Kar, Tarhana ve Hele Çemen Şakası

İlk yılımızda birçok yeni arkadaşımız olmuştu. Bir kısmıyla sınıfımız bir kısmıyla da yatakhanemiz aynıydı.

Yatakhanede uyku saatine kadar ranzalara uzanıp sohbet etmek hoşumuza giden şeylerdendi. Sabah erken kalkacağımızı bildiğimiz halde konuşmamız sürsür isterdik; ama her yerde ayrık otu gibi biten aykırı birinin “Yav yeter artık! Uyuyamıyoruz!” demesine kadar sürerdi. Hatta eğer sözün hazzı ruhumuzu iyice bürümüşse, bir süre daha fısıltıyla devam ederdik.

Okulumuza Akdeniz Bölgesi’ndeki illerden Adana, Mersin, Kahramanmaraş ve Hatay’dan yatılı olarak erkek öğrenciler alınıyordu. Çok az sayıda naklen veya süngün gelenler de vardı. Hatay ve Kahramanmaraş’ta bulunan iki ayrı öğretmen okulu ise kız öğrenci alırdı. Mersin’de bulunan okulumuza ayrıca yaklaşık dörtte bir nispetinde il içinden, ilçe ve köylerinden gündüzlü olarak kız ve erkek öğrenci alınırdı. Dolayısıyla tanıştığımız arkadaşlar geniş bir bölgenin ve kültürün çocuklarıydı.

Bizim gibi Kahramanmaraş’tan gelenlerin denizi ilk defa görmeleri gibi bu sıcak memleketlerde yaşayanların bir kısmı da ömründe hiç kar görmemişti. Bir gün samimi beş altı arkadaşla yataklarımıza uzanmış veya yan yana oturmuş konuşurken -duymuş olmalı ki- arka ranzanın alt katında yatan Anamur tarafından bir arkadaşın “Kar nasıl bir şey” demesi üzerine bir muziplik aklıma gelmiş ve anlatmaya başlamıştım:

‒ Kar şöyle nevresim büyüklüğünde, pamuk gibi hafif gökten salına salına her yere ve üst üste düşerler. Dağlar, ovalar, evlerimizin damı, çatısı, sokaklar bembeyaz olur…

Şaşkın bir halde sordu:

‒ O kadar büyük şey düşerken başınızı yarmaz mı, altında kalma mısınız?

‒ Yok ya, dedim ya pamuk gibi hafiftir. Başımızdan aşağı düşerken delip geçer; pek hissetmeyiz bile…

‒ Allah Allah ne acayip şey yav!..

‒ Üst üste yıla yığıla…

Diye anlatmaya devam ederken arkadaşların kahkahaları ile işletildiğini anlamıştı…

Bir gün de bir arkadaşa gönderilmiş Elbistan yöresinde yapılan tarhana türünden yerken de böyle bir şaka yapmıştık. Elbistan’ın tarhanası ne batı bölgelerinde yapılan un tarhanaya ne de Kahramanmaraş’ta yapılan ince tarhanaya benzemez. Tarhana dövme ve yoğurt ile yoğurulup pişirildikten sonra mayalanmaya (ekşimeye) terk edilir. Tadına bakılarak yeteri kadar ekşidiği anlaşılınca güneşte kurutmak amacıyla damlara veya uygun yerlere serilir. Kurutmak için Maraş’ta özel sergilere incecik sıvanırken, Elbistan’da kaşık doldurularak veya bir avuçla alınıp hafif sıkılarak sergiye yan yana dizilir. Bu yüzden yörede “Sıkma tarhana” denir. Dolayısıyla daha geç kurur ve çok da sert olur. Yerken insanın dişiyle adeta savaşır. Bu yüzden yaşlılar yemek isterse iki üç dakika suda ıslatılarak yumuşatılır…

Memleketten tarhana gönderilen arkadaş, yatakhane sohbetimiz sırasında torbasıyla getirmiş ve bizlere ikişer üçer diş (tarhananın her bir parçasına diş deriz) dağıtmıştı. Yatakhanede herhangi bir şey yemek yasaktı, ama arada böyle kaçamaklar yapılırdı. Biz iştahla kütür kütür yerken, bilmeyen bir arkadaşımız iştahlanıp isteyince ona da bir diş verdik. Verirken de övmekten geri kalmadık:

‒ Nefis bir şeydir. Lokum gibi, yersen daha istersin!

Alıp ısırmak için bir tarafını ağzına soktu, bir iki uğraştı, bir parça ancak kopartmıştı ki atarcasına geri verirken şaşkınlığını da ifade etti:

‒ Deli misiniz siz ya! Böyle taş gibi şeyi nasıl yiyorsunuz? Ben de bir şey sandım!

Hele bir keresinde de yöremizde meşhur olan çemen (çaman deriz biz) ile öyle bir şaka yaptık ki birkaç gün hatırladıkça gülmüştük.

Çemenin ana maddesi acı pul biber olmakla birlikte, zeytinyağı, bolca sarımsak, ceviz içi, birkaç baharat çeşidi, et suyu, salça gibi şeyler katılarak yapılan besleyici ve iştah açıcı bir yiyecektir. Kahvaltıda ekmeğe sürülerek, yumurtayı veya kavurmayı birlikte pişirerek vs. kullanılır. Yiyenlerin beğenmemesi nadirdir. Üstelik ne kadar acıysa o kadar çok beğenilir. Eğe acı olmazsa o çemen sayılmaz ve ağzının tadını bilen kimse yemez…

Yemekhanede akşam yemeğini yerken, Afşinli bir arkadaş, masalarda dolaşarak Elbistanlı ve Afşinli arkadaşların kulaklarına “Çaman geldi; ekmeğinizin bir kısmını ayırın” diye tembih etti. Yemekten sonra ekmeğini alan yatakhaneye koştu. Arkadaşımız çemen kavanozunu dolabından getirip bir çay kaşığı ile çıkartarak ekmeğimize sürüyordu. Dünyanın en tatlı bir şeyini yiyor gibi bir halimiz vardı. Bizim böyle iştahla yediğimizi gören ama çemenin ne olduğunu bilmeyen bir arkadaş “O ne?” diye sorunca bilmediğini anlayıp hemen devreye girdim:

‒ O ne?

‒ Çaman.

‒ Çaman ne?

‒ Bu çaman ağacının meyvesidir. Şu bildiğin üzümü düşün; onun gibi ince bir torba içinde ama armut kadar büyük olarak dalda yetişir. Olgunlaşınca toplar bıçakla zarını kesip içinden bunları çıkartırız. Tadına bal gibi desem, yanlış söylemiş olmam…

(Bal gibi demem ona güven vermiş olmalı ki)

‒ Bir tadına bakabilir miyim?

(Tam istediğim an gelmişti)

‒ Tabii, buyur…

Kavanozu arkadaşımdan alıp uzattım. O da kaşığı daldırıp dolusuyla çıkarttı ve ağzına sokup şöyle çiğner gibi yapmasıyla birlikte “Ağğııı..” gibi sesler çıkartarak lavaboya koşması bir oldu. Artık kahkahalarımızın yatakhaneyi nasıl çınlattığını anlatmaya bilmem gerek var mı?

Arif BİLGİN

One Comment

  1. Mehmet Ali Elçin Reply

    Güzel güldürülü bir anı- hikaye olmuş. Yatılı okullarda okuyanlar bu öykünün içerisinde yaşayarak yazıyı okur. gençliğini anımsar. Ancak yine de her yaştaki insanın beğeneceği bir yazı. Benzetmeler de güzel. Örneğin tarhananın sertliğini anlatmak için söylediği şu cümleye bakar mısınız.” Yerken insanın dişiyle adeta savaşır. ” .

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir