Hatırla Sevgilim

Üniversitede ilk kız arkadaşım bir Fransızdı. Yok, kendim arayıp bulmadım. Henüz üniversitede çok yeniyim. Juliette de yeni gelmiş Almanya’ya. Trier Üniversitesi yabancı öğrenciler temsilcisi ve yaşca benden büyük olan Recep tanıştırdı bizi. Bir ay geçmeden de ayrıldık zaten. Hemşerim Recep’in bağırarak söylediği “sevmek şart değil” sözü hâlâ kulaklarımla çınlar…

Recep; yerel gazete ‘Volksfreund’a gündem olacak cinste ‘ inanmış ancak Marx‘ı tam anlamamış bir ‘komünist’ idi! Belli ki 12 Eylül öncesi eylem adamıydı. Kendisini ‘tapacak’ ölçüde seven bir kız arkadaşı olmasına rağmen onları birgün bile ne el ele gördüm ne romantik bir kare içinde yakaladım. Sonradan eyalet başbakanı ve sosyal demokrat parti genel başkanı olacak genç politikacı Oscar Lafonten ile ahbap idi. Ayda bir felekten bir gece çalmak için yanına giderdi en fazla…

Yine bir akşam üzeri zilim çaldı acı acı. Kapıyı açtım; karşımda üst katta oturan yurt arkadaşım Levent iki gözü iki çeşme ağlıyor… İstanbul-Kadıköy doğumlu akranım bir genç. Materyalist ve ateist, üstelik TKP üyesi. Alman kız arkadaşı kapıyı açmamış; “içerde kesin bir başka erkek vardı” diyor. “Boynuz mu taktı?” sana desem, yere düşüp bayılacak. Daha sonra onunla her akşam Sartre‘nin esir tutulduğu kampın kurulduğu Petrus Dağı‘nı -aşk yarası kapanıncaya dek- birlikte gezdik. Zaten orası yurdun tam karşısında 500 metre ilerde yamaçları bağlarla kaplı bir tepe. Sezai Karakoç‘un “Zamana Adanmış Sözler” şiir kitabını işte orada ezberlemiştim.

Olaylar üst üste gelmedi ancak aynı yıl içerisinde vuku bulduğu için iyi hatırlıyorum. Birgün Fakülte’den bir Alman arkadaş çıktı geldi: Arno Kohl. Köylü ve Katolik. Hamburg gezimizde adamı Protestan kilisesine adım bile attıramadık. Ama okumayı ve tartışmayı çok seven entelektüel yönü ağır basan biri. Sonra doktorasını da yaptı zaten. Yüzünde kızgınlıktan ziyâde ürkeklik ifadesi okunuyordu. “Hayrola?!” dedim. Kız arkadaşı valizini kapının önüne bırakmış, kısaca terkedilmiş. Adamı bir hafta mecburen misafir ettik. Başka biriyle çıktığını öğrenmiş olsa da aylarca o kızın tekrar kendisine geri döneceğini umut etti. “Geri dönerse kabul eder misin?” soruma her defasında “Kesinlikle” diye cevap verirdi…

M. Duras

Bunları niçin anlattım? Paylaşımlarını ilgiyle takip ettiğim Prof. Alaattin Karaca, geçen hafta Fransız kadın yazar M. Duras‘ın “Sevgili” romanını tavsiye etti: “Bir kızın ergenlikten genç kızlığa oradan da kadınlığa geçişinin öyküsü. Ruhun derinliklerine iniyor ve uçlara değiyor yazar. Bir müzik parçası gibi.”

Romandan uyarlanan her filmi izlerim; hele ödül kazanmış ise mutlaka. “Sevgili” de öyle bir eser. Film, çok daha ötesi; cinsellik kokan ve dürtüleri kışkırtan karelerle bezenmiş. Hocamızın romanı hatırlatması üzerine filmi tekrar izledim. Kundera‘nın “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği”(1984) romanı ile aynı yılda yayınlanmış olması içimdeki kuşkuyu iyice artırdı. İlkin öyküyü kısaca aktaralım:

Öykü, 1930’ların sonunda 15 yaşındaki Fransız kız öğrenci Hélène Longonelle‘nin bugünün Vietnam‘ı olan Indochina‘da geçen günlerini anlatıyor. Mekong nehrini feribotla geçerken, kız kendisinden 16 yaş büyük, çirkin ama zengin bir Çinli adamla tanışır. İlerleyen zaman icinde kız adamın sevgilisi olur. Aralarında duygusal bir bağ doğmadan onunla cinsel ilişki kurar. Annesi depresif, dul ve yoksul olan kız, bir noktadan sonra ‘aşk hizmetleri’ için para talep etmeye başlar. Kızın ağabeyi uyuşturucu ve kumar bağımlısıdır. Özellikle kız kardeşine dayak atmaktan haz duyar. Annenin kızkardeşini horlaması onu daha çok mutlu etmekte ve ırkçı tavırlar sergilemektedir. Aile üyeleri arasındaki dayanışma hem zayıflamış hem de birbirbirlerine karşı yabancılaşmıştır.

Giderek Hélène -ailesi uğruna- fahişe olur; beden ile ruhu ayırır, topluma olan güvenini kaybeder ama sessizliğini korur. Çinli adam ile başlayan ilişki mutsuz biter. Adam, babası istemediği için Fransız kızla evlenemez. Uzun yıllar sonra Çinli adam -ki bu arada evlenmiştir- Paris’te yaşayan eski sevgilisini telefonla arar ve onu bir ömür boyu seveceğini söyler…

Zamanın akışı içinde sıçrayarak ilerleyen bölümler anlamayı her ne kadar zorlaştırıyor olsa da, asıl otoriter ve mesafeli anlatım tarzı kahramanı okuyucudan ‘uzak’ tutmaktadır. Duygu ve motivasyon hakkında neredeyse tek kelime edilmez.

Romanda bütüncül bir çizginin olmaması ve bellek kırıntıları ile ani zaman sıçramaları kimi eleştirmenler tarafından övüldü, ancak okuma açısından bir zorluk oluşturduğu hususu üzerinde kimse durmadı.

Genel olarak, Marguerite Duras‘ın öykülerinde geçen çelişkiler, gerginlikler ve takıntılar, Doğu’yu büyüleyen ve aynı zamanda sömürgeleştiren bir medeniyetin izdüşümleridir. İnce zevklerin anlatım ustaları uygarlık savaşını nasıl kazanacaklarını iyi biliyorlar! Gerçeklik ve kurgu arasında gidip gelen “Sevgili”, seks ve para karışımı bir skandalın ve Çinli bir erkek tarafından baştan çıkartılan bir Lolita’nın öyküsüdür. İddialı konuşacak olursak; Ahmet Altan ve Duygu Asena, gözüme Duras’ın içten içe duyduğu bir hazzın Türkiye temsilcileri gibi gözükürler. Bununla birlikte, cinsellik dışında hiçbir şey ortaya koy(a)mayan Doğu’nun vahşi cazibesi, bizi bir başka olguya götürür: Aşkın İmkansızlığı. 20. yüzyılın ünlü yazarları Kundera ve Duras’ın işlemekten bıkmadıkları bir konu bu aslında. Romanlarda tüm kadın kahramanlar tutku ve ölüm, ahlak ve tabu arasında yürürler. Herkes mutsuzluk içerisine düşer, kahraman bir gaflet anında şeytana uyar ve her şeyini kaybeder. Ancak Duras, olayları uyarıcı olduğu kadar soğukkanlı bir şekilde betimlemektedir…

Cennetten kovulan insan yeryüzünde tek bir ummanda boğulabilir: Aşk. Sadece aşkı anlatmak isteyenler bile umutsuz bir şekilde o umman içinde kaybolurlar. Eğer aşk hayatımızı kuşatan bir umman ise, içindeki öyküler de deniz olmalıdır. Edebiyat denizaltısı ile derine dalıp aşk ile temasa geçerseniz, Avrupa’da sevginin insanlıktan çok önce, en azından belirsiz olarak başladığını kanıtlayan Tanrılar ve Titanlar çağında, var olduğunu görebilirsiniz: Gök-Tanrı Uranos, her gece Yer-Tanrıça Gaia ile zorla çiftleşirdi. Tecavüze uğrayan Gaia, oğlu Kronos’u babasını öldürmesi için bir orakla silahlandırıncaya dek yeni tanrılar doğurdu. Ki aşk tanrıçası Afrodit, denize atılan erkek uzvunun etrafında oluşan köpükten olmuştur. Hem akranlarıyla hem de insanlarla cinsel ilişkiler kuran Afrodit, Batı’da yazılan tüm aşk hikayelerinin ana kalıbıdır ve o anlatı günümüze dek sürmüştür.

Biz Türklerde izafi ve soyut düşünme pek gelişmiş sayılmaz. Teorik algımız da oldukça zayıftır. Kendimizi sürekli Avrupa ile karşılaştırmamız buna iyi bir örnektir. İçimizde hatırlayanlar olacaktır: 1985 yılında “İslam’da Cinsel Hayat” isimli bir kitap yayınlanmış ve Türkiye’de olay olmuştu. Ali Rıza Demircan Hoca ‘şeriat’ propagandası yapmakla suçlanarak mahkemeye verilmiş, hatta konu Alman medyasına da yansımıştı. (Tiyatrocu Ulvi Alacakaptan güya kitapta savunulan şeriatçı görüşleri yaymak için Anadolu turnesine çıkmış?!) Bu tür kitapları gereksiz ve anlamsız bulduğumu hemen ifade edeyim.

Cinsellik özellikle matematik ya da fizik gibi bir kurama dayanmaz. Her bilim dalında yüzlerce yıllık birikimi bir sonraki kuşağa aktarabilirsiniz. Ama cinsellik her devirde her fert tarafından yeniden keşfedilen ve öğrenilen bir olay olarak kalır. Bu bir mecburiyettir aynı zamanda. O da aldığımız eğitim, terbiye veya içinde bulunduğunuz çevreye göre değişir. Kısaca, cinsel kimlik boş bir fikirdir, cinsiyetin de sınırları ve sınırlamaları bulunmaktadır.

Aşk tabirinden Alman, Amerikan, Fransız, İtalyan ve İngiliz bile ayrı ayrı manalar çıkarır. Ve gönül kelimesini hiçbir Batı lisanına çeviremezsiniz! Ayrıca modern insanın yurdu mutsuzluktur. Neden ve niçin, o ayrı bir tartışma konusudur. Mutluluk da göreceli bir ruh halidir. Mesela, sevmeden sevişen kadınların mutsuz olma ihtimali çok yüksek iken bu durum erkekler için pek geçerli olmaz. Kültürel ve toplumsal sosyalizasyonun da elbette rolü bulunmaktadır. Türk insanı cinsellikten başka şey anlar, Arap ya da İngiliz başka. Erkek sevmediği sürece her kadınla mutlu olur demiş Oscar Wilde… Peki, ya severse ne değişiyor dersiniz?!

Milan Kundera‘nın yazdığı “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı hakkındaki bir yazımda belirtmiştim; farklı cinsellik ve aşk anlayışına sahip olsa da sevgilisi Tomas’ın çapkınlıklarına katlanan Teresa günün birinde onu -kıskançlık krizine girerek- aldatır ve ruhunu değil yalnızca bedenini teslim ettiğini söyler. “Sevgili” romanını feminist dürtülerle yazan Duras, bir diğer romanı olan “Hiroşima Sevgilim”de aynı şekilde “bedenini özgür bırak, yeter” buyurur.

Türk aydını Batı’nın karanlık dehlizlerinde dolaşmayı sevmez. Medeniyetin ara sokaklarında yükselen çığlığı işitmez veya görmez. Avrupa’nın meydanlarına öykünür sadece. Mesela, Duras’ın samimi olmadığını nereden anlıyoruz? II. Dünya Savaşı sırasında Toplama Kampı’na atılan kocasından güya haber almak için Nazi işbirlikçisi kaç kişinin altına yatmış olabilir? Biliyoruz ki, Paris’in işgal yıllarında onbinlerce Fransız genç kız ve kadın Nazi subaylarıyla birlikte olmak için can atıyordu. Halbuki, Berlin’i işgal eden Sovyet askerleri, yüzbinlerce Alman kadının ırzına zorla geçmiştir. Feminizmin akıl hocası Simone de Beauvoir, savaş bitiminde bu gerçekleri sorgulayacağı yerde baştan çıkardığı liseli kız öğrencileri yatak odasında Jean-Paul Sartre‘ye sunmakla meşguldü. Fransız aydınları gibi insan gerçeğini ruh ve beden olarak ayırarak işledikleri ayıplardan sıyrılamazlar…

Simone de Beauvoir – Sartre

Antropoloji bölümünde sol görüşlü bir hocamız vardı. Prof. Bornemann ideolojisi gereği diğer hocalarımızdan farklı düşünürdü. Karl Marx‘ı takdir etmesine rağmen, “Marx bizi aldattı. Toplumları asıl uyuşturan cinselliktir. Ve kapitalizm bu gerçeği çok erken gördü” derdi.

Doğru; Marx, dinin toplumdaki rolünü açıklamak için hastanın çektiği acıyı azaltan ‘afyon’ örneği ile analoji yapar. Yani din sorunu çözmez ancak unutturmaya yarar, demek ister. Din eğer güç ve iktidar sahibi kesimlerin eline geçerse toplumu yanılsatır. Bu dünya acısını sabır ve öbür dünyada ödüle çevirirse toplumsal bilinçlenmeyi engeller. Marx’ın vurgulamak istediği asıl nokta budur. Ancak günümüzde kapitalizm insanlığı bir açmaza sürükledi. Onun gücünü ve etkisini küçümseyen feminizm de kadınları bir uçurumun kenarına doğru itiyor. Çünkü insanlık tarihinde ‘cinsellik’ hiç bu kadar kolay ve ucuz erişilir olmamıştı! İnternetin yaygınlaşmasının bu sonuçta elbette payı büyük. Ancak hayat bize şu gerçeği öğretti: Çocuklar yaşamayı annelerinden, ölmeyi babalarından öğrenirler. Özellikle okumuş kadınlar erkek milletini yargılayıp mahkum etmeden önce aile içinde görev dağılımı üzerinde çok düşünmelidir.

Zira son kriz hayatı ölüm aynasına bakarak kavramamız gerektiğini hepimize gösterdi. Sorunu “Sevgili” romanı bağlamında özetlersek, Foucault‘un “hatırasız hafıza” tanımı tam isabet olur ve yerine oturur.

Gizlenen anılar ve çarpıtılan gerçekler!

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir