Yakın zamanda “İzmir Duvarı” adıyla yeni kitabınız yayınlandı. Niçin İzmir? İzmir’i inceleme konusu yapmanızın nedenleri hakkında neler söylersiniz?
Neden İzmir diye sorduğunuzda, bana göre, “İzmir ve AK Parti” eksenli kültür hattı, günümüz Türkiyesi’ne yön veren sembolik bir rekabet alanıdır. Yani güncel ve ana akım kulturkampf, bu hat etrafında cereyan ediyor. Özellikle siyasal iktidarın hegemonik karakterini güçlendirdiği ikinci on yılından itibaren metropollerin genç, eğitimli, dünyaya açık katmanlarıyla giderek artan doku uyuşmazlığının arka planını anlamada, İzmir’deki kültür-merkezli refleks önemli bir referanstır. Metropol İzmir’in yüklendiği muhalif damar ise, dönem ve konjonktüre göre farklı referanslardan hareket eder.
Mesela, AK Parti’nin ilk kurulduğu dönemlerde kent, “eski Türkiye” eksenli nostaljik cephenin sembolik merkezi halindeydi. Diğer bir deyişle, “kale”si… Bu dönemlerde iktidar yörüngesinde yer alan özellikle liberal cepheden İzmir ile ilgili ırkçılıktan faşizme uzanan yorumlar vitrindeydi. Daha da somutlaştırırsam Rasim Ozan Kütahyalı’nın tam da o dönemler, “Irkçılığın başkenti İzmir”[1], “Dünden bugüne İzmir’de faşizm”[2], “Barbarlığın İstilasında İzmir”[3] gibi analizleri, metropole dönük eleştirel söylemlerin en radikal ve ekstrem tonlarını temsil ediyordu.
Kuşkusuz İzmir’in uzun dönemler bu tür uç analizlerin neredeyse sosyal laboratuvarı işlevi kazanmasında, politik kimliğini ağırlıklı olarak muhalif bir hat üzerinden taşımasının payı yadsınamazdı. Kent bu anlamda, merkez-sağın denklem dışı kaldığı ve AKP’nin iktidarıyla start alan 21. yüzyılın ilk yıllarını, deyim yerindeyse yeni parti ve aktörleri “izlemeye alarak” geçiriyordu. Nitekim takip eden yıllarda Cumhuriyet establishmentinin (kurulu düzen) değişim ihtimali gerçeklik kazandıkça, kentin refleksleri daha da netleşiyordu
Metropolü kuşatan muhalif dalga, öncelikle ordu-devlet ilişkilerindeki reformlar ve AB entegrasyon süreci gibi köklü sistem değişikliklerine kapı aralayacak politikalara karşı harekete geçiyordu. Benzer konjonktür, toplumsal alanın “çevre” güçlerinde de bir dizi hareketliliğe sahne oluyordu. Milli Görüş kökenli kadroların yeni iktidar seçkinleri olarak temayüz etmesine, Kürtlerin artan kamusal varlığı eşlik ediyordu. 2002 sonrası AKP iktidarıyla birlikte harekete geçen bu dinamikler, son tahlilde toplumsal ve siyasal merkezi, radikal düzeyde dönüştürecek bir potansiyeli içeriyordu.
Günümüze geldiğimizde ise, metropolün ortaya koyduğu kültürel muhalefetin referansları önemli ölçüde dönüşüyor. Özellikle de Gezi Protestoları sonrasında laik mahalledeki muhalefet referanslarının “hukuk”, “demokrasi”, “AB ile bütünleşme” gibi radikal demokratik taleplere doğru değişen boyutları, İzmir metropolünde de yankılanmakta. Hatta bu değişimi, az önce örnek verdiğim Rasim Ozan Kütahyalı, bir yazısında, kendi özeleştirisini de içerek şekilde şöyle kabul ediyordu
“İzmir 10 sene öncenin İzmir’i değil. Konjonktür çok değişti. Bunu iyi görmek lazım. Mesela benim 10-11 sene önce medyada çok konuşulan İzmir analizlerim de bugün çöptür. O analizlerin şu an hiçbir anlamı yoktur. Ulusalcılık ve faşizm, İzmir’de zerre miskal kuvvetli değil şu an. 2020 yılında İzmir içinde bambaşka sosyal-siyasal dengeler sözkonusu. Bu durumun özellikle İstanbul medyasında hiç tahlil edilmediğini hatta mevcut İzmir fotoğrafının hiç bilinmediği kanaatindeyim.”[4]
Gördüğümüz gibi Kütahyalı’nın bir dönem İzmir hakkında kaleme aldığı yazılar bugün için anlamsız, hatta kendi deyimiyle “çöp” değerindedir. Metropolün değişmeyen gerçekliği ise, siyasal aktör olarak AK Parti karşısında aldığı konumdur. Bu refleks, kentin inanç, bölge, köken, sınıf merkezli farklı toplumsal dünyalarını adeta bütünleştiren bir temerküz alanı niteliğindedir. Dolayısıyla metropol dünyası için “AKP meselesi”, istikrarını önemli ölçüde hissettiren bir mutabakat alanıdır. Tekrar başa dönersek, ben de son dönemler AKP’nin kentli kuşaklara erişmekte girdiği türbülansı anlamada, merkez-sağın uzun dönemler etkili bir merkezi olan İzmir’den hareket etmenin önemli olduğunu düşünüyorum.
“İzmir Duvarı”… Bu adın özel bir anlamı, sembolik bir değeri var mı? “İzmir Duvarı” derken neyi kastediyorsunuz ya da bu adın dayandığı tarihsel bir olay, bir olgu var mı?

Literatürde de yer aldığı gibi, Türkiye’nin üçüncü büyük şehri ve laik muhalefetin merkezi İzmir’i gezmek, AKP’nin siyasi şemsiyesinin dışında kalan “Öteki Türkiye’yi” gözlemlemek için büyük bir fırsattır. Dolayısıyla bugün 4 milyonu aşkın toplam nüfusuyla İzmir, sembolik düzeyde “Öteki Türkiye’nin başkenti” olarak değerlendiriliyor. Kent bu anlamda, son dönem Türkiyesi’nde muhalif kamuoyunun nabzının attığı merkezlerin başında gelir. Nitekim 1960’lardan itibaren Almanya’da iki farklı toplumsal dünyayı fiziksel olarak ayıran “Berlin Duvarı”, 21. yüzyıl Türkiyesi’nde bu kez sembolik bir hat üzerinden olarak karşımıza çıkıyordu. “İzmir Duvarı”ydı bunun bizdeki tercümesi ve temsili… Buradaki sembolik sınır ise, AKP’nin kesintisiz iktidarına eşlik eden yeni hegemonyanın dışında kalan coğrafi ve toplumsal kuşağı resmeder. Bir başka ifadeyle, muhafazakâr siyasetin erişemediği kentsel-seküler kuşakları temsil ediyordu.
İzmir deyince hemen “Gavur İzmir” tabiri geliyor akla. Bu tabirin ortaya çıkışı hakkında neler söylersiniz?
“Gavur İzmir”in tarihsel ve toplumsal arkeolojisine yöneldiğimizde öncelikli rotamız, 17. yüzyıldan itibaren modern İzmir’in inşasında köklü rol oynayan liman kimliğine açılma olmalıdır. Nitekim liman kimliğiyle birlikte İzmir, hareketli ve müreffeh bir uluslararası depo haline gelmişti. Takip eden süreç ise, farklı motivasyonlarla bulundukları bölgelerden kopan bir dizi inanç ve kültür grubunun İzmir’de buluşmasına sahne oluyordu. Mesela Osmanlı hinterlandından Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler; Avrupa dünyasından ise Felemenkler, İngilizler, Fransızlar, Venedikliler… Daha o dönemlerde çok kültürlülüğe açılan bu buluşma, kentin özerk dünyasından ve yeni oluşan zenginliğinden yararlanma amacıyla gelişiyordu.
Örneğin literatürde bu çok kültürlü manzara şöyle betimleniyordu: “Kültür pazarı niteliğindeki Frenk caddelerinde, insan kendini Hristiyan bir ülkede sanabilirdi. İngilizce, İtalyanca, Fransızca vb. diller duyulur; Cizvit keşişleri, tipik kıyafetleri içinde görülebilirdi. Müslüman tebaa sarıkla dolaşırken, Hıristiyan ve Yahudiler kep, Frenk semtinde ise erkekler şapka giyerlerdi”… İşte bu tür çoğul manzaralar ve yabancıların her geçen gün artan varlığıyla, 19. yüzyıldan itibaren şehre “Gavur İzmir” denmeye başlandı.
Kuşkusuz farklı kültür dünyalarının karşılaşma anlarındaki görece yüksek tolerans eşiği, uzun vadede “özgürlük” düşkünü bir kamusal rasyonalitenin İzmir’de yerleşmesine zemin hazırladı. Aynı zamanda bu çok kültürlü buluşma, zamanla kentte kozmopolitan bir habitusun inşasında da rol oynuyordu. Nitekim bu mirasın güçlü etkileri, İzmir’in Cumhuriyet establishmentiyle (kurulu düzen) kısa vadede bütünleşmesini sağladı. Özellikle de kültür cephesinde…
“İzmirlilik” kavramını nasıl açıklarsınız? Bu kavram hangi değerleri ihtiva ediyor? “İzmir faklıdır”, “İzmir dindarlığı” gibi kavramsallaştırmalar neyi ima ediyor?
İzmirlilik kavramının soykütüğüne yönelirken, öncelikle Akdeniz dünyasındaki liman kent habitusunu anlamak gerekir. Tarihin uzun bir safhasında kozmopolitan bir demografiye sahip bu liman kentler, kuşaklar boyunca etkisini sürdüren habitusuyla dikkat çeker. Aynı zamanda bu tür kentlerin dünyaya açık ticari geçmişleri de dikkate alındığında, sakinlerini massedebilme ve iç bölgelerdeki hâkim kültürlere set çekebilme kapasitelerini anlamak zor olmasa gerek.
Yani liman kentlerdeki “özgürlük” mutabakatına sloganik bir vurgunun dışında kalarak baktığımızda, kuşaklar boyunca taşınan bu güçlü miras, etkisini daha net gösterir. Tabi kabul etmek gerekir ki, günümüz Akdeniz’inin tarihi liman kentleri, geçmişteki muazzam ekonomisi ve kozmopolitan nüfusundan önemli ölçüde yoksun durumdadır. Ancak bu geçmişin izlerini taşıyan özgürlükçü damar, dip-dalga halinde İzmir gibi belirli kentlerdeki aktüel yaşama yön verebilmektedir.
Bu anlamda liman kentler için “özgürlük” söylemi, bir toplumsal davranış çerçevesi çizerek, linguistik sınırların ötesine uzanır. Merhum Şerif Mardin’e göre, toplumsal dünyanın işleyişini anlamada bu tür sembolik kavramlar, etkili bir başvuru kaynağıdır. Mesela onun Turner’dan esinlenerek başvurduğu “kök paradigma”, İslami hareketin Cumhuriyet modernliği karşısındaki direniş ve hareketliliğini açıklamada yaygın bir örnektir. Mardin’e göre kök paradigmaların işlevi, “söylem” ve “dil” hattı üzerinden İslami kamusallığın varlığını koruması, hatta sürekliliğini sağlamasıdır. Örneğin toplumsal etiğin sınırlarını çizen “haram-helal”; aile hayatında “namus”, “hürmet”; ekonomi alanında “kanaat” ve “rızk”; eşitliğe ilişkin sorunlarda “hak” ve “adalet”… Tüm bu linguistik semboller, İslami kültürün modern-Kemalist dalgaya set çekebilmesinde hâkim referansları teşkil ediyordu.
Kök paradigmaların direnç potansiyelleri, bugün kültür sahasının farklı mecralarında da etkisini gösteriyor. Özellikle de günümüz Türkiye’sindeki kültür savaşının coğrafi-mekânsal öznelerinden İzmir’in ortaya koyduğu reflekslerde… “Özgürlük” söylemi başta olmak üzere metropole özgü kök paradigmalar, “kentsel bir mutabakat alanı” olarak buradaki yaşamı biçimlendirmekte. “Türk Parlamenterler Birliği” İzmir şube başkanı olan görüşmecim Metin Öney, bu kök paradigmaları geçmişten günümüze şöyle sıralıyordu:
“İzmir, Türkiye’nin demokrat yüzü. Hatta bizim bu konuda bir sloganımız da var: “Türkiye’yi İzmirlileştirmek”. Çünkü ülkemizin neresinden gelirsek gelelim, belli ilkelerde İzmir ittifak ediyor. Yani Atatürk’te, demokraside, Cumhuriyet’te, laiklikte ve üniter devlette… Ben buna omurga diyorum. Nasıl ki insanın omurga kırılırsa yürüyemez; bizim devletin omurgası da bu ilkeler üzerinedir. Bu ilkelerin ve özgürlüklerin olmadığı bir yerde İzmirli yer almak istemiyor. Böyle olunca biz de istiyoruz ki, Türkiye de İzmirlileşsin.”
Bu tür kök paradigmalar, bir motivasyon kaynağı olarak İzmir’de ulusal siyasete dönük ilgi ve reaksiyonların çerçevesini çiziyordu. Kent bu anlamda, Türk modernliğinin erken evrelerinden itibaren lokal dokusuna ters gelen politikalara karşı, muhalif reflekse başvurmaktan çekinmiyordu. Mesela 1929 ekonomik buhranının da etkisiyle erken Cumhuriyet’in içe kapanmacı ve otoriter tarz-ı siyaseti netleştikçe, İzmir’in “muhalif” yörüngeye çekilmesi hız kazanıyordu. Nitekim kozmopolitanizmin güçlü mirası, kent ve çeşitli iktidar modelleri arasında gelişen çatışmacı ilişkilere yön veriyordu. Ekonomi-politik maslahatlara dayanarak temayüz eden kentsel rasyonalite, özellikle erken Cumhuriyet döneminde SCF, çok partili dönemlerde ise DP gibi hareketlere dönük yoğun ilgiyle varlığını ortaya koyuyordu. Bu anlamda çok partili yaşam sahnesinde merkez-sağın radikal içeriklerden yoksun revizyonist siyaseti, İzmir sathında yakaladığı büyük teveccühü derinleştiriyordu. Benzer motivasyonlar, 2000’lerden bu yana Türkiye siyasetinin hegemonik bir aktörü olarak AK Parti ile yaşadığı “doku uyuşmazlığı”nda da kendisini gösteriyordu.

19. yüzyıl İzmir Limanı. Fotograf: http://www.eskiturkiye.net/4247/izmir-limani-19-yuzyil
İzmir dindarlığı ile ilgili olarak ise, araştırmada özellikle Balkan etnografisinden taşınan sufi miras önemli ölçüde karşıma çıkıyordu. Bu çerçevede gelişen dindarlık modeli, ana hatlarıyla kentli, kitabi ve devletin kurumsal geleneğine bağlı bir İslam anlayışını sembolize ediyordu. Kuşkusuz buradaki “devlet” vurgusu ise, özellikle Balkan diyasporasına özgü tarihsel ve toplumsal hafızadan hareket ediyordu. Nitekim önceki yüzyılda, emperyal sistemden ulus-devlete geçiş sürecinin taşıdığı travmatik miras, Balkan göçmenlerinin halen toplum ve devlet anlayışlarını biçimlendiren merkezi referanslardı.
Balkan sufi gelenekleri ve liman-kentlere özgü Akdeniz İslamı’nın buluşmasıyla şekillenen hadari dini kültür, sekter yorumlara en mesafeli havzalardan biri olarak İzmir’i öne çıkarıyordu. Aynı zamanda geleneksel dini anlayışa modernlik cephesinden yüklenen yeni anlam ve girişimlerin de ön sahnesinde yine İzmir yer alıyordu. Mesela 1998 yılındaki Hürriyet haberi, bir cenaze namazı vesilesiyle, Türkiye’de ilk defa kadınların erkeklerle birlikte saf tutup, namaz kıldığına işaret ediyordu. “Kadınlar Ön Safta” başlığında verilen haberde, bu girişime dönemin Karşıyaka ilçe müftüsünün öncülük ettiği görülüyordu. Karşıyaka Spor Kulübü’ndeki bir yöneticinin cenazesinde konuşan müftü, ‘‘Türkiye’de ibadetle, âdet birbirine karışmış. Kadınlar, bu nedenle saf tutmuyor’’ sözleriyle kadınları namaza davet ediyordu.
Hocam kitabınızın ikinci bölümünde ayrıntılı olarak üzerinde durduğunuz İzmir’e özgü coğrafi, etnik ve inanç merkezli aidiyetler hakkında neler söylersiniz? Malum olduğu üzere İzmir Balkan Mucahirleri, Kürtler, Aleviler, Erzurumlular, Konyalılar, Manisalılar… gibi bir çok farklı topluluktan meydana geliyor… Osmanlı bakiyesinin çoğu unsuruna kentte rastlamak mümkün. Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte kurulan ulus devletlerden bir çok Müslüman/Türk nüfus Türkiye’nin her yerine ve İzmir’e yöneldi. Neler söylersiniz?
İzmir’in kültür merkezli üretim ve çatışma aksı, kimlik grupları olarak adlandırılan toplumsal dünyada da yaygın temsillere sahiptir. Bir başka deyimle coğrafi, etnik ve inanç merkezli bir dizi aidiyet, son tahlilde İzmir’e özgü kültürün etnografik üretim mecraları olarak öne çıkar. Ancak araştırmamızın sınırlı muhtevası, bu zengin ve renkli kimlik dünyalarının her birine yer vermeyi imkânsız kılıyordu. Bu nedenle, metropol kentin özellikle kültür merkezli üretim ve çatışma aksını sembolize eden topluluklara yönelmeye çalıştık. Seçilen kimlik grupları ise, başta Balkan muhacirleri olmak üzere Kürtler, Aleviler, Konyalılar, Erzurumlular ve Manisalılar gibi metropolün anaakım coğrafi ve kültürel bileşenleriydi.
Bu geniş topluluk dünyasının İzmir’de bulunmasının doğal olarak bir çok farklı gerekçesi bulunuyordu. Ekonomi, kültür, yaşam tarzı ya da zorunlu göç gibi bir çok farklı parametrelere yaslanarak bahsedilen topluluklar İzmir’de buluşmuştu. Örneğin kentin çekirdek etnografisini oluşturan Balkan göçmenlerinin yöneliminde, özellikle 19. Yüzyıl sonu gelişen güçlü bağımsızlıkçı-milliyetçi fikirler rol oynuyordu. Bu eğilimlerin kitleselleşmesi, özellikle Balkanlar’da çeşitli ulus-devletlerin doğuşuna zemin hazırlamıştı. Bölgede kurulan bir dizi yeni ulus-devletlerle birlikte, Müslüman nüfusu peyderpey “yabancı” statüsünde tanımlanmaya başlanmıştı. Yaşanan süreç ise, Güneydoğu Avrupa’da yaşayan çok sayıda Müslüman kitleleri, İzmir başta olmak üzere Anadolucoğrafyasına yöneltiyordu. Buna mukabil, Alevi kitlenin göçüyle ilgili Osmanlı’dan günümüze uzanan kültür merkezli yarılmaların etkilerine, bizzat topluluğun yönetici mevkiinde olan kanaat önderleri de işaret ediyordu.
Kitabınızın odağında “Kulturkampf” kavramı yer alıyor. Bu kavramın anlamı ve ortaya çıkış süreci hakkında neler söylersiniz? İzmir’e “Kulturkampf” kavramı üzerinden baktığımızda neler görünüyor?
Kültür sahası, bilhassa modern zamanlarda politik devrimler ve hegemonya mücadelelerinin zemini haline gelerek, savaş alanı hüviyetine bürünür. Bu doğrultuda, ortaya çıktığı Almanya’da “Kulturkampf” olarak lanse edilir. Terimin pratik modern dünyadaki tezahürlerinde, özellikle Prusya lideri Bismarck’ın bir dizi laikleşme girişimleri belirleyiciydi. Buradaki kulturkampf, siyasal otorite Bismarck ve katolik dini otorite arasında kamusal alanın referansları ve işleyişine dönük rekabet ve çatışmalara sahne olur. Bismarck, Vatikan merkezli katolik dini otorite üzerinde, (seküler) devlet otoritesini tesis etme kararlılığını gösterir.
Kavramın Türkiye sathındaki tezahürleriyle ilgili olarak, özellikle modernleşme yolculuğumuzun erken evrelerinden itibaren laik ve muhafazakar bloklar arası ilişkiler öne çıkıyor. Sözkonusu kamplaşmanın geniş kitleler üzerindeki “büyüsel” etkisi, derece farkları görülse de, günümüze kadar uzanabiliyor. İzmir ise, kozmopolitan liman kentlere özgü tarihsel kimliğinden hareketle, bu bloklaşmada sembolik iktidarını ortaya koyuyordu. Bir taraftan kozmopolitan mirasın sürekliliğini resmeden açık toplumsal ilişkiler ve hiper-agora yaşamıyla… Öte yandan ise, laiklik, “Ata sevdası” gibi Cumhuriyet mirasına yoğun bağlılığıyla…
İzmir çok partili hayata geçilmesiyle birlikte 1973 seçimlerine kadar sağ siyasetin, sağın kalesi olarak tanımlanıyor. Bugün ise tam tersi solun kalesi olarak değerlendiriliyor. Kitapta sizin de bahsettiğiniz gibi Türkiye AKP’lileşirken İzmir tam anlamıyla CHP’lileşti. Nasıl değerlendirmeliyiz bu durumu? Bu keskinliğin nedenleri neler sizce?
![]()
Çok partili yaşama geçilen 1950’den itibaren neredeyse bir çeyrek asır, İzmir’de istikrarlı olarak merkez-sağ parti iktidarlarına sahne oluyordu. Sol ise, bahsettiğiniz gibi kent genelinde ilk defa 1973 seçimlerinde öne çıkıyordu. 1980’lerden 2000’lere uzanan yerel seçimlerde ise, sol ve sağ kanat aktörler arası hiyerarşinin dengelenmesiyle, rekabetin dozu daha da hızlanmıştır. Sözgelimi merkez-sağ partilerin kazandığı bir seçimi takip eden yıllarda, bu kez solun kentsel iktidara eriştiğini görüyoruz. Bu politik sirkülasyon, kentsel bir mutabakat olarak 80 sonrası İzmir’inde varlığını koruyordu.
Merkez-sağın denklem dışı kaldığı ve AKP’nin iktidarıyla start alan 21. yüzyılın ilk yıllarını ise İzmir, deyim yerindeyse yeni parti ve aktörleri “izlemeye alarak” geçiriyordu. Yakaladığı trendle AK Parti, merkez-sağdan boşalan ve muhafazakâr değerlerle de barışık tabakalarda rıza üretme kapasitesini her geçen gün arttırıyordu. Ancak merkez-sağın “seküler” kanadının baskın olduğu İzmir’e geldiğimizde ise, bu akışkanlığın hızı düşüyordu. Nitekim kentin önüne çıkan tabloda, siyasal İslam geçmişli kadroların “muhafazakâr demokrasi”ye doğru yörünge değişimi yer alıyordu. Kent kamuoyu, bu hayli iddialı dönüşüm periyodunun başlangıç evresinde “net” ve “keskin” bir tutum sergilemekten uzak kalıyordu. Genel siyasetteki kültür-merkezli tansiyonun henüz yükselmediği bu dönemde gerçekleşen yerel seçimlerde AK Parti ve CHP, İzmir’de 59 gibi eşit sayıda meclis üyesi çıkarmıştı.
Ancak ilerleyen yıllarda AKP’ye yönelik destek, ana hatlarıyla %30’lar düzeyinde kalmasına karşın; CHP, %50 bandına erişerek kentsel siyasetin hegemonik gücü haline geliyordu. Bu dönüşüm, özellikle “kulturkampf” kavşağında merkez-sağ kökenli seçmenlerdeki hareketlilikten kaynaklanıyordu. Sözkonusu kitlenin istikrarlı adresi halindeki DYP ve ANAP’ın siyasal ömrünü tamamladığı kanaati, giderek ivme kazanıyordu. Gelişen süreç, 1950’lerden itibaren kentsel ve ulusal siyaseti rutin olarak konsolide eden merkez-sağın buharlaşma periyoduna girdiğini resmediyordu. Yaşanan boşlukla birlikte, geniş kitlelerin politik arayışları da hız kazanıyordu.
Nitekim merkez-sağ seçmenin yerleşeceği yeni adresler, kentsel ve ulusal politik sarkacın değişiminde bütünüyle belirleyiciydi. Merkez-sağın kentli ve seküler değerlere açık tabakalarının yoğunlaştığı İzmir’de ise bu politik göç, CHP siyaseti etrafında kümeleniyordu. Özellikle Cumhuriyet establishmentinin (kurulu düzen) değişim ihtimalinin netlik kazanmasıyla, kentin bu kuşaklarının refleksleri daha da netleşiyordu. Bu açıdan CHP siyasetine dönük ilgide, merkez-sağdan boşalan seçmenin politik ve kültürel öncelikleri belirleyici rol oynuyordu.
Metropol bünyesinde yaşanan politik hareketlenme, aynı zamanda ekonomik motivasyonlara da sahipti. Özellikle 1980 sonrası küresel kapitalizmle bütünleşme süreci, İzmir’in peyderpey mega endüstri kuruluşlardan boşalmasıyla neticeleniyordu. Biriken tepkisel enerji, uzun dönemler kentli kitlelerin içe kapanmacı, nostaljik ve ulusalcı siyasal alanlara çekilmesine yol açıyordu. Açığa çıkan bu yüksek politik enerji ise, kenti bir anda sembolik kutuplaşmanın “ana üssü” haline getiriyordu. Kutuplaşan siyasetin bir kanadında “Cumhuriyetin son kalesi İzmir” imgesi öne çıkarken; diğer kanatta “faşizm”den “din karşıtlığı”na uzanan[5] pejoratif bir söylem yaygınlık kazanıyordu.
Ancak politik kültürün değişime açık doğası, tarafların siyasal referanslarını ve içinde yer aldığı blokları bambaşka kulvarlara taşıyabiliyordu. Nitekim siyasal mobilizasyonu, uzun bir dönem reformcu ve müzakereci bir siyaset tarzında arayan iktidar kanadında habitus dönüşümü, 2010 sonrası “muktedirleşme” eğilimleriyle hız kazanıyordu. Bu dönüşümün ortaya çıkardığı bilanço ise, önemli ölçüde modernleşme sürecimize hakim bir rutini sergiliyordu. Öyle ki, bilişsel haritasının otoriter ve içe kapanmacı değerlere açıldığı “güvenlikçi-asayişçi siyaset nöbeti”ni, bu kez yeni paydaşlarıyla muhafazakar blok üstleniyordu. Öte yandan sol kanat siyaseti kuşatan “demokrasi”, “hukuk” ve “özgürlük” arayışları ise, bu siyasetle bütünleşen geniş seküler kuşağı da dönüştürüyordu. İzmir’deki dönüşümler, ana hatlarıyla bu genel çerçevenin izlerini taşıyordu.
Hocam söyleşimizi bitirmeden önce İzmir’in geçirdiği politik dönüşümlerde kent belleğinde efsane olarak kodlanan başkanlar ve onların etkileri hakkında neler söylersiniz?
Araştırma boyunca mevcut başkan Tunç Soyer’den önceki tüm başkanlarla mülakat gerçekleştirmiştim. Efsane başkanlardan Burhan Özfatura, merkez-sağın 12 Eylül sonrası sistemin neoliberal ekonomizm ve Türk-İslam merkezli kültür hattına uyarlanmış ANAP siyasetinin kentteki öncü yüzüydü. Ancak ilerleyen dönemlerde, kent ve ANAP arasındaki ilişkiler yeni boyutlar kazanıyordu. Özellikle 12 Eylül sürecinde yasaklı karizmatik liderlerin tekrar sahne alması, Özal’ın “dört eğilim”li tarz-ı siyasetinin sınırlarını test eden bir cereyandı. Konjonktür boyunca Özal’ın otoriterleşme izlenimi uyandıran siyasal tercihlerine, kamuoyunda ailesiyle ilgili “lüks yaşam” eleştirileri de eşlik ediyordu. Tüm bu dinamikler üst üstte konulduğunda, dönem ANAP’ı için siyasal türbülansa yakalanmak kaçınılmazdı. Tam bu konjonktürde özellikle gecekondu alanlarında yükselen değişim talepleri, İzmir özelinde sosyal-demokrat Yüksel Çakmur’u belediye başkanlığına taşıyordu.
90’ların sert ve çatışmalı atmosferine geldiğimizde ise, politik sahnenin işleyişine önemli ölçüde güvenlikçi-milliyetçi duygular yön veriyordu. Bu dönemde siyasal İslam merkezli hareket, Ankara ve İstanbul gibi metropollerde iktidara kavuşurken; İzmir’de ise Özfatura, bu kez Çiller’li DYP (Doğru Yol Partisi) saflarında başkanlığa tekrar kavuşuyordu.
Ancak 21. Yüzyıla geldiğimizde AKP’nin hegemonik bir aktör olarak politik sahneye çıkışıyla buharlaşma periyoduna giren merkez-sağ, İzmir’de farklı bir siyasal cereyana hayat veriyordu. Merkez-sağdan boşalan geniş kitlelerin sol-kanat siyasete kanalize edilmesinde ise, siyaset tarzı ve kentte karşılığı yüksek Balkan göçmeni kimliğiyle eski başkan Ahmet Piriştina öncü rol oynuyordu. Son olarak bir diğer efsane başkan Aziz Kocaoğlu’na geldiğimizde, kendine has sakin ve teknokratik tarz-ı siyasetiyle öne çıkıyordu. Bu yönüyle, merhum karizmatik başkan Piriştina sonrası merkez-sağ geçmişli bir metropolde CHP siyasetinin istikrar kazanmasında önemli bir rol üstlenmişti.

Son olarak neler söylersiniz?
Çok teşekkür ederim. Umarım bu satırlar, okuyucular nezdinde faydalı olur.
Biz teşekkür ederiz İrfan Bey.
Muaz ERGÜ
Dipnotlar
[1] Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/kutahyali/2013/09/29/irkciligin-baskenti-izmir
[2] Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/kutahyali/2016/03/13/dunden-bugune-izmirde-fasizm
[3] Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/kutahyali/2013/09/28/barbarligin-istilasinda-izmir
[4] Rasim Ozan Kütahyalı, Güneş, https://www.gunes.com/yazarlar/rasim-ozan-kutahyali-465/tunc-soyer-kemalizm-ve-sosyalizm-1082263,
[5] Deniz Yıldırım, Evren Haspolat, “Bir Liman Kentinin Siyasal Dönüşümünün Ekonomi-Politik Fay Hatları”, Değişen İzmir’i Anlamak, Ed: Deniz Yıldırım, Evren Haspolat, Phoenix Yay., Ankara, 2010, s. 292.
İrfan ÖZET
- 1980’de İzmir Bornova’da doğmuştur.
- 2004-2007 yılları arasında Dumlupınar Üniversitesi, Sosyoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisans, 2012-2018 yılları arasında ise, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyoloji Anabilim Dalı’nda doktora eğitimini tamamlamıştır.
- Çalışma alanları sosyal hareketler, kültürel çalışmalar, ilişkiler sosyolojisi, kent sosyolojisi ve nitel sosyal araştırmalardır.
- Aksaray Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapıyor.
- İletişim Yayınlarından daha önce yayımlanan Fatih-Başakşehir: Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus (2019) kitabı, 2019 Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülü’ne layık görüldü.
- İzmir Duvarı kitabı 2022 yılında yayınlandı.

İrfan Özet, çalışkan ve üreten bir akademisyen. Değişim ve dönüşümleri dikkatli izliyor. Bu nedenle muhafazakar kesimi inceleyen Başakşehir Olayı ile öne çıkmıştı. Bu kitapla da muhafazakar bir iktidara karşı kozmopolit, hukuk adalet özgürlük diyen kitleleri İzmir Duvarı çevresinde açıklamaya soyunuyor. Dünyanın ve zamanın ruhu, muhafazakar değerleri dönüştüremezse, kitleler dönüşür ve uzaklaşır güvenlikçi, despot politikalardan. İrfan Özeti ve onunla söyleşi yapan Muaz Ergü’yü tebrik ederim.