağlardan bugünlere uzanan bir yerleşim diyarı. Hem jeopolitik konumu hem ürettiği kültürle dikkati her zaman çekmiş. Hurriler, Hititler, Asurlular, Urartular, Medler, İskitler, Persler, Bizanslılar, Sasaniler, Müslüman Araplar, Çubukoğulları, Artuklular, Anadolu Selçuklulular, İlhanlılar, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular ve Çaldıran zaferiyle Osmanlı… Onlarca millete yurt olmak… Harput Kabartması, Harput İç Kalesi, Roma Kaya Mezarları, Meryem Ana Kilisesi, Harput Ulu Camii, Sare Hatun Camii… Bazı tarihî eserlerden.
Harput her dönemde doğal yapısı, kültür varlıkları yanında somut olmayan kültür varlıkları, tarihî kişilikleri, âlimleri, müzik insanları, folklor ve edebiyatı ile dikkati çekmiş, hep göz önünde olmuştur. Musikide yüzlerce makam, yüzlerce şair ve düşünce adamı, gönüllere ve zihinlere aydınlık veren onlarca âlim… İşte, bu güzel insanlardan ikisini anlatmaya çalışacağız. Dökmeci kardeşler… Ağabey Cenan Dökmeci 1927 yılında doğmuş. Elazığ Lisesinden mezun olduktan sonra kısa süre üniversiteye devam etmiş ancak ekonomik koşullar dolayısıyla bırakmak zorunda kalmış. Askerlik sonrası Elazığ bakırcılar çarşısında baba mesleğini icra eden şairimizle ilgili olarak Muhammed Özcan’ın 2015 yılında tamamladığı “Cenani Dökmeci’nin Şiirlerinde Yapı ve Tema” adlı yüksek lisans tezine kulak verelim: “Bu sanatı severek yapan ve esnaf arkadaşlarıyla uyum içinde çalışan biri olan Dökmeci, esnaflığı sırasında da şiirle uğraşmaya devam etmek istese de yaşadığı sıkıntılar ve istediklerini yapamamanın getirdiği buhranla şiire on yıla yakın bir süre ara vermiştir.
İçindeki şiir aşkıyla yaklaşık on yıl geçiren şair, Fikret Memişoğlu’nun teşvikiyle yeniden şiire dönmeye başlamış ve Memişoğlu’yla beraber çıkarttığı Yeni Fırat dergisinde, yazı işleri müdürlüğü yaparak bu özlemine son vermiştir. Bu tarihten sonra şiir üzerine daha fazla yoğunlaşan Dökmeci’nin şiirleri; Ufkum, Harput Yollarında gibi kitaplarda; Turan, Elazığ Gazetesi gibi gazetelerde, Yeni Fırat ve yoğun olarak da Hisar gibi dergilerde yayımlanmıştır. Dökmeci’nin ayrıca Yeni Fırat dergisinde yayımladığı düz yazıları da bulunmaktadır. Dökmeci, şair olmasının yanında, sanatın birçok dalında eser vermeye çalışan çok yönlü bir sanatçıdır. Müzikle yakından ilgili olan Dökmeci, şarkı icra etmesinin yanında Türk sanat müziğinin birçok makamına hâkim bir insandır. Akordeon ve mızıka (armonika) gibi enstrümanları kullanan bir sanatkârdır. Ailesinden aldığımız bilgiye göre, resim merakı olan ve bu yönde bazı karakalem çalışmaları bulunan Dökmeci’nin, birçok çalışmasıyla birlikte, eşini ve çocuklarını resmettiği çalışmaları da vardır. Heykel sanatıyla da uğraşan Dökmeci’nin, içinde babasının da heykeli bulunan birçok çalışması olmuştur. Ayrıca bakırcılığın getirdiği yetkinlikle, bakır üzerine kabartma çalışmalarında da bulunmuştur. Dökmeci’nin uğraşı alanlarından biri de antikadır. İstanbul’a her gittiğinde çok değer verdiği bir dostu olan Ömer Kayaoğlu’na uğrayan ve ondan çeşitli antika eşyalar alan Dökmeci’nin evi, bu anlamda bir sanat galerisi gibi olmuştur.
Dökmeci’nin hayatı için önemli noktalardan biri, sürekli olarak bir araya geldikleri dost meclisleridir. Fikret Memişoğlu, İshak Sunguroğlu, Hafız Osman Öge gibi isimlerle evlerde geç vakitlere kadar yapılan uzun edebî sohbetler; sonrasında Muhsin Parlar, Saim Yumuşak, Süleyman Bektaş’la, Muhsin Parlar’a ait Hürses kitabevinde devam etmiştir. Bu sohbetlerde yazdıkları şiirleri birbirlerine okuyarak fikir teatisinde bulunan bu dostlar, böylelikle sanatlarının daha kâmil olması için birbirlerine yardımda bulunmuşlardır.”
Cenani Dökmeci’nin şiirleri Harput’un kültürel zenginliğinden, folklorundan payını almıştır. Yörenin samimi, sıcak, insan ve toprak kokan inceliği, zarifliği Dökmeci’nin şiirlerine sinmiştir. Bakıra incelikle şekil veren şair, bu meslekten kaynaklı titizliğini şiirine de yansıtmayı başarmıştır. “Çubuktan at yapar binip koşardık” mısraıyla çocukluğunu dörtnal koşturmuştur şiirinde. “Hasret Dağı ağlar çiğler dökülür/Yürekten ah çeksek dağ-taş yıkılır/Tutkun aya gece silah sıkılır/Karartan pusları sesler siliyor” mısralarında hüznü anlatır, hasreti… O vazgeçilmez, bırakmaz, bırakılmaz efsunu…
Dökmeci’nin şiirleri ile ilgili olarak Birol Azar, “Folklor-Şiir ve Cenani Dökmeci” adlı makalesinde şu yorumları yazar: “Cenani Dökmeci’nin şiirleri folklor kokar. Onun halk edebiyatı nazım şekillerinden koşma, türkü ve semai tarzına uygun şiirlerinin yanında konusunu ve şeklini serbestçe seçtiği şiirlerinin çoğunda da halk şiirinden gelen renk ve motifler belirgindir. Türkülerimiz şiiri hem şekil hem de içerik olarak tam bir halk şiiri örneğidir. “Yönünü bülbüle dönen/Güle yüz görümü bunlar/Nağme nağme yanıp sönen/Çaydaçıra mumu bunlar”
“Dut Unu” adlı şiirinde âdeta dut ununun nasıl yapıldığını ve yapıldığı esnada icra edilen gelenekleri tasvir eder. Dutun silkelenmesi, yenilmesi, toplanması, sokuda döğülüp un hâline getirilmesi kıvrık bir yaprakla yenilmesi şiirde âdeta canlandırılarak hasret duyularak anlatılır. “Dutu un ederler tokmakla/Doyulmaz yutkunup bakmakla/Dut avuç avuç hep yenilir/Dut unu bir kıvrık yaprakla”
Baba mesleği olan bakırcılığa bile duyarlı bir sanatçı hassasiyeti ile yaklaşan şair “ince bir sanat” diye bahsettiği bu mesleği Yeni Fırat dergisinde kendisine has üslubuyla ele alır: “Bakırcılık deyince madeni kaba eşyaların yapılması değil, bu maden üzerinde kültürümüzün işlenmesi hatıra gelmelidir. Bakır kaplarda sanatımızın tarihini görmek ve mührünü bulmak mümkündür.” (Dökmeci, 1962:19) diyen şairimiz bu konuyu şiirlerinde de işlemeyi ihmal etmez. “Emek verdim yârim diye/Bakır tenli gül vazoya/Döver çekiç okşar ege/Nakışlanır oya oya”
Dökmeci’nin şiirlerinde görülen en belirgin özelliklerinden biri de yapmacık olmayan rahat söyleyişidir. Konuların, imajların ve anlatımın tazeliğidir. “Dağ yeşil, taş yalın su çağıl çağıl/Dağ başları ferah olur Allah’tan/Yaprak hışır hışır dal gürül gürül/Tepeler rüzgârsız olmaz essahtan”
“Bizim dilden Bizim Köy” başlığı altında Yeni Fırat’ın son üç sayısında yer alan, beş bölüm ve yetmiş üç dörtlük hâlinde yazdığı şiirinde Dökmeci en saf hâliyle köy yaşantısını anlatmıştır. Şiirine siyaset ve ideoloji katmadan hiçbir özentiye sapmadan köy yaşantısını gerçekçi bir şekilde işlemiştir.
Azeri şair Şehriyar’ın Heyder Baba adlı şiirine nazire olarak yazılan bu şiir uzun bir tarihî vesikadır. Bir nevi köy senfonisidir. Bugün için arkaik olan pek çok kelime, kelime grupları bu şiirde ince bir işçilikle gelecek kuşaklar için kaleme alınmıştır. Şiir dilindeki işçilik, kelime kadrosunun seçiminde gösterdiği hassasiyet Dökmeci’nin şiirine geleceğin şiiri olma şansını vermiştir.
Zengin yineleme kültürüyle şiirde armoniyi yakalamasını bilmiştir.”
Gelelim küçük kardeş Prof. Dr. Cengiz Dökmeci’ye… İTÜ Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi profesörü. Dünya çapında bir bilim adamı. Mukavemet konusunda sayılı insanlardan biri. Akademik anlamdaki kalitesinin yanında insanlığı, kişiliği, şahsiyeti ile insanları kendine hayran bırakır. Kendisini tanıyanlar çok kibar ve mütevazı olduğunu söylerler. Meselenin not almak değil “öğrenmek” olduğunu öğrencilerine hissettiren bir hocadır. Kendisinden üniversitede ders almış bir öğrencisi şunları söylüyor: “Cengiz hoca anlatılmaz yaşanır. Bilime adanmış bir hayat. Kesinlikle tavsiye ederim. Olaya not açısından bakmayın. Derslerini eksiksiz takip edin. Emin olun, mühendislik mantığını ve bu alana bakış açınızı değiştirecek kaliteye ve fazlasıyla tecrübeye sahip dünyaca ünlü bir hocamız. Bakmayın Türkiye’de belki kıymeti o kadar da bilinmiyor. Sınav kâğıdında dersi geçmek için bütün soruları yapmanıza gerek yoktur. Soruları yorumlama şeklinize bakar. Bir bakmışsınız kalacağım dediğiniz dersi AA ile geçmiş olursunuz. O yüzden sınav kâğıtlarına bilginizi ezber şeklinde yansıtmak yerine yorumlama ve çözüm üretme mantığıyla bilginizi aktarırsanız kolay da geçersiniz. Ayrıca rahmetli dekanımız Ali İhsan Aldoğan’ın derste dediğine göre, Cengiz Dökmeci’den alacağınız referans mektubu ile dünyanın en iyi üniversitelerine kabul almanız çok kolaylaşır. Ama hak etmeyene de öyle referans vermez, haberiniz olsun!”
Cengiz Dökmeci’nin “Efendim, kendi mesleğine saygısı olmayanın hiçbir şeye saygısı olmaz.” diye bir mottosu var. Bu cümleyi hepimizin beynine kalın harflerle yazması gerekir. Ne yazık ki ülkemiz işine, kendine saygısı olmayan okumuş yazmış insanla dolu. İşini sevmeyen, işine saygısı olmayan insanlar ne yazık ki işinde, mesleğinde yaratıcı, üretici olamamakta. O yüzden yapılan işlerin hiç değeri, anlamı yok. İnsanlarımızın kahir ekseriyeti aslında manevi işsiz. İşi olmayanları bir yana bıraktık, işi olanlar da işinden, çalıştığı alandan memnun değil. Hoca akademideki düzensizliği, laubaliliği bildiğinden yazılarını Türkiye’deki akademik dergilerde yayımlamıyor. Buralarda hakemlik kurumunun işlemediğini düşünüyor.
Cengiz Hoca’nın akademik titizliğini anlamak açısından Prof. Dr. Celal Şengör’ün “Bir Bilim Adamının Serüveni” adlı kitabındaki Şerif Mardin’in Türkiye Bilimler Akademisi’ne kabul edilmeyişiyle ilgili şu anekdotu aktaralım: “Ben o toplantıya gittim… Bir tarihçi ve yanılmıyorsam bir de sosyolog Şerif Mardin’i takdim etti. Birisi Şevket Pamuk’tu ama diğerini hatırlamıyorum. Şevket Pamuk, Şerif Mardin’in çalışmalarını anlattı, aldığı atıfları filan söyledi. Ama bunları bizim alıştığımız metotlarla söylemiyordu. Bunun üzerine Prof. Dr. Doğan Kuban birtakım şeyler söyledi. Doğan Kuban’ın söyledikleriyle Şevket Pamuk’un verdiği rakamlar birbirini tutmuyordu. Doğan Bey, ‘Benim bildiğim Şerif Mardin’in öyle çok ciddiye alınacak bir sürü çalışması yoktur.’ dedi.
Sonra Prof. Dr. Cengiz Dökmeci söz istedi. Hiç unutmuyorum, Prof. Dr. Erdoğan Şuhubi şöyle bir baktı bana ve ‘Şerif Mardin şimdi hapı yuttu’ dedi. Cengiz Dökmeci, Şerif Mardin’in bütün akademik tarihini ortaya döktü. Son yirmi senede kaç tane atıfı var, kaç tane yayını var, bunlar nerede yayımlanmıştır, diye bir bir saydı. Bir baktık ki, Cengiz Dökmeci’nin söyledikleri ile Şevket Pamuk’un tahtaya yazdıkları hiç ama hiç birbirini tutmuyor. Sonuçta birkaç makale dışında Şerif Mardin’in önemli sayıda akademik çalışma yapmadığı ortaya çıktı. Birkaç makale. Birkaç atıf. ‘Kusura bakmayın ama böyle bir adam akademiye seçilemez’ denildi. Oylandı ve kabul edilmedi.”
Cengiz Bey kendini çok etkileyen insanlardan bahsederken Ali Usta’dan bahsediyor. Sobacı Ali… Ali Usta bir iş yaparken zamanı ve parayı düşünmeden kendi yeteneğinde en iyi yapmanın örneği olarak Dökmeci’yi etkilemiş.
Prof. Dr. Cengiz Dökmeci’nin söyleşisi: https://www.youtube.com
Harput’un değeri iki kardeşten bahsetmeye çalıştık. Rahmetli Cenani Bey’in ruhu şad olsun; Cengiz Bey’e hayırlı ömürler olsun…
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar