Irgatlar ve Annem

Rumcadan alıntıymış, ırgat sözcüğü; yeni öğrendim, ben de. Güncel Türkçe Sözlük’e göre kelimenin birinci anlamı ‘tarım işçisi’; ikinci anlamı ‘yapı işçisi’ imiş. Çukurova’nın engin topraklarında şekillenmiş olan söz dağarcığım itiraz ediyor: Irgat ‘toprak işçisi’dir ama ‘yapı işçisi’ne ırgat değil amele deriz, biz.

1876 tarihli Lehçe-i Osmani adlı sözlüğünde Ahmet Vefik Paşa, kelimenin ‘yapı rençberi, işçi, amele…’ anlamlarında olduğunu ve Yunancadan alındığını yazmış. 20. yüzyılın hemen başında basılan Şemsettin Sami’nin hazırladığı Kamus-ı Türki adlı sözlükte ise bunlara ek olarak sözcüğün ‘bocurgat’ anlamında da kullanıldığı ve Rumca’dan ödünçleme olduğu kayıtlı. Daha öncesine ait herhangi bir bilgi bulamadım.

Osmanlının sonu ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında edebiyatçılarımız Anadolu’ya açılmaya başlamış; köylü bazen idealist bir öğretmen üzerinden ‘adam edilmeye’ çalışılmış; bazen eski bir askerin küçümsemesi altında ezildikçe ezilmiştir. Anadolu’da önce cahil din adamlarıyla çıkarcı esnaf ya da toprak ağalarını ve kurnaz taşra siyasetçilerini gören sanatçılarımızın ırgatları fark etmesi biraz zaman almıştır.

1940 ve 1950’lerin ırgat hikâyeleri de 1960 ve 1970’lerin toprak ağalarını ya da fabrika işçilerini anlatan filmleri de eskisi kadar popüler değil artık. Yazık ki sorunlarımız büyüdükçe küçük insanlar iyice kaybolup gidiyor gözümüzde. İster toprak isterse de yapı işçisi olsun, bu küçük insanların hikâyesini en iyi kim anlatmıştır, sizce? Yaşar Kemal mi? Orhan Kemal mi? Cahit Irgat mı? Kemal Bilbaşar mı? İvo Andriç mi? Yoksa tek başına Blues müziği yeterli olur mu?

Hem Yaşar Kemal’in hem de Orhan Kemal’in ırgatları, tarla işçisidir. Çukurova’nın sıcağında ‘alnının teri ve tırnağının kanı’ndan başka yiyecek hiçbir şey bulamayan, üstüne bir de zalim toprak ağaları karşısında çaresiz kalan bu insanlar için ırgat gibi çalışmıştır, her ikisinin kalemi de. Yaşar Kemal kadar asi ve dik başlı olmasa da Orhan Kemal de Çukurovalı ırgatların acısını ve isyanını anlatır, bize.

Çukurova’da pamuk ırgatları, 1968, Fotoğraf: Ara Güler

Cahit Irgat’ın ırgatları sadece tarlalarda değil fabrikalarda da ömür tüketir. Kitabına ad olarak da seçtiği ‘Irgatın Türküsü’ başlıklı şiirinde çaresizlik ve öfkeyi aynı anda aktarır okuyucusuna:

El tarlasında kırıldı beden
Mezar bu fabrika, bu urba kefen
Ben ben değilim artık ben
Soyulmuşum.

Boşa işlemiş zaman
Bankalar kurulmuş sırtımdan
Dik dünyayı tırman tırman
Koşulmuşum.

Kemal Bilbaşar da ırgatların yoksul hayatını anlatır, Irgatların Öfkesi adlı kitabında. Bir öküz parası için demiryolunda çalışan ırgatlar, rüşvet çarkının dişlileri arasında ezilir… Toprak ağalarının çıkarları uğruna dini duyguları istismar edilir… Hatta başkasının işlediği bir cinayeti üstenmesi için türlü baskılara maruz kalır, ırgatlar… Bilbaşar, yoksulluk ve suç arasında güçlü bir sebep sonuç ilişkisi kurarak anlatır, ırgatların çaresizliğini…

İvo Andriç’in yarattığı hikâye kahramanı Irgat Siman’ın ömrü de düzenin değişeceği bir tür toprak reformu beklentisiyle geçer. Ama maalesef ekip biçeceği bir karış toprağa bile sahip olamaz, zavallı… Yönetim sistemleri, dinler ya da milletler değişse de ne toprak ağalarının keyfi ne de ırgatların kaderi değişir. Savaşlardan bile medet uman Siman’ın yaşadığı evrensel hayal kırıklığı… Gel de milyonları güldüren Kibar Feyzo’nun esasında içler acısı olan halini hatırlama!

Bugün şık ve pahalı salonlarda söylenen, milyonlarca seveni sayesinde ekonomik değeri de gayet yüksek olan Blues, aslında ırgat müziğidir. Kökeni, Afrika’dan silah zoruyla Amerika’ya getirilen kölelerin pamuk tarlalarında çalışırken yaktıkları ağıtlara dayanır… Yitirilen umutlar ve özgürlükler, ölümler ve zulümler için yakılmış ağıtlar… İşgücünü düşürdüğü bahanesiyle sömürgeci beyaz efendiler, bu müziği yasaklamak için zamanında çok çaba harcamış…

Hüzün ve gözyaşına kim yasak koyabilir ki… İnsan kendine bile söz geçiremiyor,  bu konuda… Hiçbir kelimesini anlamasanız da Blues müziğindeki acı ve ıstırabı iliklerinizde hissedersiniz… Gönül Yarası filminde Aynur Doğan’ın söylediği Kürtçe türküye ağlayan Meltem Cumbul, Şener Şen’in ‘Kürtçe biliyor musun?’ sorusuna, esasında olumsuzluk anlamı taşıyan başka bir soruyla cevap verir: Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekir?

Ve tabi çocukluğumdaki ırgatlar… Baharla birlikte kasabanın dışındaki derenin uzayıp giden iki yakası da uzaklardaki pamuk tarlalarının etrafı da ırgat çadırlarıyla dolmaya başlardı hep, benim çocukluğumda. Helal rızklarının peşinde Doğu ve Güney Doğu’dan gelen bu mevsimlik işçiler de olmasa Çukurova’nın bitmek tükenmek bilmeyen tarla işleri hepten ortada kalırdı… Gündüz sıcağın, gece sivrisineğin saldırısı altında mayıstan ekime kadar altı ay boyunca birkaç metrekarelik çadıra sığmak zorunda kalan hayatlar…

Bir sene, kasabanın hemen dışında, herkesin Muzaffer’in Tarlası dediği, biz çocukların oyun alanı olan geniş düzlüğe yan yana üç çadır kuruldu. Irgatların hayatına ilk defa bu kadar yakından tanıklık edecek; neredeyse onlarla iç içe yaşayacaktı, kasabalı. Ne yer, ne içer; nerede banyo yaparlardı? Hepsi muammaydı, bizim için… Uzun yaz günlerinde tarlalarda çalışır; akşam saat altı gibi çadırlarına dönerlerdi. Traktörden iner inmez, iki dakika bile dinlenmeden üç kara taşın ayaklık ettiği ocakta ekmek yapmaya başlardı, zavallı kadınlar… Odun hemen tutuşmaz, ocak tüter, kadınlar avurtlarını şişire şişire kör ocağı üfler, elleri yüzleri is içinde kalırdı… Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam şiirinde, insanı can evinden vuran dizeler: ‘bu kadınlar dev midir? / yatak özlemez gövde midir?’

Kadınlardan biri ocağın ateşi ve çay suyuyla ilgilenirken diğer de plastik leğende hamur yoğurur; küçücük bir tahta üzerinde tabak büyüklüğünde bazlamalar açardı. Baldırı çıplak, yalın ayaklı, esmer çocuklar annemin gönderdiği şeylere bir an önce kavuşabilmek için daha tarlanın başında önüme çıkar; elimdeki poşetlere yardım ederlerdi. Tercümanlık görevi de bu çocuklardaydı. Kadınların ‘Hode şi te razi be.’ cümlesini ancak çocukların bozuk Türkçesi sayesinde anlayabiliyordum: ‘Anne dedi, Allah razi olsun.’ 

Annem istisnasız her gün, hiç tanımadığı bu insanlara tas tas buz kalıpları, bazen de buzla birlikte o gün pişen yemekten gönderirdi, bir kap. Ve istisnasız her seferinde ben de huysuzluk çıkarırdım.

‘Ya anne, her gün buz isteyen mi var, senden?’

‘Yavrum, istemeye ne hacet; görmüyor musun sıcağı? Tepemize işliyor!’

‘Bir kere de ablam gitsin.’

‘Oğlum, kız çocuğu gönderilir mi, oraya?’

‘Eee, abim gitsin o zaman!’

‘Hadi gidiver gel, Mustafa’m; adına kurbanım senin!’

Bazen yirmi beş kuruşluk bir eskimo (Şimdiki çocukların meybuz dediği şekerli ve meyve aromalı buz parçası) parası vererek bazen de ‘Yarın yevmülmahşerde, Allah da sana Kevser havuzundan su içmeyi nasip eder, yavrum.’ diyerek ikna etmeye çalışırdı, beni. Ah annem ah!.. Kurbanı olduğun adın asıl sahibine komşu olmuşsundur, inşallah ve inşallah, Kevser havuzlarından su içiyorsundur, kana kana…

Mustafa SARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir