Hocalı Katliamı & Ermenilerin “Hocalı” Soykırımı Abbas Bozyel’in Araştırması

Hocalı Katliamı’nın 28. yıldönümü nedeniyle Doç. Dr. İrade Memmedova ve Abbas Bozyel’in katliamla ilgili yazılarını okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

Hocalı Katliamı

25-26 Şubat 1992 gecesi Ermeni silahlı birlikleri, paralı askerler ve eski SSCB ordusuna ait 366 numaralı motorize alayı 7.000 nüfusu olan Hocalı’da Azerbaycanlılara karşı soykırım yaptılar.  O gece Hocalı’da yaşananları anlatmak için dil ya da kalem yeterli değildir.

Hocalı’da olanları yaşamadan ve tanıklık etmeden bu vahşeti tam gerçekliği ile duyamazsınız veya göremezsiniz. Maalesef, bu güne kadar da bu soykırım gerçeği dünya kamuoyunda hakkettiği yeri ve hukukî kıymetini alamamıştır.

Hocalı Soykırımının dünya kamuoyunda doğru ve iyi bir şekilde tanıtılması için Hocalı’da yaşanan olayların, vahşetlerin, Hocalı Soykırımına getiren sebeplerin asıl mahiyetinin araştırılması çok önemlidir. Bilindiği gibi Hocalı Soykırımı nedenlerinin kökleri daha derinlere, önceki dönemlere inmektedir. Kafkasya’da, aynı zamanda Anadolu’da gelme halk olan ve devletleri olmayan Ermeniler asırlar boyunca “Büyük Ermenistan” kurma hayaliyle yaşamışlar. Ermeniler bu hayalleri gerçekleştirmek için farklı yöntemler kullandılar. Çar hükûmeti, hâlen 18. yüzyılın başlarında Rusya Çarı I. Petro’nun vasiyetini yerine getirerek, Ermenileri, Kaçarlar İran’ı ve Osmanlı Devleti’nden Kuzey Azerbaycan topraklarına göç ettirme politikasını uygulamaya başlamıştır.

Çarlık Rusyası’nın yardımı ile 1828 yılında Türkmençay ve 1829 yılı Edirne anlaşmalarının yarattığı fırsatlardan yararlanarak eski Azerbaycan topraklarında yerleştikten sonra, yine de Rusların ve batılı devletlerin yardımı ile Türk-Müslüman nüfusa karşı terör ve soykırım yaparak 1918 yılında tarihte ilk defa olarak Kafkasya’da, eski İrevan Hanlığının topraklarında bir devlet inşa etmeyi başardılar. O zamandan da Azerbaycan Türklerine karşı soykırım, sürgün, terör taktiğini uygulayarak topraklarını genişletmeyi başarmışlar. Bugün, Azerbaycan topraklarının % 20’sini terör ve soykırım uygulamakla işgal altında tutmaya devam etmektedirler. İşte Ermenilerin asırlarca uyguladıkları özge topraklarında kendilerine “Büyük Ermenistan” kurma hayali uğruna soykırım politikası birçok sorunlara, aynı zamanda da Hocalı Soykırımının gerçekleşmesine yol açmıştır.

Hocalı soykırımının vahşetleri yabancı basın mensupları tarafından dünya kamuoyuna iletilmişti. Fransa’nın “Le Monde” gazetesinin 14 Mart 1992 tarihli sayısında: “Ağdam’ı ziyaret eden yabancı basın mensupları Hocalı’da katledilen kadınlar ve çocuklar arasında kafa derisi soyulan, tırnakları sökülen üç ceset görmüşlerdir. Bu, Azerbaycanlıların bir propagandası değil, gerçeğin kendisidir”, şeklinde yazmıştı. Reuters’in fotoğrafçısı Fredirik Lengenya, iki kamyonun Azerbaycanlıların cesetleriyle dolu olduğunu gördüğünü belirtmektedir: “İlk kamyonda 35 ceset saydım ve ikincisinde de aynı sayıda ceset vardı. Bazı cesetlerin başı yüzülmüştü, çoğusu yakılmıştı. Hepsi erkekti, sadece bir-iki tanesinin elbisesi haki renkli üniformaydı”.

5 Mart’ta Agdam’da, bir gün sonra Bakü’de bulunan Francis Clines Hocalı’nın acı bir resmini okurlara iletebilmekteydi: “Ağdam Camisi çalışanı Hakverdi Hacıyev kurşunlanmış çocukların, tanınmaz hale getirilmiş ihtiyarların cesetlerini yıkıyor… O, başı kesilmiş sıradaki erkek cesedini şok olarak kefene sarılarak diyordu: “26 Şubat’tan beri 200 ceset yıkamışımdır, onların bir kısmı parçalanmış olsa bile, toprağa gömülmelidir.”

“İzvestiya” gazetesinin 13 Mart 1992 sayısında Hocalı’daki soykırıma tanıklık etmiş Binbaşı Leonid Kravets’in anlattıkları yer almıştı: “26 Şubat tarihinde Askeran kapılarından geri dönerken, yerde kırmızı lekeler dikkatimi çekti. Hızı azalttım, o sırada uçuş teknisyeni, “Yerde çocuklar ve kadınlar var” diye bağırdı. Ben de 200 kadar cesedi bizzat görüyordum… Cesetlerin arasında ellerinde silah olan adamlar dolaşıyordu. Daha sonra cesetleri almak için helikopterle aynı yere gittik. Aslen Hocalı’dan olan polis yüzbaşı da bizimle beraberdi. Cesetlerin arasında dört yaşındaki oğlunu kafası ezilmiş olarak görünce aklını oynattı. Başka bir çocuğun kafasını kesmişlerdi. Kadın, çocuk ve yaşlı cesetleri her tarafa saçılmıştı.”

İngiltere’nin “Fant men news” kanalının olay yerinde bulunmuş muhabiri R. Patrik “Hocalı’daki vahşetlere dünya kamuoyunda hiçbir şekilde hak kazandırılamaz!” söylemişti. Nie Gazetesi (Bulgaristan) bir sayısında tamamen Hocalı soykırımından yazmış, Violetta Parvanova düşüncelerini, “Hocalı insanlığın faciasıdır”, şeklinde ifade etmişti.

“Golos Ukrainı”, yani Ukraynanın sesi gazetesinde V.Skaçko “Savaşın yüzü olmuyor, sadece sinsi maske, kanlı gözyaşı, ölüm, mutsuzluk, yıkıntılar… Hocalı’da neden bebekleri öldürdüler, neden annelerini? Allah birisini cezalandırmak isterse, onun aklını alır” yazıyordu.

İtalyalı Senatör Maria Rizzotti (“İreli, İtalya” partisi) Hocalı soykırımının 25. yıldönümü vesilesiyle Senato’nun genel oturumuna hitap ederek Dürdane Ağayeva hakkında söylemişti: “Roma’nın sessiz ortamında yaşayarak, Hocalı mağdurlarına karşı işlenen vahşetleri ve onların yaşadıkları ahlaki şokları anlamak zordur. Bugün Hocalı Soykırımının canlı tanıklarının acı hatıraları vardır. Benim 20 yaşındaki bir kurbanın soykırım esnasında, Ermenilerin şehre saldırısı sırasında ve sonra yaşadıklarını yansıtan acı anılarını okuma fırsatım oldu. Soğuk havada ormana doğru koşarak kendini kurtarmaya çalıştı; ama onu yakaladılar, işkence yaptılar, çocukların, yaşlıların, hamile kadınların öldürülmesine tanıklık etti.

Esirlikten kurtarıldıktan sonra Dürdana Ağayeva’nın rehabilitasyonu ve topluma yeniden entegrasyonundan 20 yıl geçti. Hayatının 20 yılını kaybetti. Bu adamın acılarını, dünyanın buna sessiz kalması ve kimsenin sorumlu tutulmaması karşısında hissettiğim duyguları duymak için bir kadın olarak kendimi onun yerine koyuyorum ve hepinizi bunu yapmaya sesliyorum”

(makalenin tam metni için kaynak: https://www.tarihdas.org/yuklenenler/yayinlar/tarih/5.Doc.-Dr.-irade-Memmedova.pdf)

Ermenilerin “Hocalı” Soykırımı Abbas Bozyel’in Araştırması

13 yıl önce bugün, 1992 yılının 25 Şubat’ını 26 Şubat’a bağlayan gece, ağır silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri, Hankendi‘nde yerleşen 366. Rus Motorize Birliği-Alayının da desteği ile Hankendi ve Askeran üzerinden Hocalı’ya bir ‘gece yarısı baskını’ düzenlemişlerdi. Daha ilk saatlerde 366. Rus Motorize Zırhlı Birliklerinden atılan füze ve top mermileriyle Hocalı Hava Meydana tamamen tahrip edilerek, kullanılmaz hale getirilmiş ve ilk belirlemelere göre o anda orada bulunan 160 kişi öldürülmüştü. İlerleyen saatlerde öldürülen insan sayısı 1600’e çıktı. Hocalı’da ki vahşet ve soykırım; Ermenilerin, “Büyük Ermenistan”ı gerçekleştirmek için, 1987 yılından itibaren, dışarıdaki Ermeni Diasporası ile birlikte yeni hedef olarak seçtikleri Dağlık Karabağ bölgesini Azerbaycan Türklerinden “temizlemek” harekâtının bir neticesi olarak, işlenmiştir. SSCB’nin dağılmasının an meselesi olduğu anlaşılınca, Ermeni ve Rus ittifakı sonucu, başlatılan bu tarihi “toprak genişletmek” arzusuna, Ermenilerin tarihi Türk düşmanlığı ve nefreti de eklenince, yaşlı-genç, kadın-erkek, çoluk-çocuk, sakat-sağlam demeden, yüzlerce Azerbaycan Türkü Hocalı’da ve daha sonra Karabağ‘da hunharca katledildi.

Bir kış gecesi işlenen bu katliamla, kin ve düşmanlık hırslarını tatmin edemeyen Ermeni Silahlı Güçleri, öldürdükleri insanların cesetlerini, vahşi hayvanlara dahi yedirmişlerdi. Bu öldürülen insanların acıklı durumunu bizatihi şahidi olarak gördüm. Bir bedende 70-80 kurşun, iç organları dışarıya sarkmış, beyinleri dağıtılmış, suratları tekmelerle parçalanmış, gözleri oyulmuş, burun ve kulakları kesilmiş, ayrıca vahşi hayvanlar tarafından param parça edilmiş yüzlerce insan… Acımadan öldürülen hamile kadınlar…

Hele, üç ve yedi yaşlarındaki iki kardeşin, birbirine sarılmış cesetleri yürekleri dağlayan bir durumdu. Altı kişilik ailesinin tamamını kaybeden bu yedi yaşındaki kız, anlaşılan o ki, üç yaşındaki küçük kız kardeşi öldürülmesin diye, onu kollarının arasına almış. Ama gel gör ki; bu gözü dönmüş katiller gürûhu her bir kardeşin başına, birkaç kurşun sıkarak öldürmüşlerdi. Fakat, abla ile küçük kardeş biri birlerinden kopmamışlar, kucak kucağa şehit olmuşlardı. Bu tamamen bir “soykırım”dı. Çağımızın en büyük zulmü ve “soykırım”ı daha, Bosna Hersek ve Çeçenistan‘da yaşanmadan Hocalı’da, Azerbaycan’da yaşanmıştı. Bulunmayanlar hariç, cesetleri bulunan insan sayısı 1600’dü. Fakat, ne yazık ki, bu faciada hayatlarını kaybeden vatandaşlarımızın kesin sayısı halen bugüne kadar belirlenerek açıklığa kavuşmamıştır.

İhanet ve Vahşet Kol Kola

Hocalı; Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde Askeran ile Hankendi arasında bulunan 7.000’nin üzerinde bir nüfusa sahip bir yerleşim yeridir. Stratejik bir önemi haiz Ağdam-Şuşa, Hankendi-Askeran yolları şebekesi üzerindedir. Karabağ’da ki mevcut tek Hava Alanı burada bulunmaktaydı. Demiryolu da buradan geçmektedir. Fergani’den göçe zorlanan Acara Türkleri ile Ermenistan’dan şiddet kullanılarak çıkarılan Azerbaycan Türkleri de Hocalıya iskan edilmişlerdi.

Hocalı, altyapısı ile büyümeye çok müsait bir yerleşim yeri olup, 28 Ocak 1992 tarihinde, Azerbaycan Devlet Başkanı A. Muttalibov‘un fermanıyla Rayon (özel idari bölge) statüsüne kavuşturularak, güya idari ve savunma yapısı güçlendirilmiş idi.

Fakat saldırıların başlaması ile bunların sözde, kağıtta kalan yapılandırmalar olduğu, resmi görevlilerin ve halkın kendisini savunacak her türlü silahtan yoksun olduğu görülmüştür. Bundan daha acısı ve vahim olanın ise, o günlerde Azerbaycan üst yönetiminin başta Devlet Başkanı Ayaz Muttalibov olmak üzere, Milli savunma bakanlığının, İç işleri Bakanlığının, Askeri İstihbarat Başkanlığının, cephede bulunan “ön keşif” birimlerinin ve en önemlisi, o günün idari yapılanmasında en büyük güç olan ve istihbarat açısından uzman olan, KGB ajanlarının bu vahşet saldırısının yapılacağından haberdar değiller miydi?.

Yine yerel yöneticiler ve cephedeki üst düzey askeri yetkililer, bölgede her an mümkün ve kaçınılmaz olan, muhtemel Ermeni-Rus saldırılarına karşı niçin gereken tedbirleri almamışlar ve bu askeri tedbir ve askeri takviye ile ilgili Merkezi Hükûmete, Bakü’ye niçin müracaat etmemişlerdi? Bütün bunlar hâlâ yeterince açıklanmamıştır. Gizliliğini koruyan, fakat “ihanet” olarak kafaları kurcalayan bu, bir yığın sorular hiçbir devirde açıklanamadı. İhanette adı geçenler yeterli ve tatmin edici açıklamalarda bulunmadı.

Hocalı katliamı ile ilgili şüphe içindekilerin tabii ki, haklı nedenleri vardı. Çünkü; Devletin mülki ve askeri bütün yetkilileri, bu bölgede yaşanan ve meydana gelen olaylar sebebiyle ani Ermeni-Rus saldırısının olabileceğini düşünmeleri gerekirdi. Bu bölgeye geniş çaplı bir askeri harekâtın yapılacağının işaretleri daha 1988′ de başlayan saldırılarda kendini göstermiş, 1991 yılının sonuna doğru, en azından 500 kişinin hayatını kaybetmişti. Yerel yöneticiler daha sonra yaptıkları açıklamada defalarca Merkezi Hükûmeti ve Devlet Makamını uyardıklarını ve tedbir almaları gerektiğini, Hocalı halkının ve bölgenin çok zor durumda olduğunu ilettiklerini söylemişlerdir.

Başta Hocalı savcısı A. Atakişiyev olmak üzere, Vali, Belediye Başkanı ve diğer yetkililer Hocalı katliamının yaşanacağını önceden bildirdiklerini ifade etmişlerdir.

Katliamın Şahitleri

Hocalı katliamına katılıp, yüzlerce insanın öldürülmesinde suç ortaklığında bulunan, daha sonra işlenen bu insanlık suçundan dolayı pişman olan askerlerden Yuhi Yahoviç, saldırı gecesi 366. Rus zırhlı alayında er olarak bulunmaktadır. Olayın dehşet boyutunu şöyle anlatır. “Bize “siz Hıristiyansınız, Müslümanlara karşı savaşmak ve onları bu topraklardan uzaklaştırmak mecburiyetindesiniz.” diyerek bizi katliama mecbur ettiler, şeklinde açıklamada bulunmuştur.

Soykırım olayına şahit olanlardan, V.Belih (İzvestiye Gazetesi Muhabiri): “Zaman zaman Hocalı’dan Agdam’a getirilen cesetlerle karşılaştım. Gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Gözleri oyulmuş, kulakları kesilmiş, kafa derisi soyulmuş ve kafaları parçalanmış idi.” diyerek öncelikle insani, vicdani ve ahlaki bir davranış sergilemiştir.

Yine o karanlık günü tüm dehşetiyle yaşayanlardan birisi olan, Leonid Kravetz da (Pilot Binbaşı): “Hocalı’dan yaralıları taşırken Askeran üzerinden geri dönüşümde, aşağıdaki derede korkunç bir görüntü tespit ettim, alçaldım, teknikerim bağırdı: dikkat et, orada kadın ve çocuklar görünüyor, aşağıya baktım en az 200’e yakın cesedi buraya toplayıp ve gömmeden gitmişler. ” demiştir.

366. Zırhlı Alayın mensuplarından Pavel Zuyev, Aleksey Bondarev ve Pavel Natippin, 14 Mart 1992 tarihli İzvestiya Gazetesine verdikleri mülakatta “Rus Birliğinin bu baskına iştirak ettiğini, kendilerinin de bu cinayetlerde yer aldıklarını” söylemişlerdir.

Ayrıca, adli Tıp Uzmanı olarak yapılan işkenceleri belirlemek için görevlendirilen Prof. Dr. P. M. Yusifov ise: 200 ceset üzerinde yaptığı incelemede, yapılan işkenceleri tüm çıplaklığıyla kanıtlayacak tespitlerini, raporuna eklemiştir.

Olaya şahit olmuş sivil-resmi kişilerle beraber, katliam gecesi saldırıda yer kimi asker ve komutanlarla beraber, yerli-yabancı basın mensupları da, “kanlı gece”yi tüm çıplaklığıyla anlatmışlardır.

Son olarak ta Fransız Gazeteci Jan-İv Yunet‘in gördüklerini Rusça bir makaleden aktarmak istiyorum; Yunet diyor ki: “Biz Hocalı trajedisine tanık olduk. Sivil halktan öldürülmüş yüzlerce kadın, çocuk, ihtiyar ve Hocalı’yı müdafaa edenlerin yığınlar halinde cesetlerini gördük. Ben Alman faşistlerin harpte insafsızca davrandıkları hakkında çok şeyler duymuştum, ama 5-6 yaşında iki çocukları ve sivil halkı bu şekilde vahşice katleden Ermeniler, Almanları da geçtiler. Bu manzara korkunç ve dehşet verici idi, insanlığın yüzkarası!!!”.

Hocalı’da Yaşanan Soykırım Anadolu’da Yaşananların Tekrarıdır

Hocalı’da yaşanan bu facia aslında Anadolu Türklüğünün uğradığı ve Ermeniler tarafından “soykırım”ın bir benzeri ve devamı idi. Ermeniler toplumsal olarak, tüm ihtisas sahiplerince kabul edilen bir gerçek vardır. O da Ermenilerin “psikolojilerinin bozuk ve tutarsız” olmasıdır. Bu yüzden genetik yapılarında, kültürel davranış ve yapılanmalarında “ihanet” kavramı, vazgeçilmez “milli karekter”leridir. Öyle olmamış olsaydı yüzyıllarca idareleri altında, her türlü imkân ve huzur içinde yaşadıkları Türkleri arkadan vurmazlardı. Her millete mensup bütün tarihçilerin kaydettiği gibi; Osmanlı Türk idaresi altında büyük bir huzur ve rahatlıkla beraber dini ve kültürel özgürlük içinde yaşayan Ermeniler; ticaret, sanayi, el sanatları dahil, her türlü sosyal ve ekonomik imkanlara sahip, ve fakat aynı zamanda devletin çeşitli kademelerinde idarecilik, bakan, valilik v.s gibi kamu görevlerinde de bulunmuşlardır.

Hatta o kadar huzur ve imkân dolu bir ortamda hayat sürdürmüşlerdir ki; Helmut Von Moltke, Gerard de Nerval, Edmonds De Amicis gibi Avrupalı araştırmacı yazarlar, Türk idaresi altındaki Ermenilerin Osmanlı idaresindeki durumlarını, şu sözlerle kaydetmişlerdir. ”Bu Ermenilere aslında Hıristiyan Türkler demek mümkün. Huzur içinde birlikte yaşadıkları Türklerin adalet, gelenek ve lisanlarından çok şey öğrenmişler. Dünyanın hiçbir ülkesinde birbirinden dini ve etnik bakımdan farklı insanların, bir arada ve nefret etmeden yaşamasını görmek mümkün değil. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve nice farklı toplumlar Türklerle bir arada ve huzur içinde yaşıyorlar. Keşke bir Avrupa ülkesinde de böyle olsa”.

Tarihte Ermenilerin, Türklerin idaresinde her türlü toplumsal hak ve hukuka sahip, güven içerisinde yaşadıkların işaret eden bir yığın belge vardır. Bunların bir kısmı da vicdan sahibi Ermeni asıllı olanlara aittir. Mesela bunlardan birisi de Ermenistan Prensi Leo‘ndur. O dönemde Londra‘da oturan Leo, Osmanlı topraklarında yaşayan soydaşlarına dağıtılmak üzere yazdığı bildiride şöyle seslenmektedir. “Sevgili Kardeşlerim, sadık yurttaşlarım! İsteğimiz ve arzumuz, kanınızın son damlasına kadar, ülkenizi ve Sultanınızı, kuzeyin zalimine karşı savunmanızdır. Hatırlayınız kardeşlerim. Türkiye’de Rus kamçısı yoktur, Burun deliklerinizi yırtmazlar; kadınlarınız gizlice ya da halkın gözleri önünde kamçılanmaz. Padişah’ın hükümranlığı altında insanlık vardır, buna karşılık kuzeyin (Rus) zaliminin hükümranlığı altında sadece gaddarlık vardır. Bu nedenle kendinizi Tanrı’nın gösterdiği yola sokun, Ülkenizin özgürlüğü ve şimdiki Hükümdarınız için kahramanca çarpışın. Çünkü Onun hükümranlığı altında dinimiz saf biçimde kalırken, kuzeyin (Rus) zalim hükümranlığı altında değiştirilecektir. Benim için tek mutluluk sizin aranızda, sizin ülkenize ve dininize zulmedene karşı savaşmaktır.”

Yüzlerce yıl ekmeğimizi yiyen, soframıza ortak kıldığımız, vatanımız üzerinde hürriyet ve huzur içerisinde yaşayan Ermeniler, peki ne olmuştu da büyük imkanları, hak ve özgürlüklere sahip olan Türkçe konuşan, ayinlerini/ ibadetlerini Türkçe yapan, Sadıkâ-i Tebaa diye adlandırılan Ermeniler, Osmanlı Devleti’ne baş kaldırdı. İhanet etti ve Osmanlı Türk Yurdunu parçalamak isteyen emperyalist işgal kuvvetleriyle birleşerek, Türk insanını asker-sivil demeden, kadın-erkek, yaşlı genç, çocuk diye ayırt etmeden hunharca boğazladı, yaktı yıktı ve katletti.?

Bu soruya cevap teşkil edecek cevap niteliğinde bir yığın tarihi senet ve belge vardır. Mesela bunlardan birisi İngiliz Büyükelçisi Layard‘ın 12 Haziran 1879 tarihinde yazdığı rapordur. Büyükelçi raporunda “Babıali, dikkatli, akıllı ve ileri görüşlü davranmazsa, yakında Anadolu’da, son savaşa neden olan Bulgar sorununa benzer bir Ermeni meselesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bir Ermeni Ulusu yaratmak için aynı entrikalar bu kez Anadolu’da çevriliyor. Hıristiyan yaygarasına ve Avrupa müdâhalesine neden olabilecek bir durum tezgâhlanmaktadır.” tespitinde bulunmuştur. Bunu doğrulayan (komplo, plan, tuzak, ve isyanları başlatmak için yapılan kışkırtmalara emsal teşkil etmesi bakımından bir yazışmayı örnek verebiliriz. İstanbul Patriği Narses’in, 1876 yılında İngiltere Büyükelçisi H. Elliot‘a yazdığı mektup, Ermenilerin ihanet yıllarında kimlerle nasıl ilişki içinde olduklarına dair önemli bir delildir. Patrik müracaatında “Ermeni cemaati bugünlerde çok heyecanlıdır.Siz Avrupa devletlerinin sempatisini kazanmak için ayaklanma dahil ne gerekiyorsa, Ermeniler arasında böyle hareketleri çıkarmak hiçte güç olmayacaktır.” Bu ve buna benzer ilginç yazışmalar göstermektedir ki; Patrikhane başta olmak üzere bütün Kiliseler ihanet çemberinin içinde olmuşlar terör örgütlerinin kışkırtıcılığını ve liderliğini yapmışlardır.

Abbas BOZYEL

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir