Her Kuşak Kendi Âkif’ini Yazar

“Mehmet Âkif’i romanın imkânlarıyla yeniden okumak mümkün mü? Rabia Görmez’in Ragîfi ile Mehmet Emin Erişirgil’in tanıklığa dayanan portresi arasında kurulan karşılaştırma, Âkif anlatılarının tanıklıktan kurmacaya uzanan dönüşümünü ve her kuşağın kendi Âkif’ini nasıl yeniden yazdığını gösteriyor.”

 

Bir Şairi Romanla Okumak Mümkün mü?

Bir şairi romanın içinden okumak mümkün müdür? Daha doğrusu, şiiriyle var olmuş bir şahsiyeti kurmaca bir anlatının imkânlarıyla yeniden kurmak, onu bize yaklaştırır mı; yoksa tarihsel kişiliğini daha da mı muğlaklaştırır? Bu soru, son yıllarda artan biyografik roman örnekleriyle birlikte daha da anlamlı hâle geliyor. Aralık 2025’te yayımlanan Ragîf, bu soruyu doğrudan doğruya Mehmet Âkif üzerinden sormamıza vesile olan bir çalışma.

Mehmet Âkif, aradan geçen bunca zamana rağmen üzerinde en çok konuşulan, en çok yazılan ve her dönemde yeniden okunan isimlerin başında geliyor. Bunun temel sebebi yalnızca güçlü bir şair oluşu değil; bir imparatorluğun yıkılışına ve yeni bir devletin kuruluşuna tanıklık eden, bu tarihsel kırılmanın tam ortasında yer alan bir şahsiyet olmasıdır. Üstelik Âkif, bu sürecin pasif bir izleyicisi değil, bedel ödemeyi göze almış aktif bir öznesidir. İşte bu yüzden, vefatının üzerinden neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen hakkında yeni belgeler, yeni okumalar ve yeni yorumlar ortaya çıkmaya devam ediyor.

 Âkif Anlatılarının Tarihsel Serüveni

İlginçtir ki Âkif hakkında yazılanların büyük bir kısmı, vefatından sonra kaleme alınmıştır. Kendi sağlığında onunla ilgili yazılmış tek kitap, Süleyman Nazif’e (d. 29 Ocak 1870, ö. 4 Ocak 1927, İstanbul) aittir. Çünkü öyle zamanlar olmuştur ki, Âkif’i sevmek dahi cesaret istemiştir. Birinci Meclis’te mebus olmasına rağmen, İkinci Meclis’le birlikte “istenmeyen adam” muamelesi görmüş; takip edilmiş, peşine hafiyeler takılmış, hakkında ileri geri konuşulmuş, uzun süre görmezden gelinmiştir. Bu yüzden Âkif’e dair yayınlar, uzun süre hep çekingenlik içinde yapılmış; hatta bu alanda yazanlar zaman zaman hoş karşılanmamış ve dahi cezalandırılmıştır.

Son yıllarda ise tablo belirgin biçimde değişti. Âkif’le ilgili yayınların, etkinliklerin ve anmaların ciddi biçimde arttığını görüyoruz. Bu durum sevindirici olmakla birlikte, beraberinde bir bilgi kirliliğini de getirmektedir. Yine de araştırma, roman, hikâye ve deneme türünde yapılan bu çalışmalar; Âkif üzerinden geçmişimize, tarihimize ve kültürel değerlerimize gösterilen ilginin bir tezahürü olması yönüyle takdire şayandır.

 Ragîf: Şiirlerden Kurulan Bir İç Dünya

Rabia Görmez’in Aralık 2025’te KDY Yayıncılık’tan çıkan Ragîf adlı bu biyografik romanı bu çabanın dikkat çekici örneklerinden biridir. Mehmet Âkif’i merkeze alan bu eserin, son derece özenli bir hazırlık sürecinin ürünü olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Yazar, önsözde bu roman üzerinde dört yıl boyunca çalıştığını özellikle vurguluyor. Ragîf, klasik bir biyografi anlatısından ziyade, Âkif’i daha çok şiirleri üzerinden anlamaya ve anlatmaya çalışan bir biyografik roman olarak kurgulanmış gözüküyor.

Romanda zaman ve mekân iç içe geçiyor. Hasta yatağındaki Âkif’le yapılan bir röportaj çerçevesinde gelişen anlatı, onun doğumundan vefatına kadar uzanan hayatındaki önemli kırılma noktalarını ele alıyor. Diyalogların büyük bir bölümü, Âkif’in yayımlanmış şiirlerinden ve düzyazılarından yapılan alıntılarla kurulmuş. Yer yer yazar, kendisini Âkif’in iç dünyasına yaklaştırarak onun duygularını ve zihinsel gel-gitlerini dillendirmeye çalışıyor.

Biyografik romandan açıkça anlaşıldığı üzere Rabia Görmez, Âkif üzerine ciddi bir tarama yapmış; okumalar gerçekleştirmiş, notlar almış ve bunları roman formunda daha anlaşılır bir dile dönüştürmeyi hedeflemiş. Romandaki isimler gerçek kişilerden, mekânlar ise tarihsel gerçeklikten besleniyor. Âkif’in II. Abdülhamid karşıtlığı iki bölümde açık biçimde işlenirken, Mustafa Kemal’le olan ilişkileri de benzer bir dengede ele alınıyor.

Bununla birlikte, Âkif’in hayatının en önemli safhalarından biri olan Mısır yıllarının nispeten yüzeysel geçildiği, cenazesine ise neredeyse hiç yer verilmediği görülüyor. Oysa Âkif’in cenazesi, -ki bu tören, Âkif’in toplumdaki yalnızlığını ve aynı zamanda derin saygıyı somutlaştıran tarihsel bir andır- onu anlamak ve tanımlamak açısından başlı başına sembolik bir öneme sahiptir. Roman, Âkif’in 27 Aralık 1936’daki vefatıyla sona eriyor; son bölümün cenazeye ayrılmaması, metnin eksik kalan yanlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Takdir edilmelidir ki; biyografi ve portre yazarlığı edebiyatın en zor alanlarından biridir; biyografik roman ise bu zorluğu daha da artırır. Rabia Görmez, Ragîf’te bu riskli alanı tercih ederek Mehmet Âkif’i şiirleri, yazıları ve tanıklıkları üzerinden yeniden anlatmayı deniyor. Bu noktada, Âkif’i roman formunda anlatma teşebbüsünün tarihine dönmek gerekir.

Erişirgil ve Tanıklığın Ağırlığı

Âkif’i roman formunda anlatma teşebbüsü elbette yeni değildir. Mehmet Emin Erişirgil’in kaleme aldığı İslâmcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Âkif, bu alandaki en erken ve en önemli metinlerden biri olarak anılmalıdır. Erişirgil’in, Mehmet Âkif Ersoy ile aynı dönemde yaşamış olması ve hayatının bir safhasında onunla mesai arkadaşlığı yapması, kitabına yalnızca tarihsel değil, doğrudan tanıklığa dayalı bir ağırlık da kazandırır. Bu eser, Âkif’in henüz “milli şair” olmadan önce, fikirleriyle, çelişkileriyle ve o dönem içindeki tartışmalı yönleriyle ele alması bakımından önemlidir.

Rabia Görmez’in Ragîf’i ise aradan geçen yaklaşık bir asrın mesafesinden, daha çok Âkif’in metinlerine yaslanarak inşa ediliyor. Tanıklık yerine arşiv; kişisel hatıra yerine kurgu devrededir. Erişirgil’de canlı bir hatıranın sıcaklığı hissedilirken, Ragîf’te şiirlerden örülü bir iç dünya inşa edilmeye çalışılır. İlki, dönemin içinden yazılmış bir portre; ikincisi ise döneme dönüp bakan bir yeniden okuma çabasıdır.

Bu iki metni yan yana koyduğumuzda, aslında Âkif anlatılarının nasıl evrildiğini de görürüz: Tanıklıktan yoruma, portreden kurmacaya doğru ilerleyen bir çizgi… Bu bakımdan Ragîf, Erişirgil’in açtığı yolu tekrar etmekten ziyade, onu başka bir tür düzleminde sürdürme teşebbüsü olarak okunabilir.

Her Kuşak Kendi Âkif’ini Yazar

Sonuç olarak Ragîf, Âkif anlatılarının henüz kapanmış bir dosya olmadığını gösteriyor. Onu romanın içinden okumaya çalışmak, elbette eksik kalmaya mahkûm bir teşebbüstür; fakat bu eksiklik, aynı zamanda yorumun imkânıdır. Çünkü Âkif, yalnızca tarihsel bir şahsiyet değil, her dönemin kendi sorularıyla yeniden karşılaştığı bir metindir.

Erişirgil’in tanıklığa yaslanan portresi ile Ragîf’in metinlerden örülen kurmacası arasındaki mesafe, aslında bir şairin nasıl zamana yayıldığını da gösterir. Tanıklıktan yoruma, portreden kurmacaya doğru ilerleyen bu çizgi, Âkif’in sabit bir figür değil; her kuşağın yeniden kurduğu bir anlam alanı olduğunu hatırlatır.

Belki de mesele, Âkif’i nihai bir biçimde anlamak değil; onu anlamaya çalışırken kendi çağımızın aynasına bakabilmektir. Ragîf, bu aynayı bir kez daha önümüze koyması bakımından dikkate değer bir katkı sunuyor bize.

Yusuf TOSUN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir