Her Yapraktan Kına Olmaz

Çocukluğum Zonguldak’ın Kozlu beldesinde geçti. O zamanlar “bucak” diye geçiyordu orası, yani nahiye. Çok sonraları ilçe oldu. Biz Güney mahallesinde yaşıyorduk, apartmanların olmadığı, iki üç katlı gecekondu tipi evlerin sıralandığı bir mahalleydi.

Zonguldak’ı bilenler, her tarafın yokuş olduğunu da bilir. Çok fazla düzlük yoktur. Evler yamaçlara adeta çok güçlü bir yapıştırıcıyla tutturulmuş gibidir. Uzaktan bakıldığında bir tepe üzerinde aşağıdan yukarıya doğru sıra sıra evlerin yerleştiğini görürsünüz. Tepenin eteklerinden yukarısına genelde merdivenlerle, bazen patika yollarla çıkılır. Bizim evin üst tarafında dev bir ıhlamur ağacı vardı ve bu ağacın kökleri bir üst sıradaki evlere çıkan merdiven olarak kullanılıyordu. Etrafta pek çok akasya ağacı vardı ve hepsi dikenliydi. Bazen oramıza buramıza dikenler de batardı ama biz yine de o ağaçların etrafında dolanırdık. Onlara sadece “akasya” derdik; bunların aslında yalancı akasya olduğunu çok sonraları öğrenecektim. Botanikle bir ilişkimiz yoktu, ağaçları kokusuyla ve gölgesiyle tanırdık. Yaz gelince beyaz salkım çiçekler açardı ve o güzel koku etrafa yayılırdı. Çiçekleri yemek bizim küçük törenimizdi: Daldan koparıp ağzımıza atar, hafif tatlımsı tadını alır, ne yaptığımızı tam bilmeden çiğnerdik. Bazen çiçeklerin arasına gizlenmiş bir karınca ağzımıza denk gelirdi; birden acı bir tat yayılır, panikle tükürür, dili dişlerle sıyıra sıyıra temizlemeye çalışırdık. Sonra biraz iğrenerek güler, birkaç dakika sonra yine çiçek yemeye devam ederdik.

Bir yaz, galiba dokuz on yaşlarındaydım, çiçekler beni kesmez oldu. “Tamam, çiçeklerini yiyoruz,” diye düşündüm, “ama bu ağacın yaprakları da çok fazla. Bu yapraklardan da bir şey yapabilir miyim acaba?” Çocuğun zihni bazen garip bir ciddiyetle çalışır. O yaşta bile içimde tuhaf bir üretme baskısı vardı. Etrafımdaki büyüklerin hep bir şeyler yaptığını görüyordum: babam madende çalışıyor, annem ev işleriyle uğraşıyor, komşular bahçelerinde bir şeyler yetiştiriyordu. Ben de “bir şey yapmalıyım” diye düşünüyordum, sanki boş durmak ayıp, hiçbir şey üretmemek eksiklikmiş gibi. Elimdeki malzemeden mutlaka bir şey çıkarmalıydım. Bu sadece çocuk merakı değildi; içimde “ben de yapabilirim” deme ihtiyacı vardı.

Önce yaprağın tadına baktım. Çiçekler gibi değildi; sertti, buruk ve hiç davetkâr olmayan bir aroması vardı. “Bunlar yenmez,” diye düşündüm. Ama tam o anda içimde garip bir inat uyandı: “Bu kadar yaprak var, bu kadar çok şey varken hiçbir işe yaramıyor olması mümkün değil. Bunlardan mutlaka bir şey yapılabilir.”

Ürün Olmayan Ürün

Epey yaprak topladım. Evimiz müstakil bir evdi ve üstünde teras benzeri bir yer vardı. Teras üzüm asmasıyla kaplıydı, gölge ve ışık bir arada oynaşırdı orada. Bir köşede çeşme vardı. İki de ardiye vardı. Bu ardiyelerde odun, kömür, kullanılmayan ama atmaya da kıyılamayan eşyalar, birtakım alet edevat, kazma, kürek ve benzeri şeyler dururdu. Bütün işlemi orada yaptım, sanki kendi gizli laboratuvarımdı orası.

Yaprakları çeşmede yıkadım, süzdüm. Sonra elimle küçük parçalara ayırdım. Bir kartonun üzerine serip üzüm yapraklarının arasından süzülen güneşe verdim. Ne yaptığımı tam olarak bilmiyordum ama içimden bir ses “Bir şey yapmalısın,” diyordu. Kuruyan yaprakları avuçlarımın arasında ufaladım. Ardiyede eski bir un eleği buldum, öğüttüğüm malzemeyi elekten geçirdim. Büyük parçalar ve küçük dalcıklar üstte kaldı; altta ise bana çok kıymetli görünen bir şey birikti: Yeşil bir un.

Artık elimde adını koyamadığım ama “ürün” diye gördüğüm bir şey vardı. Şimdi sırada onu işe yarar kılmak vardı.

Önce bu unu bitki çayı olarak değerlendirmeyi düşündüm. Evde bir demlikte su kaynatıp bir bardağa doldurdum, tekrar terasa çıktım. İçine değerli mamulümden bir kaşık attım. Karıştırdım. Buhar yükselirken burnuma gelen koku pek cazip değildi. Pişen ıspanağın kokusuna biraz benziyordu, biraz da ıslak çayır kokusu vardı sanki. Küçük bir yudum aldım ağzıma. Tadı kötüydü. Sonra biraz şeker ekledim, belki daha iyi olur umuduyla karıştırdım. Tekrar tadına baktım. Daha da kötü olmuştu bu sefer. İçilecek gibi değildi. “Belki sağlığa faydalıdır,” diye düşündüm bir an, belki bitkisel çaylar da böyle acıdır diye avundum; ama o tadı kimseye zorla içiremeyeceğimi, hele hele “işte yaptığım çay” diye sunup övünemeyeceğimi biliyordum. Bardağı lavaboya döktüm.

Sonra aklıma bu üründen boya yapmak geldi. Suya epeyce bir miktar karıştırıp hamurumsu bir kıvama getirdim. Bir tahta parçasına sürdüm önce, tahta hafif yeşile boyanmış gibi oldu, umutlandım. Sonra cesaretlendim ve terasın duvarının bir köşesine sürdüm. İlk bakışta sanki gerçekten boyamış gibiydim. O an içimden “işte oldu!” diye geçti. Ama kurumasını beklerken, aklımda annemin o lekeyi görünce ne diyeceğine dair senaryolar dönmeye başladı. Belki kızardı, belki sadece başını sallayıp “yine ne yaptın?” derdi. Bir saat sonra kontrol etmeye döndüğümde duvardaki yeşil iz artık solmuş, yerinde sadece kuru, toz haldeki o un kalmıştı. Elimle dokunduğumda döküldü, ufalandı. Yani boya olarak da işe yaramamıştı. Duvardaki izi ovarak temizledim. Unu incelemeye devam ediyordum. Sonra aklıma bu unun biraz da olsa kınaya benzediği düşüncesi geldi. Belki elime sürersem iz bırakırdı. Gece yatarken kına gibi hazırladım, biraz su ekleyip macun yaptım. Aslında kına olarak işe yararsa da elimde kocaman bir leke görünmesini istemezdim. Nihayetinde bizim kültürde erkeklerin, kendi düğünleri dışında avuçlarına kına yakması pek mutat değildi. Onun için avucumun içinde ufak bir alana, bozuk para kadar bir yere koydum macunu. Elimi bir bezle sıkıca sardım ve içimde garip bir heyecanla yattım. “Ya bu sefer olursa?” diye düşünüyordum. “Sabah kalktığımda avucumda yeşilimsi bir kına izi olursa, o zaman gerçekten bir şey başarmış olurum. Belki yeni bir kına bitkisi bulmuşumdur.” Bu hayal ben uyuduktan sonra bile zihnimde dönüp durdu.

Sabah kalktığımda ilk işim elimi kontrol etmek oldu. Bezi açarken heyecanlıydım. Kesin bir şey olmuştur, az da olsa bir leke kalmıştır elimde diye düşünüyordum. Bezi açtım ve elimi yıkadım. Avucum tertemizdi ve bu da bir hayal kırıklığıydı. Hiçbir iz kalmamıştı.

Her başarısız denemeden sonra içimdeki sıkıntı büyüyordu. Çünkü artık mesele akasya yaprağı değildi; ben o yapraklara emek vermiştim. Toplamış, yıkamış, kurutmuş, öğütmüş, elemiş, defalarca deneme yapmıştım. “Eğer bir sonuç alamazsam, bütün bu uğraş boşa gidecek,” duygusu kemiriyordu içimi. Bugün “batık yatırım” diye tarif ettiğimiz zihinsel kilit tam da bu noktada devreye girmişti: “Bu kadar emek verdim, bırakmak istemiyorum. Bir yolunu bulmalıyım.”

Babamın Bilgeliği

Rahmetli babam canımın bir şeye sıkıldığını fark etmişti. Zaten benim ruhsal durumumdaki değişiklikleri çok kolay fark ederdi. O zaman da fark etmişti, ama sebebini bilmiyordu tabii. Bir akşam balkonda oturuyordum; yeşil unumu koyduğum, epey büyük bir kavanoz da elimdeydi. O sigara içiyor, beni gözlüyordu. Böyle zamanlarda hep söylediği bir cümlesi vardı, aslında çocukluğum boyunca beni sıkıştırmadan konuşturmak için kullandığı bir anahtar gibiydi bu cümle. Şimdi de balkonda ben o akasya macerasının içinde kaybolurken, babam yine o anahtar cümleyle yaklaştı bana:

“Oğlum epeydir birbirimizi tanıyoruz, bir sorun olduğunda ben anlarım. Anlat bakalım.”

Babamın bu yaklaşımı biraz realist, biraz da şefkatliydi. Asla alay etmezdi ama gerçekleri de yumuşatmazdı. Ona güvenirdim çünkü yargılamadan önce dinlerdi.

Oturup baştan sona anlattım. Yaptıklarımı, denemelerimi, her seferinde hayal kırıklığıyla bittiğini… Sözümü kesmeden dinledi. Sonra sakin bir sesle şunları söyledi:

“Bak oğlum, bu ağaçlar görevini yapıyor zaten. Toprağın kaymasını önlüyor, kuşlara yuva oluyor, yaprakları kuruyup toprağa karışıyor, ağacın kendisi gölge yapıyor, çiçekleri güzel güzel kokuyor. Belki bu kadar, onun var oluş amacı. O yapraklar hayvanlar için yem olur, toprağa düşüp çürür ve toprağa humus olur, gübre olur; ama ben başka bir işe yaradıklarını duymadım. Sen ısrarla onlardan bir şey yapmaya çalıştın, olmadı. Bence daha fazla uğraşma. Vaktini, emeğini harcama. Her yapraktan faydalı bir şey çıkmıyor ortaya. Kabul etmek lazım. Onlar hazır öğütülmüş güzel organik malzeme. Hadi gel, evdeki saksıların dibine bölüştürelim. Oradaki toprağa gübre olsunlar.”

Öyle yaptık. Yeşil unu evdeki saksılara bölüştürdük, diplerine döküp topraklarına karıştırdık. O gün, defter sadece “başarısız bir deney” olarak kapanmadı; içime yerleşen bir cümleyle kapandı: Her yapraktan kına olmaz.

Babamın o sözlerinde farkında olmadan derin bir varoluşçu bilgelik vardı: Her şeyin, kendinden başka bir şeye dönüşmek zorunda olmadığı fikri. Akasyanın akasya olması, sadece gölge vermesi, toprağı tutması yeterdi. O ağacın başka bir şey olma “görevi” yoktu. Belki ilişkilerin, işlerin, projelerin de böylesi vardır; sadece belli bir yolda yürümek, bir şey öğretmek, bir dönemi doldurmak içindir. Sonsuza kadar evliliğe, ortaklığa, ömür boyu bağlılığa dönüşmek zorunda değildir. Bir şey kendi işlevini yerine getirdiğinde, onu zorla başka bir şeye dönüştürmeye çalışmak sadece zamana değil, o şeyin doğasına da ihanet olur.

Yıllar sonra botanikle biraz daha haşır neşir olunca, çocukluğumun “akasya”sının aslında yalancı akasya, Robinia pseudoacacia olduğunu öğrendim. Bu satırları yazarken yaptığım küçük araştırmada şunu gördüm: Bu ağacın beyaz çiçekleri gerçekten yenebilir ve çok sevilirmiş, ama yaprakları ve kabuğu toksik kabul ediliyor; içerdikleri maddeler insanlar ve hayvanlar için zehirli olabiliyormuş. Çocuk aklımla o yapraklardan bir şey üretmeye çalışırken, farkında olmadan riskli bir malzemenin etrafında dönüp duruyormuşum. Babamın “Toprağın kaymasını önlüyor, kuşlara yuva oluyor, gölge yapıyor; belki var oluş amacı bu kadardır,” cümlesi, meğer hem hayat bilgisi hem botanik açısından sandığımdan da isabetliymiş.

Bırakamamak

Bugün çeşitli vesilelerle “batık yatırım” kavramından bahsettiğimde aklıma hep o yeşil un geliyor. Batık yatırım, davranışsal ekonominin bir düşünce tuzağıdır (sunk cost fallacy) ve ekonomi literatüründen psikolojiye aktarılmış bir kavramdır; insan davranışlarının pek çok alanında karşımıza çıkar.

Ekonomide bu kavramın klasik örnekleri şöyle sıralanır: “Şimdiye kadar bu kadar para yatırdım, şimdi bırakırsam hepsi boşa gider” düşüncesiyle zarar eden bir işletmeye para aktarmaya devam etmek. Ya da “bilet param boşa gitmesin” düşüncesiyle hasta olduğunuz halde biletini satın aldığınız konsere gitmek. Halbuki her iki durumda da gerçek şudur: Biletinize ödediğiniz para zaten harcanmıştır. Hasta hasta gidip kendinizi daha kötü duruma sokmanız o parayı geri getirmeyecektir. Ama insan beyni “kayıp” fikrini kabullenemez. Harcanmış olan emeği, parayı, zamanı “boşa gitmiş” olarak görmek istemeyiz, bu yüzden kötü kararlar almaya devam ederiz.

Ekonomide kaybedilen paradır, hesap edilebilir. Ama ilişkilerde “yatırım” benlik parçalarıdır: rüyalarınızı, zamanınızı, hayallerinizi, kendinizden verdiğiniz tavizleri “boşa gitmiş” saymak, bir bakıma “o zamanlarda ben boşa yaşamışım” demek gibi gelir insana. İşte bu yüzden o ilişki bitirilemez.

Bir danışanımı hatırlıyorum, yirmi yıllık evliliğini anlatırken “artık mutsuzum ama bu kadar sene verdim, şimdi bırakırsam her şey boşa gider” demişti. Bir başkası, bitmiş bir ilişkiyi “belki değişir” umuduyla iki yıl daha sürdürmüş, çünkü “dört yılımı verdim, şimdi vazgeçersem dört yıl boşa gitmiş olur” düşüncesinden kurtulamıyormuş. En çok acıyı, artık bitmesi gereken ilişkileri “bunca emek boşa gitmesin” diye sürdürenlerde görüyorum. Oysa o emek zaten verilmiş, geri alınamaz. Sorun şu: “Bir yıl daha verirsem belki düzelir” derken, aslında batık yatırımın üzerine yeni bir batık yatırım ekliyoruz. İlişkilerde, işte, uzun süredir sürdürülen projelerde insanlar bazen şöyle diyor: “Onca yılımı verdim, şimdi vazgeçersem her şey boşa gitmiş olacak.” Tıpkı benim o çocuk aklıyla hissettiğim gibi: “Bu kadar uğraştım, bu yapraktan mutlaka bir şey çıkmalı.”

Halbuki gerçek biraz daha acı ama daha kurtarıcıdır: Bazen malzeme gerçekten sadece o kadarına elverir. Bazı ilişkiler sadece belirli bir yaşa, belli bir yaşam dönemine kadar işlevseldir, sonra işlevsizleşir. Bu ilişkiler insana bir şeyler öğretir, ama sonra yük olmaya başlar. Bazı işler sadece belirli bir beceriyi kazandırmak içindir; büyük başarıya dönüşmez ama mesleki kasları güçlendirir. Her şeyden kına, çay, boya çıkmaz. Ama bu, o deneyimin tamamen anlamsız olduğu anlamına gelmez. Tıpkı akasya yapraklarının çay olamayıp saksıdaki toprağa karışması gibi, emek de bazen son ürüne değil, zemine dönüşür.

O yazdan bana kalan en önemli derslerden biri şu oldu: Her ısrar erdem değildir. Bazen ısrar, kaybı kabullenememenin, narsistik yaranın önüne geçmenin bir yoludur. “Ben bu kadar uğraştım, mutlaka olmalı” derken aslında “Ben yanılmış olamam, emeğim boşa gitmiş olamaz” demiş oluruz.

Yanılmış olmayı kabullenmek, neden bu kadar zordur? Çünkü çocukluğumuzdan beri bize “doğru seçim yap”, “başarılı ol”, “hata yapma” mesajlar verilir. Hata yaptığımızda hayal kırıklığına uğratan çocuk oluruz. Yanlış bir iş, yanlış bir ilişki, yanlış bir proje seçtiğimizi kabullenmek, sadece o seçimi değil, o seçimi yapan benliğimizi de sorgulamak demektir. “Yanlış insanı seçtim” demek, “demek ki ben iyi seçim yapamayan biriyim” anlamına gelir gibi hissederiz. İşte bu yüzden ısrar ederiz, çünkü ısrar etmek, “ben yanılmadım, sadece henüz başarıya ulaşmadım” demektir.

Esasında olgunluk, bazen tam da bunu kabullenmekten geçer: Evet, yanıldım. Evet, buradan bir şey olmayacak. Ve hayır, bu beni daha az değerli kılmaz. Bazı insanlar ilişkiden değil, “doğru insanı seçmiş olma fikrinden” ayrılmakta zorlanıyor. Çünkü ayrılık, sadece bir ilişkinin bitişi değil, aynı zamanda “ben bu konuda yanlış karar verdim” itirafıdır. Ve bu itirafı yapmak, bazen ilişkiyi sürdürmekten daha çok cesaret ister.

Bazen zamanında bırakmak, daha fazla zorlamaktan daha olguncadır. Emeği çöpe atmak yerine, onu “gübre” sayıp toprağa iade edebilmek… “Buradan olmayacak,” deyip, elde kalanları içten içe kendini suçlamadan başka yerlere taşımak.

Bugün bir ilişkiyi, bir işi, bir projeyi sürdürüp sürdürmeme kararıyla boğuşan birini dinlerken, gözümün önüne evdeki saksıların toprağına karışan o yeşil un geliyor. İçimden şöyle demek geçiyor: “Belki de senin akasya yaprakların amacını çoktan yerine getirdi. Toprağı tuttular, gölge verdiler, sana bir şey öğrettiler. Şimdi onları bırakıp, başka bir ağacın gölgesine geçme zamanı.”

Şimdi size de sormak istiyorum: Şu an hayatınızda hâlâ sürdürdüğünüz ama içinizden “aslında bitmesi gerekiyor” dediğiniz bir akasya yaprağı projesi var mı? Onu çay yapmaya, boya yapmaya, kına yapmaya zorladığınız bir şey? Eğer böyle bir şey varsa, bir an için düşünün: O yeşil unu toprağa karıştırmak neye benzerdi? Onu bırakmak, gerçekten bir kayıp mı, yoksa aslında yeni bir başlangıca yer açmak mı?

Belki de bugün yapacağınız en önemli şey, bir şeyi zorla kına yapmaya çalışmaktan vazgeçmek ve ona gübre olma izni vermektir. Çünkü bazı şeyler o kadardır ve o kadar olmaları, onları daha az değerli kılmaz. Tıpkı akasya yapraklarının önce gölge vermesi ve zamanı gelince de toprağa karışması gibi, bazı deneyimler de sadece size bir şey öğretmek ve sonra geride kalmak içindir.

Belki de olgunluk “bu yapraktan mutlaka bir şey olmalı” düşüncesinden “bu yaprak sadece gübre olabilir” kabulüne geçebilmektir.

Murat Beyazyüz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir