Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Yolculuğumun ilk durağı ortaokul yıllarıydı. Türkçe öğretmenimiz, bize dersin son dakikalarında yazdığımız metinleri okuturdu. Yarışmalar için de teşvik ederdi aynı zamanda. Yazdığımız o metinleri yarışmalara da yollardı. “Ne olmak istersin?” diye sorarlardı mesela. Benim cevabım hep aynıydı: “Yazar olmak”… O yıllarda da yazmayı tutkuyla sevdiğimi hatırlıyorum…
Lise son sınıfa gelince “Fen” bölümünden “Sosyal Bilimler ve Edebiyat” bölümüne geçtim. Çünkü edebiyat öğretmeni olmayı çok istiyordum. (Yazmanın yolunun edebiyat okumaktan geçeceğini düşünerek…) O zamanki edebiyat öğretmenimiz, tercihlerimi yaptığım sıralarda, “Kalemin çok iyi, neden gazetecilik yazmıyorsun?” dedi. Üniversite sınavından sonra çok az tercih yapmıştım. Gazetecilik de bu tercihlerdendi. Sınav sonucu açıklandığında önce biraz üzülmüştüm. Ancak Ankara’ya gelip de okumaya başladıktan (ve bitirdikten sonra) okulumun ne kadar güzide bir okul olduğunu gördüm. Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik bölümü… İyi bir okulda, çok iyi hocalardan çok çeşitli alanlarda dersler aldık. Ufkum açıldı, perspektifim genişledi. Şanslıydım, özel sektörde de kamu sektöründe de genelde hep kendi alanımla ilgili işler yaptım. Anlayacağınız en başından beri yazının içindeydim ya da yazı benim içimdeydi. Yazıyla bağımı koparmadım hiç.
Ben “Öykücü” olayım diye yola çıkmamıştım. “Yazar” olma hayalimin peşindeydim. Ancak hayatımın olağan akışında dilim öykü’ye evrildi. (Zamanım genişlerse diğer türlerde eserler de vermek isterim.) Aldığım eğitimin etkisiyle, farklı alanlarda derinleşme imkânı bulabildim. Okulda bize öğretilen en önemli şey, bilgiye ulaşmanın yollarıydı. Yani birçok alandan birçok bilgi verildi, fakat derinleşmek için bizim çabalamamız gerekiyordu. Sosyoloji, psikoloji, fotoğraf, sinema, kitle iletişim kuramları, yazınsal türler, okuma ve anlatım teknikleri… aklıma gelen derslerimizdi. Dilimin imkânlarını seviyorum ayrıca. Hangi kelime karşılıyorsa anlatmak istediğimi, o kelimeyi tercih ediyorum. Taassubum yok bu konuda.
Üslubumu kendime has kılmaya çalıştım, hâlâ da çalışıyorum. Öncelikle her insanın biricik olduğu bilinciyle hareket ettim. Özgünlük önemli benim için. Bir yazarı yazar yapan, onu diğerlerinden ayrı kılan sadece kelimeleri değil kanımca; yaşantısı da… Dinlediği müziklerden izlediği filmlere, gittiği şehirlerden yaptığı işlere, okuduğu kitaplardan yaptığı el işlerine, çektiği fotoğraflardan dokunduğu hayatlara… o kadar çok şey var ki bizi biz yapan, özgün kılan, diğerlerinden ayıran. Anlam arayışı hiç bitmiyor, bitmez de…
Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
Hep aynı soruyu soruyorum: “Olsa ne/nasıl olurdu?” Peşinden gitmeyi hiç bırakmadım o sorunun. Anlamaya çalışmak için… Yazıyla kurduğum o bağı hep önemsedim. Edebiyatın işlevi zaman zaman değişir bende: Bazen çağa tanıklık, bazen bir sığınak, bazen acıları anılara dönüştürme aracı… Sorum, en çok da kendimden ötekine doğru yaptığım o yolculuğun ışığı. İnsan zorlu yollardan geçtikten sonra hayata çok daha başka türlü bakmaya başlıyor. Değişiyor, dönüşüyor, olgunlaşıyor; bunların sonucu olarak dili de evriliyor edebiyatının amacı da.
Yaşadığımız toplumdan âri değiliz, yaşananlar herkes gibi beni de etkiliyor. Son yıllarda yaşanan ciddi bir toplumsal yarılma var. Hiçbir dönem şahit olmadığım şeylere şahit olmak, ruhumu da yoruyor kalbimi de… Yazmak, o anlamda benim için hem bir “sığınak” hem bir kayıt düşme yolu. Hayat koşullarım değiştikçe yazdıklarım da değişti, bu doğal bir şey olsa gerek. Yazdıkça, okudukça, yaşadıkça… insanın anlattığı “hikâye”de değişiyor. Ancak o soru yazarken içimde bir yerlerde hep asılı kalıyor: “Olsa ne/nasıl olurdu?”
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Merve Koçak Kurt
- 15 Mayıs 1976’da Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu.
- Antakya’da büyüdü.
- Antakya Lisesi’ni bitirdi.
- Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu.
- Kendi alanıyla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. (Muhabirlik, dergi yayıncılığı, metin yazarlığı, radyo program yapımcılığı, sosyal medya uzmanlığı vb.)
- İlk yazısı 1995’te yayımlandı, ondan sonraki 2005’te…
- Bir kadın dergisinde beş yıl boyunca denemeler yazdı.
- Bir kitap ekindeki İlk-im köşesinde uzun süre ilk kitapların öyküsünü anlattı.
- Ayrıca edebiyathaber.net ve çeşitli mecralar için söyleşiler yaptı, yazılar kaleme aldı.
- Yayımlanan ilk öyküsü “Kahve Fincanında Bumerang Etkisi”.
- 2010’dan beri öykü dünyasının içinde…
- Birçok mecrada öyküleri yayımlandı.
- Kitap eklerinde yazılarıyla, dergilerdeyse öyküleriyle, denemeleriyle ve söyleşileriyle yer aldı.
- Ankara’da yaşıyor.
- Söz’ü olduğu sürece yazmak istiyor.
Kitapları
- Ellerin Mavi Kelebek (2014)
- Oysa Rüyaydı (2017)
- Naz Kahvesi (2019)
- Söz Sandığım (2023)
“Söz Sandığım (2023 Kitabı, 70. Sait Faik Hikâye Armağanı ve 34. Haldun Taner Öykü Ödülü kısa listesinde yer alıyor. Ayrıca 15. Türkan Saylan Sanat Ödülü Finalisti.

Son Yorumlar