Avrupalı Türklerin yaşadıkları ülkelerin kimliklerine ne kadar sahip çıktığı genellikle sorulan bir sorudur. Bu konuda tamamen pragmatik/faydacı kimliğe yerleştikleri söylenebilir… İki ülke onlar için, iki imkândan daha çok zorda kalındığında ötekine sığınma kampı işlevi görmektedir. Buradaki kamp metaforu, esasında göçebe ruhun devamını göstermektedir.
Avrupalı Türkler belirli yerlerde ve bölgelerde Türk yaşantısını ve kültürünü sürdürmek için adeta küçük Türkiye kurduklarını söyleyebiliriz. Bu, Hollanda’yla bütünleşme konusunda bir tür izolasyon görünümü verse de, hatta gettolaşmayı tetiklese de, çok-kültürlülük kavramı ekseninde düşündüğümüzde, bilinçsizce yapılan bu uygulamanın isabetli olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız hissettiklerinde veya yalnız kaldıklarında kendilerine uygulanan eşitsizlik olandan daha fazla hissedilirken, grup halinde veya birbirini destekleyen topluluk içinde ise, yapılan haksızlıklar olandan daha az hissedilecektir. Bu da yabancıların birbirine daha çok kenetlenmelerini sağlayacaktır. Kültür kendinden farklı olanı kendi mekanizmalarıyla içselleştirmektedir. Kültürün canlılığı da, yaşamda etkin olmasıyla mümkündür. Kültürün kendi dinamikleri sadece kendi iç düzeneğini şekillendirmekle kalmamakta aynı zamanda değişim ve kendinden farklı olanla ilişki biçimlerini de belirlemekte, değişim ve farklı olanla etkileşimin nasıl kurulacağına dair mekanizmaları ortaya koymaktadır.
Avrupa’nın bütün ülkelerini araştırmak hem zor hem de bu çalışmanın sınırlarını aşar. Bir kesit olarak daha ziyade Hollanda ölçekli bilgiler vereceğimizi belirtmekte fayda vardır. Avrupa İslam Üniversitesi’nde verdiğimiz dersler sırasında gençlere ısrarlara şu soruyu yönelttik: Hollanda’lılardan uzak ve onların kültürlerinden izole bir hayat istiyor musunuz? Master ve lisans öğrencileri, Rotterdam ve Amsterdam şubeleri dikkate alındığında yaklaşık 150 öğrenciye bu soruyu ya bizzat ya da topluluk içinde sorduk. Aldığımız cevaplar sonucunda şu neticeye ulaştık: Türklerin Hollanda toplumundan kendilerini soyutlamak gibi bir isteği yok. Bilakis sosyal ve kültürel etkileşimlerini kolaylaştıracak bir biçimde bir arada kalmalarını mümkün kılacak hem mekânsal hem de sosyal ilişki ağını güçlendirecek oluşumlar ihtiyaç var. Bu da onların birbirleriyle yakın durmaya istekli olduklarını beyan etmelerini gösteren somut ifadelerden başkası değildir. Kültür aurası, ancak kültürün canlı bir şekilde etkin olduğu çevrede varlık sürdürülebilir. “Artık etle kemik gibiyiz..neredeyse iç iç içeyiz. Sözünü ettiğiniz soyutlama mümkün değil. Hatta çoğu Hollandalı ile daha iyi anlaşabiliyoruz. Ama çok da güvenmiyoruz…Biz çoğu zaman Türklerle de çatışmaya girebiliyoruz…Neyin doğru, neyin yanlı olduğunu da kestiremiyoruz…” Bu cümleleri kuranlar, gençlerden başkası değildi. Avrupa`da yaşayan Türkler.
Türk toplumu iki türlü organizasyon biçimine sahip bir toplumdur. İlki kan bağı, yaş, cinsiyet gibi faktörlere dayanan ataerkil algı biçiminin, yüz yüze ilişkilerin, dayanışma ve etkileşim ağlarının belirlediği kendi kültürel değerler sisteminin, iç dinamiklerinin şekillendirdiği sosyal organizasyondur. İkincisini ise değerler sitemi, dünya görüşü ve buna bağlı sosyal örgütlenmesi büyük oranda farklı olan bir toplum içinde yaşamaya dayalı genellikle ikincil ilişki biçimlerinde somutlaşan sosyal organizasyon oluşturmaktadır. Böylece Türkler kültürel, etnik, dinî anlamda öteki olan bir toplum ile kültürel, etnik ve dinî anlamda “biz” olan bir toplumda yaşamaya bağlı olarak sosyal ilişkilerini bir birine geçmiş iki dairesel organizasyon içinde düzenlemektedir. Çemberin içinde yer alan kendi sosyal organizasyonlarını aile birimleri merkezinde akrabalık ve hemşehriliğe dayalı ilişkiler bağlamında şekillendiren Türklerin bu alandaki sosyo-kültürel organizasyonu fiziksel mekândan daha ziyade sosyal mekân üzerinde kurulmuştur. Böylesi bir sosyal mekân üzerindeki sosyo-kültürel organizasyonları yaşlılar erki etrafında toplanan aile birimleri, hemşehrilik ve Türklük temelinde özelden genele bir dağılımı sergilemektedir. Hollanda’nın bir başka şehrindeki bir akraba ya da hemşehri de kolaylıkla bu sosyal mekân ve organizasyonun bir birimi haline gelebilmektedir. Bu durum göçmen Türkleri topraksız ulus ötesi topluluklar olarak analiz eden yaklaşımların aksine toprak aidiyetinin olmayışından daha ziyade yaşanılan toprağın fiziksel bir mekân olarak görülüşü ve kültürün kök saldığı temsili bir toprak yani sosyal bir mekân yaratma eğilimi ile ilişkilidir. Bu anlamda “sosyal mekân” kavramlaştırması ulus ötesi uzamsal alan kavramının aksine toprağa bağlılığın şekillendirdiği hemşehrilik esasına dayalı dayanışma ağlarını kapsayan ve her yıl aidiyet kurulan toprağın “ziyareti” ile bu bağlılığın güçlendirildiği süreçsel bir ilişkiler düzeneğini ve bağlılığı işaret etmektedir. Bu anlamda sınıfsal, etnik, kültürel, geleneksel nitelikleri itibariyle homojen, toprağa ve kana bağlı aidiyet yani kültürel bir bağlılık temelinde bir kardeşlik duyusunun varlığını ima eden sosyal mekân kavramlaştırması öne çıkmaktadır.
Göç süreci kültürel varoluş zemininde biz duygusunu güçlendirerek göçmen Türk toplumunu birbirine bağlayan bir topluluk veya büyük cemaat haline getirmiş, ritüellerin her tecrübe edilişi ise söz konusu biz duygusu ve grup aidiyetini güçlenerek devam etmesini sağlamıştır. Sosyal mekân üzerinde tesis edilen biz duygusunun fiziksel mekânlarda sınırlı düzeyde somutlaştığı, aile birimlerinin yakın mahallelerde yerleşmesi ve cemaatler dışında belirgin bir örneğinin olmadığı görülmektedir. Çemberin içinde yer alan, biz duygusunun belirlediği ve sosyal bir mekân üzerinde organize olan toplumun aksine çemberin dışındaki toplum yasal düzenlemeler merkezinde sınıf sistemleri, etnik ve dinî kategoriler bağlamında ikincil ilişki biçimlerinin şekillendiği bir organizasyon biçimine sahiptir.
İki farklı değerler sistemi ve buna bağlı sosyal organizasyon ve ilişki biçimi içinde yer almak bir yandan fiziksel mekân üzerinde bir belirlenimcilik ve zorunluluk komutunun oluşumunu engellemekte diğer yandan da “biz” bilinçliliğine dayalı kimlik ve aidiyeti hem çemberin içinde hem de dışında, yaratmakta ve göstermekte, kimliğin her iki anlamında da yani temsil ve temsili olarak inşa edilmesini gerekli kılmaktadır.
Ancak biz duygusunun yani kimliğin temsili çatışmaya dayalı öteki belirlenimli bir eğilim olmaktan daha ziyade sosyo-kültürel bir hayatın hem yaratan hem de yaratılanı olma yani ait olma durumunun gösterilmesine yöneliktir. Zira öteki ile sadece çemberin dışında değerler dünyasını yasal düzenlemelerin oluşturduğu fiziksel bir mekân paylaşılmakta, öteki biz duygusu esasında şekillenen çemberin içindeki sosyal mekânın bir parçası olarak görülmemektedir. Dolayısıyla her iki kültürel yaşam ortak fiziksel mekânı paylaşmak anlamında aynı, fakat ayrı sosyal mekânları paylaşmak anlamında ayrı iki sosyo-kültürel yaşam biçimi olarak zihinsel birer kategori şeklinde içselleştirilmektedir. Bu türden bir içselleştirme göçmen Türk toplumunun varlığını ötekine referansla değil kendi kültürel varoluşuna dayalı olarak doğallaştırmayı, sözü geçen doğallaştırma ise kendiliğinden bir temsili doğurmaktadır. Buna karşın Türkiye’de nispeten kapalı kültürün hakim olduğu yerlerde, toplumun sosyal organizasyonuna bağlı sosyal rol ve statülere ilişkin temsil pratikleri yer almaktadır. Ancak kentsel yaşamla birlikte bu bağ gevşemekte ve yerini bireyselliğe bırakmaktadır; her ne kadar dindar kimlik örüntüsü buna dirense de, hâkim etkiden nasibini aldığı bir gerçektir.
Sınıfsal, etnik ve dinî bir homojenliğe sahip, cinsiyet ve yaşa dayalı ataerkil bir yapı, bu yapıya dayalı ilişki ve organizasyon biçiminin baskın olduğu kapalı kültürün etkin olduğu küçük mekânlarda sosyal organizasyon ötekinin olmayışına bağlı olarak fiziksel ve sosyal mekâna yayılan bir niteliği barındırmaktadır. Tıpkı Türkiye’de kasaba ve şehirlerde olduğu üzere, hemşerilik gibi kana, yaşa ve cinsiyete dayalı ataerkil bir yapı Avrupa Türklerde de etkinliğini sürdürmektedir. Bu yapının sosyal mekân tezahürü olarak da daha çok geleneği sürdürme de istekli olan dini kurumlar öne çıkmaktadır.
Ritüeller de adeta kimlik yapılanmasında özsel olmasa da biçimsel bakımdan bir form vermiştir. Dindar olmasalar da, birer kültür merkezi işlevi gören camilere gelen kişiler bütün ritüellere katılmaktadır. Ritüeller bir gruba ya da topluluğa üye olmayı, o topluluğun bir parçası haline gelmeyi sağlamakta, üyeliğe meşruiyet kazandırmaktadır. Topluluğun bir parçası haline gelen birey ise grubun değerler dünyası ile dünya görüşünü temsil eden temel pratikleri icra etmeyi söz konusu üyeliğin bir göstergesi ve yeniden yaratıcısı olarak yerine getirmektedir. Üyelerin temsil pratikleri icra edişi bir yönüyle grup şuur ve bilinçliliğinin artarak kimlik algısının güçlenmesini sağlarken diğer yandan da grup fertleri arasındaki dayanışmayı artırmakta, karşılıklı olarak birbirini besleyen zincirleme bir süreç kendini hissettirmektedir.
Toplumsal birimlerin aileler olduğu Türk toplumunda aile ile sınırlı bir yalnızlığı yaşamak istemeyen bireyler grup içindeki yardımlaşma ve dayanışma ağının bir parçası olmaya, paralelinde de grubun değer dünyasıyla örtüşen temsil pratiklerini ve ritüellerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Bir yandan kendi toplumunun bir parçası olmaya çalışan Türkler diğer yandan da kendi kültürel varoluşlarıyla tanımlanmak ve kabul görmek istemektedir. Aidiyeti belirlemenin yolu ise kültürün iki önemli ve dayanıklı birimi olan din ve etnik orijine referanstan geçmektedir.
Ancak ifade etmeliyiz ki, 1968’lerde başlayan çok-kültürlülük furyası şimdilerde Avrupa’da reel karşılığını bulamamaktadır Çünkü son yaşanan terör olayları ve gelişen olumsuz önyargılar, çok-kültürlülüğün yönetilemeyip, bilakis tehdit olarak durduğunu göstermektedir.[1]
Hollanda ikinci dünya savaşından sonra yeniden organize olmaya çalışan bir devlet olarak, başlangıçta genç nüfusun az olması nedeniyle ve sanayinin hızla ilerlemesinden dolayı göç olgusunu olumlu bir gelişme olarak düşünmüştür. Küçük bir ülke olması, ticarete açık kolonileri olan bir toplumsal yapıya sahip olması da farklı olanlara dair kapalı olmamayı getirmiştir. Bu nedenle de başlangıçta Hollanda bir asimilasyon politikası gütmemiştir.Ancak daha sonar aile birleşmeleriyle artan ve geçici olarak gelenlerin, oturum izinleri alarak ülkelerine dönmek istememeleri ciddi anlamda uyum ve entegrasyon konusunu düşünmeyi getirmiştir.Çünkü farklı ve uyum sorunu olan bir yapı, düzen ve sistematiği isteyen Hollanda için bir problem olacaktır. Özellikle kaotik durumları bir alam olarak okuyan batı algısı için Doğulu yabancıların uyumunun sağlanması zorunlu idi.
Tüm Batı kökenli olmayan grupları kapsayacak genişlikte kullanılan etnik azınlıklar kavramı ise sosyo-ekonomik pozisyonları bağlamında entegrasyonun hedefi olan, etnik köken itibariyle Flemenk/Dutch olmayan grupları ifade etmektedir. Kavramsal zeminde yansımalarına rastlanmamakla birlikte göçmen politikalarının çok kültürlü bir topluma doğru evrilmesinden de anlaşılacağı üzere esasında göç Hollanda’nın toplumsal, kültürel ve etnik yapılanmasını tümüyle değiştirmiştir. Söz konusu dönüşüm Hollanda’nın demografik özelliklerinde belirgin bir biçimde görülmektedir. 1999 verilerine göre toplam 16 milyonluk Hollanda nüfusunun %11 ini, 2000 yılı itibariyle de %10’unu Batı kökenli olmayan Yabancılar oluşturmuştur. Bu durum Hollanda’da yaşayan her on kişiden birinin ebeveynlerinden birinin Hollanda doğumlu olmayışı anlamına gelmektedir.
Hollanda toplumunun geneline göre düşük bir eğitim düzeyine sahip oluşları sosyo-ekonomik statülerine yansımakta, genel olarak Yabancılar özelde de Türkler düşük bir sosyo-ekonomik statüyü temsil etmektedir. Yüksek işsizlik oranı, düşük eğitim ve gelir düzeyi gibi niteliklere ilave olarak dil bilmemek, ayrımcılık ve dışlanmaya maruz kalmak bir göçmen prototipinin nitelikleri olarak değerlendirilmekte, söz konusu nitelikler Türk ailelerinin kültürel açıdan yerli nüfustan soyutlanmasına neden olan etkenler arasında sayılmaktadır. Ancak eğitim düzeyi ve sosyo-ekonomik statüye bağlı gettolaşma eğiliminin kuşaklar düzeyinde farklılaştığı öngörülmekte, görece daha yüksek bir eğitim düzeyi ile sosyo-ekonomik statüyü temsil eden ikinci kuşak gettolaşma ile daha sınırlı bir düzeyde ilişkilendirilmekte, Hollanda toplumsal yaşamıyla iletişim ve etkileşime yatkın bulunmaktadır. Dolayısıyla Türklerin kuşaklar düzeyinde farklılaşan yapısal nitelikleri Hollanda’nın Türklere yaklaşım biçimine de yansımakta, misafir işçi olarak Hollanda’ya gelen birinci kuşağı takip eden kuşaklar bir yandan kendi kültürlerini sürdürmeye diğer yandan da Hollanda toplumu içinde yaşamlarını idame etmeye çalışan, bütünleşme programlarının hedefi etnik azınlıklar olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Hollanda hükümet politikası da, kendilerini misafir olarak gören ve misafir olarak görülen, gitmeyi bekleyen ve gitmeleri beklenen birinci kuşağın aksine kalıcı oldukları bilinen sonraki kuşakların “Avrupalı Türkler”, özelde de “Hollandalı Türkler” tanımlamasına dâhil edilmeye ve bu merkezdeki sorunlar çerçevesinde değerlendirilmeye başlandığını ifade etmektedir.
Göçmen Türk toplumunun sosyo-ekonomik statü belirleyicilerine ilave olarak dayanışma ağları ve kolektif karakterine dayalı organizasyon biçimi gettolaşmasına neden olan temel etkenler arasında görülmektedir. Göç sürecini hemşehri ve köylüleriyle birlikte kolektif bir biçimde tecrübe eden Türkler Hollanda’da aynı coğrafi mekânları paylaşmak suretiyle Türk göçünün kolektif doğasını sürdürmüş, güçlü dayanışma ağlarını meydana getirmişlerdir. Kolektif zincirleme göç hareketleri yurt dışında aile ve komşuluk ağının, dayanışma ve kolektif denetimin yeniden kurulmasını sağlamakla kalmamış bunun yanı sıra anayurttaki asli köy topluluğunun yurtdışındakiler üzerinde bir çeşit toplumsal denetim kurmasına zemin hazırlamış, oluşan dayanışma ağları yabancıların bölgesel, kültürel ya da dinsel esaslara dayalı kimlikler oluşturmasına neden olmuştur. Öte yandan Türklerin kolektif amaçlarını sağlamak için kendi içlerinde kurdukları gönüllülük esasına dayalı organizasyon biçimlerinin sosyal, siyasal yaşama yansıyan sonuçları doğurmuştur. Dahası Türklerin bir arada yaşama isteği, grup dayanışması ve kontrolünün yüksekliğiyle birlikte var olmaya hatta daha da güçlenmeye bağlayacağı/başladığı söylenebilir.
Göçmen Türk toplumunun geleneğin devamlılığını sağlayan bu kolektif niteliği ve dayanışma ağları zaten şartlar itibariyle yatkın olan gettolaşmayı iyice beslemiştir. Sosyal yaşamdan soyutlanma ve gettolaşma daha çok kendi içlerinde topluluk ve cemaat yapılanmalarını beslemiştir.
Böylece sosyo-ekonomik statü düşüklüğü ile dayanışma ağlarının gücünün karşılıklı olarak birbirini besleyerek gettolaşmayı beraberinde getirdiğini söylenebilir. Böylece dil bilmemek, yeterli eğitimi alamamak, sosyo-ekonomik yetersizlik gibi faktörler toplumun kolektif özelliğini ve dayanışma ağlarını güçlendirmekte, dayanışma ağları ise sosyal yaşama katılımı engelleyerek Türklerin sosyal yaşamdan soyutlanmış, dışa kapalı bir grup yaşantısını tetiklemiştir.
Aliye Çınar KÖYSÜREN
[1] Göle, Nilüfer, Gündelik Yaşamda Avrupa’da Müslümanlar, s. 145.

Son Yorumlar