Anadolu’da Oğuz öncesi Türklüğün izlerini yakalamak benim için hem Atsız’ın tarih nazariyesini hem Türk İslâm Terkipli Milliyetçilik (TİTM) ekollerinin tezlerini eleştirmek bakımından önemli bir hedefti. “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) kitabımda Mithat Aydın’ın “Anadolu’da Hristiyan Türkler-Başlangıcından Cumhuriyete” (2014) başlıklı makalesini delil göstererek Anadolu’da Müslüman Oğuzlar öncesinde Hristiyan Türklerin yaşadığını ve bunların Bizans’ın askerî gücünü oluşturduklarını, kendilerine “Türkopol” denildiğini ifade edebilmiştim. Fakat somut veri sunamamıştım. Mart 2022’de kitabım yayımlandı. Eylül 2022’de “Konya şehrinde bulunan Savatra Antik Kenti’nde, İslam öncesi erken dönem Türk tarihine ait bir yazıt keşfedildi.” başlığıyla medyada bir haber paylaşıldı. Devrim Beyaz’ın kaleme aldığı yazıda, “Selçuk Üniversitesi’nin yürüttüğü ve Doç. Dr. İlker Işık’ın başkanlık ettiği kazıda, Anadolu’da ilk kez Türk ibaresinin yer aldığı bir yazıtın gün yüzüne çıkartıldığı, yazıtın üzerinde Grekçe Türkopol (Türkoğlu) kelimesinin yer aldığı” ifade ediliyordu. Haberde, Türkopol yazısı dışında iki adet runik alfabesiyle yazılmış yazı bulunduğu da belirtilmekteydi.[1] Bu bulgu, “Türk” kelimesinin “Müslüman” ve “Oğuz” olmak ile ilişkisini koparan önemli bir delildi. Zira Türklük, tarihte, İslâm ile tanımlanmadan belli kavimlerin adı olarak benimsenmişse, o zaman o kavimlerin soyundan gelen halklar da din-mezhep ayrışmasına uğramadan “Türk” olarak adlandırılabilirdi. Anadolu’da Müslüman Oğuzlardan önce “Türk” adının geçmesi (ve mermere kazınması) Nihal Atsız’ın “Türkler Anadolu’ya Asya’dan girdiler” argümanıyla savunduğu tarih anlayışını temelsiz kılıyordu. Ayrıca Atsız’ın Türklük düşüncesi İskitlere gitmiyor, Hunlardan başlıyordu. Bense “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) kitabımda İskitlere yönelmiştim. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Tezleri Çarpışıyor-Avrupalıların Ataları Türktür” makalesinden şu alıntıya yer vermiştim: “İskoçyalılar, Papa’ya gönderdikleri 6 Nisan 1320 günlü dilekçelerinde, kendilerinin Asyalı İskitlerin soyundan geldiklerini, ‘İskoç’ (Scoth) sözcüğünün ‘İskit’in (Scyth) özgün biçiminden başka bir şey olmadığını resmen bildirerek Kilise kayıtlarına geçirtmişlerdi. Komşuları İrlandalılar da aynı biçimde, yüzyıllar öncesinden kökenlerinin Asyalı, Turanlı olduğunu belirterek övünmekteydi.” Bu alıntı, Avrupa’daki kimi halkların kökeninde “Turanîlik” olduğu düşüncesini kışkırtıyordu. O zaman şöyle düşünmüştüm: Bu halklar İskit kökenini kabul ediyor; biz onları Türklük dışında mı tutacağız?
Anadolu’da da Oğuz olmayan Türkler bulunmaktaydı. “Aziz İstanbul” kitabında Yahya Kemal, Anadolu’da Selçuklu Oğuzları öncesi dönemde Peçenekler, Kumanlar, Vardarların yaşadığını ve coğrafyanın zaten “Türk İli” olduğunu ifade etmekteydi. Fakat Yahya Kemal, kendi tespitini kenara itiyor, Türklüğü Müslüman Oğuzluk ile tanımlamaya geçiyordu. Bunun gerekçesi ise ona göre şuydu: “Bir coğrafyada bin yıl boyunca birlikte yaşayan halklar bir terkip oluşturarak millet haline gelirler.” Yahya Kemal Osmanlı İstanbul’una “Türk İstanbul” diyerek onu İslâmî gelenek içinde tanımladığından Kıpçak, Peçenek, Uz, Vardar, Alan ve daha önceki İskit geçmişine sırtını dönmekten başka bir çıkar yol bulamamıştı. Bu konu benim Anadoluculuktan niçin Türkçülüğe (aslında Turancılığa) geçtiğim hususunu da izah etmeyi sağlayacak önemli bir eşiktir. Zira Anadoluculuk Türklüğün çok boylu ve Oğuzlardan eski tarihini ideolojik gerekçelerle budamakta, bir anlamda pseudo tarih imal etmekteydi. Bunun bazı stratejik gerekçelerle ilişkisi olduğu da açıktı. Yahya Kemal, İstiklâl Savaşı yıllarında Türk’ü “İslâm’ın Ordusu” saymakta, savaş bittiğinde ise kurulacak devleti, “Kur’an Devleti” olarak tasavvur etmekteydi: “Bir gün sulh olacağını düşünüyorum. O gün İstiklâl ordusunun askerlerine denilecek ki: Haydi çocuklar evlerinize dönünüz! Kur’an’ın devletini kurtardınız. Allah, Peygamber, Osman Gazi, Fatih, Selim bütün büyük cetlerimiz sizden hoşnutturlar.” Yahya Kemal’e göre “Türk Milleti” bir soy değil, farklı unsurlardan müteşekkil “Müslüman Terkip”tir: “Türk milleti bir dinde ve bir mezhepte olan ve Türkçeyi müşterek lisan telakki eden, Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut ve Boşnak unsurların kurûn-ı vustâ’dan (Orta Çağ) beri terkibiyle vücûd bulmuş bir millettir.” Normal koşullarda benim bu düşünceleri kabul etmem hem konformist bir yazarlık için makul ve pragmatist hem de ana akım düşüncelerden kopmamak adına gerekliydi. Zira “Yahya Kemal: Gelenekli Modernizm” (2024) kitabımda da gösterdiğim üzere İsmet Özel’in Türklük söylemleri Yahya Kemal’in Türklük düşüncesinin güncellenmiş versiyonu idi. Yahya Kemal, “Türk mayası” kavramını da kullanarak farklı etnisiteleri, kabileleri “millet” hâline getiren hususiyetin İslâm dini olduğunu da yazmıştı: “Türk memleketinin asıl sırrı Türk’tedir. Arnavud’u, Çerkez’i Kürt’ü hâkim ve metin bir millet kitlesi eden Türk mayasıdır (…) Türk bu devletin Müslüman unsurlarını birleştirmek için Allah tarafından bir mevhibe (bağış)dır (…) Farklı etnisitelerden olsa dahi Türkçe konuşan Müslüman kavimlere ‘Türk’ denilir.” Fakat benim açımdan Yahya Kemal’in (ve elbette Nurettin Topçu ile İsmet Özel’in) bu Türklük tanımları geçerliliğini yitirmişti. Yahya Kemal Osmanlı’nın çürümüş bir düzen olduğu tespitini yaparak İstiklâl Savaşı’na dahil olmuş bir devrimci olsa da “milleti yaratan toprağa” ve erken dönem Osmanlı’nın “Akıncı” askerlerine vurgu yapıyordu. Aslında onun idealleştirdiği dönem bir bakıma 13. yy. Anadolu’suydu: “Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.” Nitekim Yahya Kemal, “ordu-millet olarak medenileşmiş toplum” düşüncesiyle “Süleymaniye’de Bayram Namazı”nı yazmaktaydı. Fakat Yahya Kemal, Osmanlı’nın 1453 sonrası politikalarıyla Türkleri ordudan tasfiye ettiğini (Yeniçerilik), Akıncı teşkilatının, 1595 yılında fiilen sona erdiğini görmezden gelerek tarih üretiyor ve Cumhuriyet’e karşı “pasif muhalefet” geliştiriyordu. Benim açımdan ise sorun şuydu: Osmanlı’nın sınıfsal yapısını korumayı amaçlayan zümrelerin Yahya Kemal’in fikirleri ile çözülmesi (tasfiye edilmesi) mümkün müydü? Yusuf Akçura’nın fikirlerine itibar edersek bunun mümkün bulunmadığı açıktı. Türkiye’de inkılâpların esas amacı (Türkçe ezan, Türkçe ibadet meselesi dışta bırakılırsa), Osmanlı’dan devralınan sınıfsal yapının (feodalitenin) tasfiye edilmesiydi. 2022’de sosyal medyada “Osmanlı yıkılmasaydı dahi harf inkılâbı yapılacaktı” ibaresiyle paylaşımda bulununca bir yazar kuruluşun “şeref başkanı” hakkımda olumsuz sözler söyledi. Bugün aynı kuruluşun yeni başkanlık divanı Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde “ortak alfabe” çalışmalarına katılmakta ve 1926’da Bakü’de toplanan “Türkiyat Kongresi”nde alınan kararlara atıf yapabilmektedir. Bilindiği üzere bu kongrenin aldığı kararlardan biri de “Türk halklarının Latin alfabesine geçmesi”dir. Türkiye’nin alfabe değişimini 1928’de gerçekleştirdiği düşünülürse, bu inkılâbın köksüz olduğu ifade edilemeyecektir. Alfabe değişimini desteklediğimi ilan edince epeyce bir linç yedim ve yazdığım bütün dergi mecralarından dışlandım. Bir dergi çevresi, “Türkçe Kur’an’dan neşet etmiştir” diyecek duruma gelmişti. Onlara yazı vermeyi reddettim. Bugün aynı çevrenin “ortak alfabe”ye geçişi elzem sayan beyanlarını gülümseyerek karşılıyorum.
Lütfi BERGEN
Kaynak
[1] Beyaz Devrim, Konya’da Türk Tarihini Şekillendirecek Keşif: Anadolu’da Türk Adı Geçen En Eski Yazıt Bulundu, https://kayiprihtim.com/haberler/arkeoloji/konya-turk-adi-gecen-yazit-kesif/, 4.09.2022.

Son Yorumlar