Gerek Siddharta gerek Bozkırkurdu 68 kuşağının ‘kült’ eserleri arasında sayılır. 80’lerde esintilerini hissettik yalnızca biz. Ama Hermann Hesse kolay okunuyor zor anlaşılıyordu. Misyoner bir ailenin çocuğu olan Hesse, nasıl oluyordu da, Buda‘nın hayatını içten anlatıyordu bilemiyorduk. 20 yaşında bir gencin bu soruya verilecek hiç bir cevabı yoktu. ‘Gençlik başımda duman’ şarkısını mırıldanan bir gençlikten beklenemezdi zaten bu. ‘Beni tanımıyor ama beni anlatıyor‘ sözünü sık duyardım Hesse‘nin kitaplarını okuyan kimselerden. Aksine ben onu bir yerlerden tanıyor gibiydim! Acaba, Sofu Dedemin çocukken anlattığı İbrahim Ethem kıssası olabilir miydi? Beynimi tırmalayan o soru. Hâlâ bilmiyorum. O günlerden hatırladığım tek şey; Hocalarımın ‘Herr Diker, bleiben Sie bitte sachlich’ (Bay Diker, duygularınızı katmayın ve nesnel kalın) cümlesiydi. Ve bir Doğulu öğrenciden istenilebilecek en cüretkar talep bu mu olmalıydı?
Siddharta, Hermann Hesse‘nin dört ay süren Hindistan seyahatinden sonra yazıldı ama 1922 yılında piyasaya çıktı. Kitabında Brahman’ın oğlu Siddharta’yı anlatır, Buda’nın hayatı hakkında dolaşan efsanevi unsurları kullanır. Siddharta adı, daha geniş bir bağlamda oldukça ironik görünen “amacına ulaşmış” anlamına geliyor. Çünkü Siddhartas‘ın hayatı, kelimenin tam anlamıyla ve mecazi olarak yeniden arama, seyahat etme ve bulmaya dayanıyor. Yazarı Hesse de, I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı değerlerin/inançların çöküşünden sonra kendine bir çıkış yolu aradı. Bu aramaya psikanaliz eşlik etti. Ey yolcu dur ve dinle! Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Ahmet Naim, Abdullah Cevdet, Yusuf Akçura, Said Nursi ve niceleri bu devirde iman ve inkar çizgisi arasında yitmeyecek bir çözüm arıyordu…Kendileri ve ülkeleri için…
Siddharta, mevcut inanç binalarını ve doktrinleri kıran radikal ama bireysel bir kurtuluş reçetesi oldu. Ancak Siddharta‘nın kendisinin “selamet” yolunu bulup bulmadığı da sorgulanabilir. Mevlana o yüzden ‘neyi ararsan onu bulursun‘ der. Burada Siddharta, Brahman öğretisini, yani atasının tuttuğu yolu reddeder. “Ağaçlardan dökülen yapraklar gibi” çocuk kalan insanlar dünyasında kendini kaybeder ve huzuru bir nehir kenarında suya akseden suretinde bulur: Om.
Asaf Halet Çelebi‘nin şu çok meşhur “Sidharta” şiirindeki müziğe kulak verin şimdi:
“Niyagrodhâ
Koskoca bir ağaç görüyorum
Ufacık bir tohumda
O ne ağaç ne tohum
Om mani padme hum (3 kere)
Sidharta Budha
Ben bir meyvayım
Ağacım âlem
Ne ağaç ne meyva
Ben bir denizde yüzüyorum
Om mani padme hum! (3 kere)”
Hiç birşey anlayamadığımız bu şiirin musikisi bizim için kâfidir. “Om mani padme hum” Hintlilerde, “Lâilâheülâllah” ile müsavidir çünkü.
Batı dünyasının şartlarıyla karşılaştırıldığında, Siddharta, tarif edilen insanların ne kadar sükunet ve rahatlık içinde yaşadıklarını, kendilerini yaşam koşullarını düşünmeye adadıklarını sürekli hatırlatır durur. Tabii ki, bu yalnızca masum Anadolu’nun saf çocukları için geçerli değildir, a) çalışıp koşmaya gerek duymayan din adamları ve b) Samanas gibi hiç bir işe yaramayan Sofiler için de geçerlidir. Bu nedenle kitapta örnek gösterilen ‘figürleri’ idealleştirmek yanlış olur. Ekseriyetle Budizm, Konfüçyüs ve Lao-Tse’den devşirilmiş öğretiler sözkonusudur. Orjinal Almanca baskıda kitabın “Bir Hint Efsanesi” olarak nitelendirilmesi boşuna değildir. Buna göre, gerçekten egemen olan koşulların yansıtılması gerçekçi olamaz. Ki bir bakıma Platon‘un ‘Diyaloglar’ kitabını hatırlatır Siddharta.
Buda ve Siddhartha’nın yaşam tarzlarının birbirine benzemesi de çarpıcı gelebilir. Her ikisi de, ıstırap ya da kurtuluş arzusu tarafından yönlendirilen manevi ve dünyevi birçok aşamadan geçer. Bununla birlikte, Siddhartha’da bireysel ıstırap öne çıkmaktadır. Özellikle Buda’nın özgeçmişine gösterilen yoğun ilgi ve olumlu değerlendirmeler, Siddhartha’nın Buda’nın öğretilerine karşı olan muhalefetinin anlaşılmasını sağlar.
Hesse küçük yaşta, katı bir Hristiyanlık ve hoşgörülü Hint kültürünün zıtlığını aile ortamında yaşayarak gördü. Hem anne-babası hem de dedeleri ya Hindistan’da bulunmuş ya da orada misyoner olarak çalışmışlardı ve bu nedenle Hint dili, kültürü ve dinine aşinalardı. Hindistan’dan gönderilen kitaplar ve hediyeler ilk önce genç Hesse‘yi Hindistan konusunda duyarlı hale getirdi. Oryantalizm ve egzotizm kokuyordu ilkin bu ilgi. Hristiyanlık her zaman olduğu gibi kalbinin en derin limanına demir atmış ve Hz. İsa‘ya duyduğu bağlılığı hiç yitirmemişti. Ancak Hristiyanlık dinine özgü dogmatik görüşler Hesse‘de erken yaşlarda tepkiler doğurdu. İlahiyat eğitimi intihar girişimi ile sonuçlandı. Ailesi onu zorla epilepsi hastalarının tedavi gördüğü bir kliniğe yatırır ki bu onun anne-babasıyla ilişkisini büsbütün kesmesine yol açar. Sonuç olarak, Hint düşüncesine yoğun bir entelektüel bağlılık dönemi başlamıştır. Bunu, Schopenhauer okumasıyla birleştirip, çoşkuyla Buda‘nın öğretisine yönelecektir. Çünkü Buda’yı Hindistan’ın Luther’i ve Calvin’i olarak görmektedir. Mutlak Tanrı inancı, Budizm ile Hinduizm arasındaki temel farkı ortaya koyuyordu ayrıca. Eğer Türk aydını zerre kadar Biruni‘yi tanımış ve onun Hindistan adlı eserini okumuş olsaydı Devrimci Gençlik yıllarca elinde Siddharta taşımaktan bu denli yorulmazdı sanırım. 100 yıl içinde üç milyon adet satan böyle bir kitabı Dünya Edebiyatı’na bir Türk yazarı armağan etmiş olurdu…
Batı Düşüncesi’nin derin nüfuzu yüzünden Siddharta Avrupai bir kitap sayılmalıdır. Hiçbir Doğu öğretisinin kabul etmeyeceği biçimde bireye dayanır. Hesse, arkadaşı Hans Rudolf Schmid‘e yazdığı 18 Ocak 1925 tarihli mektupta bu durumu şöyle açıklıyor: “Siddhartha, Hint düşüncesinden kurtulmamın bir ifadesidir. Her ne kadar bu durum kitaplarımda yalnızca satır aralarına yansımış olsa da; yirmi yıl boyunca bir Hintli gibi düşündüm. 30 yaşında bir Budist olmuştum ama dini bağlamda değil. Her dogmadan kurtulmamın yolu, Hint dahil, Siddhartha’ya çıkar ve tabii, hayatta kalırsam, bu hep böyle devam edecek.”
Budizm’den uzaklaşma, bu romanı yazarken karşılığını bulur. Hesse, Siddhartha‘nın ilk üç bölümünü birkaç ay içinde yazmışken, ancak 18 ay sonra son bölümü bitirebilir.(1921) Kişisel kriz, Siddhartha‘nın Buddha‘nın öğretilerini reddetmesi ile başlar. Budizm’i terk etmesine ilaveten iki yeni faktör daha devreye girer: I. Dünya Savaşı ve hızlı sanayileşme. Modern ölüm makinaları ve yeni tarz savaşlar karşısında Batılı aydın ‘dilini’ ve ‘söylemini’ değiştirmek zorunda kalacaktır. Batılı toplumlar bir kimlik sarmalı içine girmiştir: Bir tarafta teknoloji medeniyeti ve diğer tarafta bakir doğa; bir tarafta akıl ve diğer tarafta duygu; bir tarafta cemiyet ve diğer tarafta cemaat; bir tarafta toplumdan kaçış ve diğer inanca sığınış. Batılı insanın artık bir karar vermesi gerekmektedir. Göçmen Kuşlar çatısı altında birleşen Alman gençliği bir orman yürüyüşü başlatır ki 20. yüzyıl sona ermeden Yeşiller Partisi adıyla siyasal iktidara ortak olacaktır. Hesse‘nin böylesi bir derin krizin üstesinden gelmesine yardımcı olan en önemli etkenlerden biri de C.G. Jung ile üç psikanalitik oturuma katılmış olmasını da ekleyebiliriz.
Siddharta da aynı şekilde çeşitli duraklara bakarak “dünyayı birarada tutan“ (Goethe: “Faust”) sırrı bulmaya çalışır. Hinduizm, ona evrenin hiyerarşisini öğretir, sonra ebedi devr-i daimi keşfeder. İnsan ölür ve dünyaya tekrar döner. Ancak Siddharta en sonunda bu görüşü gözden geçirmek zorunda kalır. Ona göre; bilgi öğretilebilir ama bilgelik asla. Hesse‘nin bu yaklaşımı yüzeysel, bireysel ve Batı menşelidir. Hiçbir yerde ahlaki yasaların kaynağı olabilecek bir Tanrı’dan söz etmez. İlahi olan yalnızca şeylerde ve canlılarda arar: “Bir kez daha Buda, İncil, Lao Tzu, Goethe veya başka şairlerin gizeminden etkilendiğimi hissettim ve zamanla bunun her zaman aynı kaynaktan geldiğini fark ettim. Tüm diller, zamanlar ve düşünce biçimleri arasında bir bağ bulunduğunu anladım.”
Her goncanın soluşu ve gençliğin yaşlılığa dönüşmesi gibi,
zaman içinde hayatın her devresi çiçeklenir.
Her ermişlik ve erdemin kendi zamanı vardır ve hiçbiri sonsuza dek sürmez.
Yürek her an yolculuğa ve yeniden vuruşmaya hazır olmalı ki
Hayat her çağırdığında, yürek, kimseye
yakınmadan, yeni başlangıçlar için kendine cesaret verebilsin.
Ve her başlangıç içinde bir tılsım barındırır.
Bu tılsım bizi korur ve yaşamamıza, devam etmemize yardım eder.
Hafiflikle, basamak basamak geçmeliyiz her yolu.
Hiç kimseye anayurt gibi bağlanmadan.
Dünyanın ruhu bizi bağlamak ya da sınırlamak istemiyor,
bizi basamak basamak genişletmek ve yükseltmek istiyor.
Hayatın bir evresine alıştığımız anda,
alışkanlığın getirdiği duygu bizi hapseder, acı verir.
Sadece yolculuk etmeye hazır olan,
felç edici alışkanlıklardan kopmayı göze alabilir.
Belki de bize bu aşılması gereken basamakları gönderen ölümdür.
Hayatın bizden talepleri hiç bitmeyecek.
Haydi o zaman yüreğim, ayrılığa, yolculuğa hazırlan
ve iyileştir artık kendini.
Hermann Hesse/Basamaklar
Alaattin DİKER

Son Yorumlar