İki Dünya Arasında “Lo” Romanı

2015 yılında Belarus’lu Svetlena Aleksiyeviç Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Ömrünü Sovyetler Birliği’nde geçiren yazar, Sovyet-Afgan Savaşı, Çernobil faciası ve Sovyetler Birliği’nin dağılması gibi önemli olayları bir gazeteci olarak yaşamış ve görmüştür. Onun “Çinkonun Çocukları”, “Çernobil’den Sesler” isimli kitapları Batı’lılar için Sovyetler Birliği’nin yetmiş yıllık serüveninin ve insanların karşı karşıya kaldıkları trajedilerinin aynası oldu. O, 2015 yılında Nobel Komitesi önünden yaptığı ve “Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine” başlıklı konuşmasında şöyle demişti:

“Yirmi sene evvel, ‘Kızıl İmparatorluğu’nu lanetler ve göz yaşlarıyla yolcu ettik. Bugün artık yakın tarihe daha sakince, tarihsel bir tecrübeye bakar gibi bakabiliriz. Bunu yapmak önemli, çünkü sosyalizm tartışması şimdiye değin bitmiş değildir.

 “Kızıl İmparatorluk’ artık yok, ama kızıl insan hâlâ var. O devam ediyor.

Yazar Ejder Ol, Lo romanıyla sadece “Kızıl İmparatorluğu”nun yetmiş yıllık serüvenine değil, iki yüz yılı aşan Rus-Azerbaycan ilişkilerine de adeta ayna tutmuştur. Halkın hafızasında derin izler bırakan tarih, geçmiş ve acılar dilden dile yeni nesillere aktarmayı da yazar canlı bir anlatımla okuyucuya iletmiştir:

“Bu zalim oğlu, dünyaya Urus geldi, bilmir.(s.11)”

“Urus’un gelmesi” aslında Svetlana Aleksiyeviç’in de vurguladığı gibi Azerbaycan dünyasına ait olmayan bir dünyanın da zulümle gelerek ülkeye ve insanların ruhuna yerleşmesi demektir. Nobel Ödüllü sanatçının belirttiği “Yakın tarihe sakince bakmak,” arzusu ve dileği Lo romanında kendisini bulmuştur diyebiliriz. Romanın daha başlarında uzaklardan alınan bir asker mektubu, aynı zamanda Sovyet-Afgan savaşı sırasında ölen halaoğlu İlkin’in tabutuyla özdeşleştirilmektedir. Sonra Çernobil Faciasına şahit olan orda hastalanan ve buna rağmen askerliği devam eden Qara, sistemin acımaslığını ve insanın değersizleştirmesinin en önemli örneklerindedir.

Lo romanı bir kişinin veya bir kaç kişinin hikâyesi değidir. Roman Azerbaycan’nın son on yılını köylüsü, aydını, anarşisti, canisi, askeri, bağımsızlık savaşçısı olarak anlatsa da yeri geldikçe hem uzak geçmişe hem de bütün Sovyetler Birliği’ne ışık tutması açısından zamanın şahidi denecek bir değere sahiptir. Bu “zaman şahitliği” İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da ortaya çıkan ve “yıkıntı edebiyatı” adını alan meşhur akımın bir devamı sayılabilir.

“Yıkıntı Edebiyatı”nın en önemli temsilcilerinden biri olan Alman yazarı Heinrich Böll, “Palyaço” ve “Adem Sen Neredeydin?” isimli romanlarıyla o dönemin kişiliklerini ve toplumun çözülmesini âdeta resmetmiştir. O, iki eserinde de İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuva toplumunun dar kafalılığı ve çarpık ahlakı yüzünden farklılaşan bir insanın yaşadığı o toplumda kendine yer bulamayışının altını çizmiştir.

Ejder Ol da romanında kalemiyle bir hikâyenin akışı içinde en sarsıcı gerçekleri dile getirir. Günlük hayatın acımasızlıklarını, boş kuralları, haksız baskıları okurun yüzüne bir tokat gibi çarpar. Romanda bazen vatanseverlik veya kahramanlık kişinin acılarını, arzularını, umutlarını sakladığı bir maske haline dönüşür.

Heinrich Böll, “Ademoğlu Neredeydin?” romanında kahramanına Theodor Haecker’in bir sorusuu sordurur:

“Adem, Allah’ın karşısında neredeydin?”

“Ben savaştaydım.”

Ejder Ol’un kahramanı veya kahramanları ise “nerede” sorusunu asla sormazlar. Onlar için yaratılan(!) bir dünyanın içinde bazen isyan ederler, bazen teslim olurlar ve hayatı yaşanması gereken zorunlu bir ceza gibi kabul ederler.

Gara, Balaş, Semedağa, hatta Azerbaycan’nın en önemli entelektüelleri, politikacıları bile sistemin hançerinin yarasını yüreklerinin ucunda taşımaktadırlar. Yaralı bir toplumun bütün aksaklıkları, acıları, isyanları hatta cinayetleri sistemle birlikte sahne sahne gözümüzün önünden geçmektedir. Geçmişe dönük hatırlamalar, (Dedem 1928 yılında öldürülmüştü.) sonra sistemde yavaş yavaş başlayan çürüme, ortaya çıkan milli arzular, kitleleri amaçsızca yönlendirme çabaları, ülkenin adım adım işgale doğru gitmesi, savaşın acımasızlığı o sahnelerin zihinlerden asla gitmeyen anları okuyucuyu bazen ümitsizliğe sevketmekte, bazen de acı acı güldürmektedir. Yazarın olayları anlatırken tanrı yazar çabasıyla araya girmesi, okuyucuyu romandaki olayların içine daha fazla çekmesine sebep olmaktadır.

Roman kahramanı veya gerçek kişilik, Kazakistan’da hasta olan kardeşi Gara’yı ziyarete giderken elinde bir kamera tuttuğunun farkındadır. O kamera, Sovyet  toplumunda artık yozlaşan insan ilişkilerini yavaş yavaş çekerken, Kazakistan gibi bölgelerde başlayan Kanıyev meselesi gibi bağımsızlık kıpırdanışlarını da filmine dahil etmektedir. Bu filmin en acı finali ise Azerbaycan’da yaşanmaktadır. İnsancıl bir toplum kurmak için  yola çıkan sosyalist sisteminde Zori Balayan gibi faşistlerin yetişmesi bu kurgunun en can alıcı noktası durumundadır.

Yazar son dönem Azerbaycan tarhine ışık tutarken çok akıcı ve sade bir dil kullanır. İlk toplantılar, ilk tanışmalar, ilk düşünce ve yöntem tartışmaları ile birlikte sahneye çıkan Elçibey, Nemet, İsa Gamber, Etebar Memedov ve diğer halk hareketi temsilcilerini, Bahtiyar Vahapzade, Sabir Rüstemhanlı, Halil Rıza, Ziya Bünyadov, İsmail Şıxlı, Yusuf Semedoğlu, Anar gibi Azerbaycan aydınlarını olayları bilmeyen insanlara bile çok yakından tanıtmaktadır.

Azerbaycan’nın yaşadığı acılarla (Karabağ meselesi, 20 Ocak) birlikte Meydan hareketinin bütün olumlu ve olumsuz yanlarını romanda takip etmek ve ardından ortaya çıkan bağımsızlık, politik mücadeleler, Haydar Aliyev’in iktidara gelişi gibi Azerbaycan tarihi açısından önemli safhalar romanı zaman zaman tarihi bir belgeye büründürmektedir.

Romandaki bütün akıcılık, renk ve hadiseye rağmen en çok öne çıkan konu Azerbaycan halkının yaşayış ve düşünce tarzıdır. Karabağ hadiselerinin en kızgın döneminde Berde’ye getirilen eski bir topla Stepekankratı mahvedeğini iddia eden “mırık ve sarhoş Rus topçu”ya halkın inanması, ziyafet düzenlemesi hem halkın Ruslar tarafından nasıl gerçeklerden koparıldıklarını hem de ne kadar saf ve temiz bir düşünce tarzına sahip olduklarını göstermektedir:

“Ey insanlar, biz savaş konusunda çok bilgisiziz. Savaş köyde, fabrikada çalışmak gibi değildir. Altı-yedi ay bundan önce Berde’nin pazarında duydum ki bizim zenginler Gebele’den buraya paslı, eski bir top almış getirmişler. Topu herkes mübarek birşeymiş gibi adeta ziyaret ediyordu. Kafası kel, dişleri dökük, zayıf ve vaktinden önce yaşlanmış bir Rus da getirmişlerdi. O topçu Rus bizim dilimizde de bülbül gibi konuşuyordu. Dedi ki, “Ben Ermenilerin işgal ettikleri Stepanakeri üç taraftan bu topla vuracağım. Merkezden, sağdan ve soldan…O viranede bir kişi de kurtulmayacak.”

Ejder Ol

Beş yüz sayfayı aşkın bu tür bir canlı romanı bir makale içerisinde değerlendirmek elbette ki zordur. Ama yazar Ejder Ol bu romanıyla kendi dönemimin en iyi gözlemcilerinden biri olduğunu ortaya koymuştur. Sovyet sistemi ile kapitalist sistem arasında bocalayan ve bağımsızlığı uğrunda her türlü zorluğa göğüs geren Azerbaycan halkının bütün olumlu ve olumuz bu romanda görmek mümkündür.

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir