Dünyaya gözlerimi açar açmaz senin öğretmen ellerine vermişler beni. Senin öğretmen ellerinde bulmuşum kendimi öğretmenim!
Öğretmen elleri başkadır, kalem tutan, tebeşir tutan, baş okşayan, öğreten, büyüten eller bambaşka… Büyüktü senin ellerin. Bakar bakar dururdum ellerine. Severdim, öperdim o baba ellerini.
Ne kadar güzel yazı yazardı o eller. Plan defterlerini incelerdim. Acaba sana çekmiş miyimdir, senin kadar güzel yazabilir miyim diye düşünür, hayaller kurardım. Uzun uzun hem de.
Sen, köy öğretmeniydin öğretmenim. Köy öğretmeni demek başbakan demekti köy halkına. Her konuda fikrin vardı. Muhtarın, imamın danışmanı, köy hakının arzuhalcisi idin adeta.
Bütün çocuklar severdi seni. Köy halkı severdi. Fedakârdın. Okulun müdürü, müfettişi, memuru, hizmetlisiydin. Babaydın… Baba adamdın herkes için. Kıskanırdım seni. Özel olmak isterdim biraz. Olamazdım. Bütün çocuklar özeldi senin için…
Okumaya çok önem vermiş bir babanın ilk oğluydun. Mektep, mürekkep görmek ne büyüktü öyle, saygıya değer.
Bense özgür köy çocuğu! Seni takım elbiseler içinde hayran hayran izlemek öyle güzeldi ki. Senin gibi bir öğretmen olmak istedim hep büyüyünce! Öğretmen olabilmeyi gerçekten çok istedim!
Beş buçuk yaşında bir sabi idim mektebe başladığımda. Elimden tuttun, okula götürdün.”Zaten meraklısın okumaya .Hadi başla bakalım.” dedin. Hadi bismillahla, okuma-yazmayı öğrettin. Senin yazına imrendim ama senin gibi güzel yazamadım bir türlü öğretmenim.
Derslere girişini hatırlıyorum. Muhteşemdi. Keyfiniz mi yok sizin, diye oynamaya bile başlardın.Türkü, şarkı söylerdin. Masallar anlatırdın. Keyfe de gelirdik hani. Sonra birden ders anlatrıken nasıl ciddileşirdin öyle. Şaşardık . Öğretmenlik için biraz rol yeteneği gerekli, derdik. Çocuk dünyamızın en meşhur aktörüydün.
Çocukların rahat etsin diye ek işler yaptığını bilirdim. Hastalandıklarında nasıl telaş ettiğini… O ciddiyetin arkasında engin şefkat ve merhamet saklıydı. Ben de böyle bir öğretmen olabilir miydim ki?
İki odalı bir lojmandı evin. Sadeydi yaşantın. Dik duruşlu, pehlivan yapılı, karizma adamdın. Hiç unutamadığım dersler var hafızamda. Tahtaya ilginç, tamamen hayali bir araç çizmiştin Türkçe dersinde de:” Bakın çocuklar, diyordun :”Dilimizin zenginleşmesi için bizim çalışmamız gerek. İcatlar yapmalı ve onlara yeni isimler vermeliyiz.” Küçücük çocuklar diye düşünmeden bize yeni ufuklar açıyordun.” Okursanız, Yaradana eğilirsiniz ama Ondan başkasına eğilmezsiniz. Sevilirsiniz.” diyordun. Evinizdeki sanıdıktan “Öğretmen Okulu” yıllarından kitapların çıkardı. Ne renkli kitaplardı onlar çeşit çeşit. Hepsini hatırlayamıyorum ama gözümde büyürdün.
Küçücük ellerimi dünyaya gözümü açar açaz tuttun ve bir daha hiç bırakmadın öğretmenim!
Matematik derslerini de kendine has yöntemlerle anlatırdın. Fen derslerini de. Sosyal dersleri zaten derste yaşardık senin canlandırmalarınla. Mutlu olduk seninle, köyde. Geleneği sevdirdin bize. Müziğimizi, folklorümüzü, bize ait olanı. Hala seninle sevdiğim, beni sevindiren her şeyi seviyorum.
Sen hep köyde kalmadın. Benim ortaokula başlama zamanım gelince şehre taşındık. Şehirde öğretmenlik yapmaya başladın. Sana özentim, hayranlığım hiçbir zaman bitmedi. Köy öğretmeni olabilmeyi istedim ben de hep.
Emekli olduktan sonra bile bırakamadın öğretmenliği. Yeniden köylere döndüğün yılların oldu onurla. Çünkü sen, mesleğini hakkıyla yapmaktan onur duydun. Başarılar elde ettin. Ahirete azıktır, kızım dedin. Bu denli aşkla yapılan öğretmenlik, ne güzel öğretmenliktir, öğretmenim!
Öğretmen oldum bin şükürle. Köy öğretmeni oldum ilkin. İlk öğretmenleri olamasam da köy öğretmenleri olabildim ilk öğrencilerimin. En zor anlattığım duygularım öğretmenlik duyguları oldu hep. En zor yazdığım anılar da öyle. Boğazım düğümleniyor. Ayrılıklara yüreği dayanamayan bu ciddi öğretmen nasıl dayanıyor böyle emek verdiği öğrencilerinin ayrılığına?
Yeniden yeni öğrencilerine kavuşuyor bir öğretmen, ayrılmıyor madenden. Boş kalmıyor sıralar. Yoksa… Ayırmasın talebelerimizden bu mesleği bize lütfeden!
İlk öğretmendim ben. Köy öğretmeniydim ilk. İlk öğrencilerim, üzmediler, incitmediler beni. Sevdim. Çok sevdim onları hem de. Elleri kınalı öğretmenleri oldum onlara. Elmalarının yarısını paylaştılar, bir avuç kestanelerinin üç-beşini. İnsan sevdiğine kıyamazdı. Soruları yanlış yapınca ağlayanları vardı. Nasıl yanlış yaparım size diye… Tiyatro oynadık, resimler yaptık, güzel yazılar yazdık, günlükler, mektuplar da yazdık. Çalıkuşu mizaçlı olmasam da Çalıkuşu’nu yaşadık birlikte. Mektuplar yazdılar öğretmenlerine. Öğrenmişlerdi işte, müfredatla öğrenmeleri gerekenleri. Oysa müfredat değildi geriye kalan. Birlikte kardan adam yapmak, soğuyan ellerini ısıtmak, seraya diktiğimiz yeşilliklerin büyümesine şahitlik etmek…Birlikte ağlamak-gülmek… Anlatılır; anlatılamaz. Anlatamıyorum!
Ben hala, babamın biricik kızı, cimini, ilk göz ağrısı, prensesi, Yasemin’iyim.
Sense benim ilk öğretmenimsin. Müdürümsün. Yoluma aydınlıksın.
Canım babam…
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar