Kalender: “Evet, Kötülük Sıradanlaşıyor”

“Çürüme” çok çarpıcı, iç acıtıcı, mide bulandırıcı, okuyanın böyle işler oluyor mu diye sorduğu bir konunun, olayın romanı. Böyle bir roman yazma düşüncesi nasıl gelişti sizde? Romanın ortaya çıkma süreci hakkında neler söylersiniz?

“İki Şehrin Hikâyesi”nin o ihtişamlı giriş cümlesini bir çok döneme uyarlayabiliriz. “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…”  

Charles Dickens’ın bu tespitini günümüze uyarlarsak pek de sırıtmaz. Acayip bir dönemden geçiyoruz, acayip bir zamandan… Bunu edebiyatçı olarak kayda almak zorunluluğumuz var aslında, ben de bunu yapmaya çalıştım, Palu ailesi hikâyesi üzerinden bir toplum eleştirisi, bir siyasi otorite eleştirisi romanı yazdım.

Romanın mekânı görünürde halim selim, birbirine yardım eden, huzurlu, dindar, muhafazakâr insanların yaşadığı bir mahalle. Oysa Ongun apartmanında ne dine, ne insanlığa, ne vicdana yakışmayan, vicdanı kanatan olaylar gerçekleşiyor. Ciddi anlamda bir çürüme söz konusu. Bu çürümeye çocuklar dışında özellikle İshak ve mahalle imamı dışında karşı çıkan yok. Neler söylenebilir bu toplu kirlenme ya da kirlenme karşısındaki sessizlik hakkında?

Ursula Le Guin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” aldı bir öyküsü var. Görünüşte kusursuz bir şehir Omelas. Şehir bu kusursuzluğunu karanlık bir odaya kapatılıp ancak hayatta kalmasına yetecek kadar yemekle yaşayan, işkence halindeki küçük bir çocuğa borçludur. Şehir sakinlerinin ekseriyeti bu gerçeği istemeden de olsa kabul eder, bazılarıysa bu gerçekle yaşamayı reddedip Omelas’ı terk eder.

“Çürüme”deki Başüstü Mahallesi Omelas’ı andırır biraz, Ongun Apartmanı’nın bodrum katına hapsedilen İshak, Talha ve Ayşe Nisa’nın hikâyeleri de Omelas’taki çocuğun hikâyesini… 

Şimdi tepeden tırnağa bir çürümüşlüğün, bir yozlaşmanın içinde olduğumuz gerçeğini kabul edelim. Bunun bir çok sebebi var; birey, toplum, siyasi otorite ve devlet… Bu saydıklarım içinde çürüme tek başına gerçekleşmiyor, hastalık metastaz yapıyor. Sıddık türevi mikroplar hastalığı bütün organlara taşıyıp bünyeyi öldürüyor.

Son dönemlerde istismarlar, kadın cinayetleri vaka-i adiyeden bir hale geldi. Kötülük sıradanlaşıyor yada bana değmeyen yılan bin yaşasın deniyor; yada bu kötülüklere uğramayanlar kendilerine bir konfor alanı yaratarak duymaz, görmez, bilmez bir hale geliyor. Neler düşünüyorsunuz bu konularda?

Evet kötülük sıradanlaşıyor, insan bile isteye kötülüğü sıradanlaştırıyor. Toplum da buna izin veriyor. Misal Sıddık gibileri toplumdan aldığı cüretle bir kötülük sınırı çiziyor. Toplum ne kadar izin verirse Sıddık o kadar ileri gidiyor. Burada siyasi otorite, toplum, birey yukarıdan aşağıya birbirlerini sakatlıyor ya da tamir ediyor. Suçu ya da kötülüğü sadece bir gruba, zümreye ya da kişiye ihale edemeyiz, burada bir yapı söz konusu. Adorno’nun o meşhur tespiti: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.” Sorun çok daha yapısal bana göre.

Cem Bey Başüstü Mahallesindeki caminin imamı resmi kurumun oraya atadığı bir görevli. İyi bir insan. Öbür tarafta hurafelere batmış, büyü, sihir, muska ile uğraşan, ahlaki zaafiyetleri olan, içi ve dışı tamamen farklı bir Sıddık var. Sahte hoca. Mahalleli neden devletin imamına değil de sahte hocaya saygı duyuyor, güveniyor, bir dediğini iki etmiyor?

Şerif Mardin yakın tarihimiz için bir tesbitinde “İmam öğretmeni yendi,” demişti ama imam da yenildi, siyasal İslam geleneksel din anlayışını öldürdü. Siyasal İslamcılar inşa ettikleri tüccar din anlayışıyla görece kendi istikballerini kurtardılar ama Müslümanlığı oyun dışı bıraktılar.

Güvenilir bir araştırma şirketinin bir verisini aktarmak istiyorum. Bir yere gitmek durumunda kalsanız çocuğunuzu hangi meslek grubundaki komşunuza teslim edersiniz? İmam ilk beşte yok. Müslümanlar için bence büyük bir dram bu.

İnsanlar devletin imamına neden güvenmiyor sorusunun muhatabı son zamanlarda ülkeye egemen siyasi anlayıştır.

Romanınız hem polisiye, hem psikoloji, hem macera, hem çok derinlemesine olmasa da dinler tarihi kitabı gibi okunabilir. Roman yazarken herhangi bir roman türünü merkeze alıyor musunuz?

Son romanlarımda klasik anlatıyı tercih ettim, çünkü hikâyesi güçlü romanlarda klasik anlatının iyi olacağını düşünüyorum. Ama ben edebiyata postmodern anlatı tarzıyla başladım. O türü de seviyorum.

Romanda dindar muhafazakâr kesimin kültürel seçimlerine yer vermişsiniz. İmam İsmail’in Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Erol Güngör, Gazali, Elmalılı Muhammed Hamdi, Ömer Nasuhi Bilmen, Sezai Karakoç okuması; Ömer Karaoğlu, Eşref Ziya Terzi dinlemesi… Sanki o kesimin iç dünyasını çok iyi tanıyorsunuz. Bu husus hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Epey bir araştırma yaptım tabii, bazı ilahiyatçı arkadaşlarla konuşup bilgi edindim. Onların referans kitaplarını okudum. Ama zaten siyasal İslam burnumuzun dibinde, artık merkezdeler, biraz gözlemlemek bile yeterli olurdu.

Romanda benim dikkatimi çeken hususlardan biri de yöresel tabirlere, deyimlere yer vermeniz. “Yekinmiş”, “yeğnilmiş”, “ağır taşla batman dövülür yeğni taşla .öt silinir” Bu tabir ve deyimleri kullanma nedeniniz nedir?

Bir mahalleyi yazdım son tahlilde, ortalama bir Anadolu şehrinde bir mahalle.  Bu mahallede esnaf ne konuşuyor, memur ne konuşuyor, işçi ne konuşuyor, hangi kalıpları kullanıyorlar, hangi küfürleri ediyorlar… Sahici olmak adına yazarın bunları bilmesi gerekiyor.

Sizi etkileyen romancı ve roman isimleri var mı? İlk aklınıza gelen roman ve romancıları sayar mısınız desek hangi isimler olur bunlar?

Kafka, Joyce, Proust, Faulkner, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Yaşar Kemal, Orhan Kemal

“Çürüme”de yer yer şiirsel anlatım, coşku söz konusu. Hangi şairleri sever ve okursunuz?

Nazım tabii, Edip Cansever, Metin Altıok, Attila İlhan, Hilmi Yavuz

“Çürüme”deki karakterlerden muhtar zaman zaman Mahzuni Şerif dinliyor? Siz de Mahzuni dinler misiniz?

Kendimi bildim bileli Mahzuni Şerif dinlerim. Babam her kasetini alırdı, evde günde 8-10 saat Mahzuni çalardı. Bu alışkanlığımı değiştirmedim. Çok sever çok dinlerim büyük ozanı.

Cem Bey sizinle bir konuşmamızda mitoloji ve dinler tarihi okumayı ve araştırmayı sevdiğinizi söylemiştiniz. Bu alanların yazarlığınıza katkıları nasıl oluyor? Bahseder misiniz?

Virginia Woolf felsefe felsefe bilmeden roman yazılamaz der, ben de buna mitolojiyi ekliyorum. Roman sanatında mitoloji, dinler tarihi çok önemli bence.

Son olarak neler söylersiniz?

Edebiyata inanıyorum.

Teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Cem KALENDER

    • 1976’da Kahramanmaraş, Afşin’de doğdu.
    • Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi’ni bitirdikten sonra öğretmen olarak İstanbul’a atandı. Burada hem öğretmenlik yapıp hem de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü okumaya başladı.
    • Bir süre sonra üniversiteyi bırakıp yazmaya yoğunlaştı.
    • İlk romanı Klan’ı 2007’de yazdı ve roman dosya halindeyken Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü’nü aldı.
    • Bir yıl sonra ikinci kitabı Zamanın Unutkan Koynunda çıktı ve Ömer Türkeş’in 2010’da hazırladığı Ölmeden Önce Okunacak 140 Kitap listesinde yer aldı.
    • 2013’te üçüncü kitabı Kayıp Gergedanlar okuyucudan ve edebiyat çevrelerinden iyi eleştiriler aldı.
    • 2015’te Gezi Direnişi’ni merkeze aldığı Kasımpaşalı Oedipus’u yazdı.
    • 2017’de bir KHK ile çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırıldıktan sonra okuma ve yazma eylemine daha fazla vakit ayırmaya başladı.
    • 2020’de Mazarin Mavisi,
    • 2022’de Çürüme romanları yayınlandı.

One Comment

  1. Mehmet Binboğa Reply

    Dayımın romanını çok beğendim. Kurguda Orhan Pamuk’tan aşağı kalmamış. Dili oldukça zengin, detaylı hareketli betimlemeleri ve anlatıyı an’a zumlaması çok başarılı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir