Kitap eskidi ama konu eskimiyor; daha doğrusu sorun bitmiyor. 2010 yılında basılmış olan ‘Kaç Zil Kaldı Örtmenin’ adlı kitabı okuyalı çok oldu ama parça parça aldığım notları daha yeni bir araya getirebildim.
Albert Einstein’e atfedilen ‘Bir önyargıyı yıkmak atomu parçalamaktan zordur.’ sözü, her ne kadar çok kullanılmaktan sıradanlaşmış gibi gözükse de, önemli bir gerçeğin altını çizer. Kaçımız eşya ve hadiseler karşısında önyargılarımızdan bağımsız, insaf ve adalet terazisini dengede tutarak tavır alabiliyoruz?
Doğu ve Güneydoğu gerçeğini, Kürt sorununu, tamamen insanı merkeze alarak anlatan bir roman Kaç Zil Kaldı Örtmenim, politik kaygılardan ve kavgalardan uzak. Milliyet Sanat’ın web yayın yönetmenliğini yapan Filiz Aygündüz’ün imzasını taşıyor. Kendisi de matematik öğretmeni olan yazar, Diyarbakır’ın Silvan ilçesine tayin olan genç bir bayan öğretmenin dilini kullanmış kitabında. Belki de yazarın kendi anıları, emin değilim.
‘İki Dil Bir Bavul’ filmini izlemiş olanlar hatırlayacaktır, Kürtçe bilmeyen bir öğretmenle, Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarının bazen ağlanası bazen de gülünesi maceralarını. Filiz Aygündüz de büyük bir olasılıkla izlemiştir, bu filmi. Aygündüz filmde erkek öğretmen (Emre Aydın) üzerinden anlatılan sorunları, bir kez daha bayan öğretmen gözüyle dile getiriyor, romanında. Doğal olarak kadın duyarlılığının izlerini de takip ediyorsunuz, kitap boyunca…
Filmde olduğu gibi romanda da, Kürtler nesneden ziyade özne olarak çıkıyor karşımıza. Esasen çoğumuz, yaşanan trajik olaylar ve medyanın kullandığı dil sebebiyle Kürtleri genellikle isyan, kavga ve terör eylemlerinin öznesi olarak algılıyoruz. Buradaki kısmi gerçeklik yanında asıl marazi durum, zihnimizde Kürtleri sadece isyan ve terör eylemlerinin öznesi olmaya mahkûm edişimizdedir. Oysa onlar da bütün insanlar gibi, sadece isyan ve kavganın değil, sevginin ve aşkın, samimiyet ve dostluğun, komşuluk ve kadirşinaslığın da öznesidir. İçinde yaşadığımız toplumda kaç kişi, Sare Teyze ya da Gülan Teyze kadar komşuluğun, dostluğun, gurbette yalnız kalmış birine yardım etmenin öznesi olmayı hak ediyor? Ve yine kaç kişi Mehmet Hoca kadar aşkın öznesi olabiliyor? Kürtlükle ilgili çözülmemiş onca soruna rağmen, sabır ve olgunluk içinde bir Türk’le aşkın işteş öznesi olmak… Tabi aynı durum, Türk öğretmen için de geçerli.
Bu durumu anlamak, çoğu zaman iletişim organları tarafından acımasız ve tek taraflı biçimde formatlanmış zihinlerimize zor geliyor. Romanda adı verilmeyen ve genellikle ben zamiriyle anlatılan bayan öğretmenin daha romanın başlarında kullandığı şu cümle içinde bulunduğumuz durumu yeterince anlatıyor mu sizce de: Ne yani burada insanlar anlamadığım bir dilden mi konuşuyor? Buradaki dilin sadece somut dili değil aynı zamanda birbirimizi anlamaya çalışmayı da ifade ettiğini vurgulamalıyım.
Yazarın Silvan’da duyduğu ilk Kürtçe sözcük ‘gel’ anlamındaki ware. Açık ki yazar, ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel / İster kafir, ister Mecusi / İster puta tapan ol yine gel, / Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, Ne olursan ol yine gele’. diyen Mevlana’dan medet umuyor, birbirinizi daha iyi anlamak için. ‘gel’ fiilinden başka bir fiile de vurgu yapıyor, yazar romanın başlarında: kal. Genç bayan öğretmenin kendi cümleleriyle aktaralım kalmak eyleminin nedenini: En fenası koca koca gözleriyle gözümün içine bakıyorlar heyecanlı, ama sanki; medet umar gibi. O an kalmaya karar verdim. İstanbul’da beni böylesine bekleyen kimsenin olmadığını düşündüm bir an… Çocukların gözlerinde gördüğümdü, gitmemem gerektiğine beni inandıran.” Romanda altı çizilen gelmek ve kalmak, kahramandaki Kürt algısının değişimini sağlayan iki ön eylem. Belki de birbirimizi daha iyi tanıyabilmek için öncelikli olarak yapmamız gereken iki şey. Başka yol var mı sizce?
Romanın ana karakterinin adı belirtmemek, Filiz Aygündüz’ün bilinçli bir tercihi miydi, bilemiyorum. Ama adı konulmamış bir kahramanın yerine kendini daha kolay koyabilir okuyucu. Okumayı zevkli kılan, belki biraz da budur.
Ana hatlarıyla roman PKK, Hizbullah ve JİTEM tarafından bölgenin nasıl yaşanılmaz bir hale getirildiğini, bu yaşanılmaz hayata tutunmanın ancak masumiyetleri tartışılmaz 8-9 yaşlarında bir sınıf dolusu öğrenciye duyulan sevgiyle mümkün olabileceğini anlatıyor. Bütün yokluğa, sefalete ve terk edilmişliğe rağmen, yeni gelen öğretmene büyük umutlarla bağlanan küçük yüreklerdeki sıcaklık, insanı zaman ve mekânın bunaltıcı kayıtlarından kurtararak yaşamı anlamlı kılabiliyor. Öğrenciler için kurulan kütüphane ve sergilenen tiyatro, okuyucuya sıradan ve alışılmış görünse de öğretme, yardımcı olma, yol gösterme gibi konularda duygularımızı tetikliyor. Tiyatroya sıkıştırılmış bir iki Kürtçe söz için kaymakamlıktan izin çıkması ve bunun yarattığı sevinç, 15-20 yıl sonra ülkemizin geldiği noktayı göstermesi bakımından dikkate değer.
Roman Silvan’da, Diyarbakır’da yaygın olarak bilinen bir Kürt söylencesini de anlatır: Zembilfroş söylencesi. Padişahın her türlü zevk ve sefadan nasibini almış yakışıklı oğlu, ölüm gerçeğini hakkıyla anladıktan sonra, sahip olduklarından vazgeçip, karısıyla birlikte fakir ve münzevi bir hayatı tercih eder ve geçimini hasırdan ördüğü sepetleri satmakla temin etmeye başlar. Sepet satıcısı yani Zembilfroş olur. Zaman içinde gittikçe yoksullaşan Zembilfroş’un yolu Silvan’a düşer. Silvan beyinin hanımı Hatun, yakışıklı Zembilfroş’a aşık olur. Ne var ki Zembilfroş, Allah korkusuyla Hatun’un aşkına karşılık vermez. Hatun ısrarcıdır. Zembilfroş’un yoksulluktan bıkan eşini para ile kandırarak bir geceliğine onun yerine geçer. Kör karanlıkta yatakta kucakladığı kadının kendi hanımı olmadığını anlayan Zembilfroş, Allah korkusuyla Silvan kalesinin burçlarından kendini aşağıya atar ve ölür. Zembilfroş’tan murat alamayan Hatun da kalenin burcundan atlayarak ölümü tercih eder. Söylencenin acıklı sonunun geçtiği burç, halk arasında hala Zembilfroş Burcu olarak bilinir.
Şark milletlerinde, kadının namus ve masumiyetini korumasının zorunluluk olarak algılanmasından mıdır, nedendir bilinmez; bütün Şark kültüründe olduğu gibi Kürtler arasında da namus ve iffet üzerinden erkeği kutsayan söylenceler vardır. Kur’an’da geçen ve Ahsenü’l-kasas (kıssaların/hikâyelerin en güzeli) olarak bilinen Hz. Yusuf’a ait hikâyenin, bu tür söylencelere kaynaklık ettiği bilinmektedir. Kur’an, bu konuda yaradılış itibarıyla kadına göre daha zayıf olan erkeği kutsayarak, erkeğe ideal tip sunmaktadır. Bu nedenle, Hz. Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesi, bütün klasik şark edebiyatının en popüler konusudur.
Sanat eserleri, toplumda karşılaştığımız içimizi kanatan, hatta zamanında çözülemediği için kangrenleşen sorunlara müdahil olur ve çözüm önerileri sunar. Ne var ki işin uygulamasında pasif ve edilgendir. Her ne kadar devlet büyükleri zaman zaman sanatçıların görüşlerini sorsa da bu durum çoğunlukla fanteziden öte geçemez. Ama Cemil Meriç ‘Her kitap denize atılmış bir şişedir; bir gün mutlaka insanlık sahiline ulaşır.’ diyor. Sosyal sorunlarımıza ayna tutan ‘Kaç Zil Kaldı Örtmenim?’ ve benzeri eserlerin bir gün mutlaka yüreklerimize de ulaşacağı ümidiyle…
Mustafa SARI

Son Yorumlar