İbn-i Haldun ve Döngüsel Tarih

“Söylenmesi gereken her şey çoktan söylendi.
Ancak kimse dinlemediği için her şey tekrar söylenmeli.”
Andre Gide

Modern sosyoloji, tarihi, bir ilerleme süreci olarak görür. Kadim sosyoloji teorileri ise tarihi, bir gerileme olarak değerlendirir. Klasik medeniyet düşünürlerinin genellikle döngüsel ve gerilemeci bir tarih algısı bulunmaktadır. Buna göre, insanlık başlangıçtaki en iyi zamandan, daha fazla bozulma yaşayarak, daha kötü bir zamana gitmektedir.

Klasik İslam düşünürü İbn-i Haldun (1332-1406), bu döngüsel tarihi düşüncenin ilham kaynağını oluşturmaktadır. Ona göre, insanların bir arada bulunma sebebi, birlikte hayatlarını sürdürme iradeleridir. Medeniyetin anlamı, insanların kendi doğal şartlarından çıkıp, sosyal koşullar dahilinde, birlikte (asabiyet duygusu içinde) yaşamalarıdır. İbn-i Haldun’a göre sosyal düzen ile ahlaki düzen arasında bir geçirgenlik vardır. Eğer bir medeniyet yükseliyorsa, ahlaki yapıda bir gelişme vardır. Tersine, ahlaki düzen çöküyorsa, medeniyet de çöker. İbn-i Haldun, toplumları ikiye ayırmıştır: Göçebe olanlar (Bedeviler) ve Yerleşik olanlar (Hadariler). O, göçebe ve yerleşik toplumlar arasındaki bulunan döngüye dikkat çeker: Göçebeler, yaşayış koşullarından ötürü savaşa, şerefe, sadakate, dayanıklılığa daha fazla önem verir. Tarihi seyir, bedevîlikten hadariliğe doğru bir akıştır ve bu akış her zaman dairesel bir nitelik taşır. Bu Umrân’ın doğal gelişimidir. Ona göre geçmiş, geleceğe “suyun suya benzediği” kadar çok benzemektedir. İbn-i Haldun “Tarihsel süreçte tekrarlanan şey, vakalar değil, onların arkasındaki sebeplerdir” der. Eğer, tarihsel vakaların arkasındaki nedenler incelenirse, döngüsellik de bulunur.

Benzer bir çıkarımı, İbn-i Haldun’dan etkilenen Spengler (1880-1936) de yapmıştı. Olayların arkasında tekrarlayan nedenleri bulan Spengler, 1918-1922 yıllarında yazdığı “Batı’nın Çöküşü” adlı eserinde, “uygarlıkların yükselişinin ve düşüşünün kaçınılmaz bir kader olduğunu” ilan etmişti. Ona göre her uygarlık, biyolojik bir organizma gibi doğuyor, büyüyor ve ölüyordu. “Karar Anı” isimli çalışmasında dile getirdiği gibi “Her toplumda yozlaşmış unsurlar, sürekli olarak dibe batar. Yorgun aileler, üstün soyun düşmüş üyeleri, ruhani ve fiziksel başarısızlıklar, bayağılıklar” tüm bunlara sebeptir. Spengler  dünya tarihinde 8 tip medeniyeti (Mısır, Babil, Hindistan, Çin, Antikite, Arap, Batı ve Meksika) inceledikten sonra, gelişme düzeylerine göre kültürleri üç sınıfa ayırdı: 1- Metafiziksel-dini yüksek kültürler 2- Erken simgeci kültürler 3- Geç sivil kültürler. Spengler, Batı kültürünü, “Geç sivil kültür” sınıfında, çöküş aşaması olarak tanımladı.

Spengler, Uygarlıkları, gelişim psikolojisinde olduğu gibi gördü: Uygarlığın erken dönemleri, insanın çocukluk dönemine denk gelir. Bu dönemde toplum ve din ortaya çıkmıştır. Gençlik döneminde, aklın üstünlüğü vardır. Olgunluk döneminde, entelektüellik kendini gösterir ve bu dönem sanatın, felsefenin, bilimin en çok geliştiği dönemdir. İnsanın yaşlılık dönemi gibi bir uygarlık da güçten düşmeye başlar ve çözülme olur. Bu dönemde parçalanmaya başlayan sosyal değerler, kaçınılmaz çözülmenin ve çöküşün habercisidir. Spengler, bu şekilde bir döngüsellikle, toplumların değişimini açıklar.

Diğer bir düşünür de tarihçi ve fikir adamı Toynbee’dir.(1889-1975) Toynbee’nin düşüncelerine göre toplumlar, içsel ve dışsal tehditlere çözüm üretirse, başarılı olurlar; halkların mevcut şartlarını yeterince kavrayamaz ya da sorunlara göre kendi kültürlerini geliştiremezlerse yok olurlar. Buna göre bir medeniyet, hâkimiyet kurduğu “gelişme” çağı sonrası, kendi dahili süreçleriyle kendini güçsüzleştiren bazı durumların neticesinde “kargaşa” zamanını yaşar. Bu medeniyet, kargaşadan başarılı çıkması halinde, üçüncü aşama olan “evrensel devlet” sürecine geçer. Bu aşamada medeniyet zirveye erişmiş, yükselişini tamamlamıştır. Ancak bu süreçte medeniyet muhafazakâr bir mahiyet kazanır. Son aşamada, dinamik olmak yerine, statik  muhafazakarlık sebebiyle “parçalanma” evresi gelişir ve medeniyet sona erer. Düşünüre göre tüm uygarlıklar bu evreleri tamamlayarak ölmezler. Yanlışlarından ders çıkaran ve diğer kültürlerden etkilenerek çözümler üretebilen uygarlıklar, yeniden bir yükseliş çağına girebilirler. Toynbee’ye göre modernitenin kurucu insanı azaldığından dolayı, Batı Medeniyeti, artık dinamizm kaybı yaşamaktadır. Dolayısıyla içeriden ve dışarıdan karşılaştığı tehditleri göğüslemede zayıf durumdadır. Toynbee’ye göre “intihara eğilimli Batı medeniyeti”ni tehdit eden başlıca unsurlar şunlardır: “Nükleer savaş, teknoloji, uzay keşifleri, aşırı tüketim, hırs, aşırı nüfus artışı, çevre kirliliği, kaos, ahlâkî çöküntü ve benmerkezciliktir.”

Tarih felsefesi alanında ortaya çıkan döngüsel teoriciliğe, sosyoloji alanından A. Sorokin (1889-1968) de katılmıştır. Tarihsel sosyoloji kuramcısı Sorokin, insanın hem beden hem ruh boyutunu önemser. Her insan, toplumunda kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkan farklılaşma çerçevesinde, toplumun bütünleşmesini oluşturmak üzere beş düzeni ortaya çıkarır: 1- Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran, etik düzenini; 2- Temel hak ve görevleri düzenleyen, yasal olanla, suç teşkil eden eylemleri birbirinden ayıran, hukuk düzenini; 3- Kutsal olanla, tabu olanı ayıran, dini düzeni; 4- Bilgide gerçekle, hatayı birbirinden ayıran, bilimsel düzeni; 5- Sanat ve estetik düzeni. Bu düzenlerde uyumlu etkileşim, “sosyo-kültürel sistemi” meydana getirir. Sosyo-kültürel olgular aralarında anlam, nedensel bağ, “sistemi” oluştururken, aksi durumda toplum ‘yığına’ dönüşür. Seçme ve sentezleme imkanını sağlayan yoğun kültürel etkileşimler, sosyo-kültürel sistem için şarttır. Sorokin’e göre, kültürel unsurlar, buna ihtiyaç duymayan toplumlarda oluşmazlar. 

Sorokin uygarlıkların yükseliş ve düşüş süreçlerine odaklanmak yerine, kültürlerin duygusal ile düşünsel gel-gitlerine yönelmiştir. Duygusal kültürler, duyularla elde edilebilen hissi, hazcı, pratik ve materyalisttir. Düşünce kültürleri ise akıl kanalıyla elde edilen şeylere vurgu yapar. Sorokin’e göre bir kültürde, bu kutuplardan sadece birisine yönelen bir hareket, diğer kutbu temsil eden güçlerin direnciyle karşılaşır. Bir uca ne kadar çok vurgu yapılırsa, diğer kutuptan gelebilecek direnç de o düzeyde artar. Her toplumda bu iki güç arasında, değişik düzeylerde gerilim mevcuttur. Gerilim uzun vadede toplumda bir istikrarsızlık oluşturur. Bu istikrarsızlık aynı zamanda sosyal değişimin temel yapısını teşkil eder. Sorokin, sosyo-kültürel gelişmenin, duygusal ve düşünsel dinamiklerin birbirini dengelemesi ile gerçekleşeceğini düşünür.

Görüldüğü üzere, mevcut dünya düzeninin, ‘modern zaman dilimi’ olarak adlandırıldığı günümüzde, emperyalist ve kapitalist düzenin oluşturduğu eşitsizlikler, tarihin özgürlük ve mutluluk vaadiyle bir geleceğe doğru ilerlemekte olduğu fikrini sorgulamaya neden olmuştur. Ortaya alternatif düşünce olarak, “döngüselci tarih” fikri çıkmıştır. İbn-i Haldun’un kültürleri bir organizma gibi gören temel düşüncesinden hareketle, bahsi geçen düşünürler, “tarihsel süreçte tekrarlanan şeyin, olaylar değil, onların arkasındaki sebepler olduğunu” göstermeye çalışmışlardır. Öyle ki çoğu tarihi süreçler, belirli bir yol izlemekte ve kendi gelişimini tamamladığında, yine başa dönmektedir. O halde nedenler üzerinde daha fazla düşünmek, tarihten gerekli dersleri çıkarmak, insanlık için en önemli esastır. Sözümüzü, Mehmet Akif’in dileğiyle bitirelim: “Tarihi, tekerrür diye, tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” 

Metin KAZAN

Yardımcı Kaynaklar:

Nebati, N. (2019). İbn-i Haldun düşüncesinde tarih, zaman ve döngüsellik, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/731469

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir