Keçeli: “Öykünün Uzunluğundan Ziyade Derinliği, Etkileyiciliği ve Özgünlüğü İçin Çalışıyorum.”

Deliler, Bavullar ve Tanışma Biçimleri” adlı öykü kitabınız 2024’ün ortalarında yayımlandı. Okuru bol olur umarız. Genel olarak kitabınızda kısa öyküler yer alıyor. Aynı zamanda kısa hatta tek sözcükten oluşan cümleler de var. Aslında bu, kolay bir teknik olarak değerlendirilse de az sözle yazmak, meram anlatmak hiç kolay değil. Neden kısa öyküler, kısa cümleler? Neler söylersiniz?

Merhaba. Öncelikle temennileriniz için teşekkür ederim. Evet, kısa öyküler yazıyorum. Sebebini tam olarak bildiğimi söyleyemem. Fakat şunu biliyorum: Öykü kendi zamanıyla, kendi metrajıyla geliyor. Öykünün uzunluğu veya kısalığı benim açımdan amaç değil, sonuç. Bu sebeple öykünün uzunluğundan ziyade derinliği, etkileyiciliği ve özgünlüğü için çalışıyorum, demem daha doğru olur. Özü vermek isterken laf kalabalığı yapmaktan çekinirim fakat öykü daha uzun olmayı hak ediyorsa uzun yazmaya da varım elbette.

Delilik tarih boyunca filozofların, düşünürlerin, teologların, edebiyatçıların ilgisini çekmiş. Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü, Foucault’un “Deliliğin Tarihi” Gerhard Schroder’in “Deliler ve Dâhiler”i akla ilk gelen kitaplardan. Anladığımız kadarıyla sizin de deliliğe, delilik biçimlerine ilginiz var. Kitabınızın adında da deliler var. Neler düşünüyorsunuz bu hususta?

Delilikle ilgili bakış açımın öykülere bunca yansıdığını ben de dosya oluştuktan sonra fark ettim. Malum, ayrı zamanlarda birbirinden bağımsız yazılan öykülerdi. Kitaba isim ararken dikkatimizi çekti delilik kavramı. Meğer ben deliliği ne çok deşmişim!

Çocukluğumun Ankara’sında her mahallede deliler olurdu. Onlarla iç içe ve onlardan korkmadan büyüdük. Patolojik delilerin zihinsel ve ruhsal dünyaları, bağımsızlıkları, normlardan bihaber oluşları, düşünme biçimleri vs. daima ilgimi çekti.

Bir de toplum içinde akıllı taklidi yapan deliler var ki yaş aldıkça hayata dair kararlılığın burada gizlendiğini fark ettim. En basit hâliyle bir fikirden, insandan, mekândan gidebilmek, çoğunluğun evet dediğine hayır diyebilmek de sosyal bağlamda delilikti. Velhasıl dünyayı akıllı insanlar bu hâle getirmişse azıcık delilik iyidir, düsturuyla yol alanlara selam olsun.

Kitabınızın ikici öyküsü “Peygamber ve Kıymıklı” metinlararasılık tekniğiyle kaleme alınmış. Tahsin Yücel’in “Peygamberin Son Beş Günü” metne renk veriyor. Öyküyü okumaya devam ederken Edip Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiirini de hatırlıyoruz. Ayrıca bu öyküde Nazım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitabı da var. “İhtimalli Öykü”de de Freud’dan bir alıntı var. Öykü tekniğinizle ilgili neler söylersiniz? Genelde metinlerarasılık, üstkurmaca gibi teknikler edebiyatta postmodern teknikler olarak kabul görüyor. Siz metinlerinizi postmodern edebiyat kapsamında değerlendiriyor musunuz?

Önceki sorunuzda öykünün kendi metrajıyla geldiğini söylemiştim. Burada da öykünün kendi tekniğiyle geldiğini söyleyeceğim. Öykünün ayak seslerini dinlemeyi seviyorum. Bu usulle yazdığımda öykü; kendi tekniğini, dilini, uzunluğunu yine kendisi belirliyor.

Postmodern bir öykü yazayım, diyerek yola çıkmıyorum. Örnekse “Peygamber ve Kıymıklı” öyküsü “Peygamberin Son Beş Günü”nü okuyan arkadaşlarımın bir davette roman kahramanını gördüklerini iddia ettikleri ve beni gülümseten bir sohbetten sonra ortaya çıktı.

Roman kahramanıyla gerçek hayatta karşılaşan okur fikri, ister istemez metni postmodern bir yapıya taşıdı. Şunu da söylemek isterim ki geleneksel öyküyü de postmodern öykünün olanaklarını da seviyorum. Metin müsaade ettiği sürece kullanıyorum.

“Bir Yosma Namzedi, Bir Deli ve Sade Nuh” bu başlığı okuyunca öykünün ironik bir tarzda yazıldığı düşünebilir. Öykü Anadolu’da, kırsalda yaşananlara ayna tutuyor aslında. Özellikle de toplumun, değer yargılarının ezdiği kadına… Hem yetim hem öksüz olan güzeller güzeli Meryem köyün delisi Çetin’le evlendirilir. Köylü kendi çor çocuğunu güya korumak adına Meryem’i harcar. Bu coğrafyada neden kadınlar acı bedeller ödüyor? Neler söylersiniz?

Herkesin aşina olduğu derin bir mesele. Yaşadığımız coğrafyanın kentinde, köyünde kadına dair onlarca sıkıntımız var. Pek çok konuyu kadın ekseninde tartışıyoruz. Erkeklere dair olumsuz psikolojik, sosyolojik, evrensel, yerel konuları ele alırken de kadından hareket ediyoruz. O hâlde kadını anlatmadan yol almak zor görünüyor.

Kadının varoluş mücadelesi kadim zamanlardan beri edebiyata konu olmuş, diğer birçok konuyu şekillendirmiş. Kadının kırılgan ama bir o kadar da cesur tarafını kazımayı, katmanlarını deşifre etmeyi seviyorum. Bunu mesaj kaygısıyla değil, durum aktarımı yaparak anlatabilmek için çalışıyorum.

Öykülerinizi dikkatle okuyunca dille oynamayı seven, kendine özgü bir dil bulmaya çalışan bir yazar görüyoruz. Öykülerinizde geçen “nereden bilebiliğsiniz?”, “feğide ğakı sofğasını kuğmuştuğ.”, “yo-yo-yo-ruldum.”, “bu ka-kaçıncı öykü.”, “te-te-tek yol” sözcükler söylediklerimizi destekler mahiyette. Öykü diliniz ve arayışlarınız hakkında neler söylersiniz?

Öyküde dil en kıymetli ve etkili aracımız, hatta kimilerimiz için amaç. Öykünün doğasına uygun dili oluştururken salt anlatıcının değil, kahramanların dilinde de deneyler yapıyorum. Kendi sesimi yakalama çabasına kahramanın kendi söyleyiş biçimlerini kurban etmemeye çalışıyorum.

Kahramanların sesini kısmak, söylemek istediklerini kendi doğrularıma göre biçimlendirmek metnin yapay bir istikamete girmesine sebep olur, diye düşünüyorum. Arayış dediğimiz çabanın hep süreceğinden ya da sürmesi gerektiğinden şüphem yok.

Koku… Öykülerinizde sıkça rastlanan bir sözcük. Parfüm, alkol, tütün, kolonya, ter… kokusu. Koku ne ifade ediyor sizin için?

Koku hafızası insanın varoluşuna dair önemli birikim alanlarından biri. Hafızamıza kokularla kodladığımız ve geçmişte kalan anlar, insanlar, durumlar yine bir kokunun davetiyle çıkıp geliveriyor. Hayal perdesinin kurulmasında önemli bir unsur. Kokuyu öykü açısından da böyle ele alıyorum. Okuru, kurduğum evrene kokuyla daha hızlı çekebileceğim düşüncesindeyim.

Öyküleriniz anlatıcı açısından zengin. Ben anlatıcı, üçüncü tekil anlatıcı… Öyküde anlatıcı konusunda neler düşünüyorsunuz?

Bazı hikâyeleri tanrıdan, bazılarını diğer insanlardan dinledik. Ben de bazı öykülerimi tanrıya bazılarını tanrının yarattıklarına anlattırıyorum. Seçtiğim anlatıcılar öykünün doğasına uymazsa huzursuz oluyorum. Anlatıcının hikâyeye mesafesini doğru kurmaya çalışıyorum. Müdahil olmak isteyen anlatıcıyı kibirden, dahli olmayan anlatıcıyı hikâyeye ilgisiz görünmekten korumaya dikkat ediyorum. Bilirsiniz, bir hikâye öyle bir aktarılır ki aslında çok da dişe dokunur bir içerik olmadığı hâlde uzun zaman hafızalarda yer eder. 

“Şapkadaki Köpek” adlı öykünüzde Köpek Leo öykü kahramanı haline dönüşüyor. Ayrıca kadim zamanlardaki hayvan hikâyelerinin güncellenmiş bir haline benziyor bu öykü. Neler söylersiniz bu öyküyle ve öyküde hayvan karakterlerle ilgili?

Kurmaca yazmaktaki motivasyonumu ifade ederken başka hayatlara talip olduğumu hep söylerim. Kurmaca, bana verilen şu yaşam biçiminin dışına çıkabilmek için harika olanaklar sağlıyor. “Şapkadaki Köpek” öyküsünü de olup bitenleri bir köpeğin gözünden görmek arzusuyla yazmıştım. Kederinden ölen köpeği hikâye etmek, kederinden ölen bir insanı anlatmaktan daha zordu. Kadim hayvan öykülerini anımsatmasına sevindim. İletişim şekli insandan farklı olan varlıkların da söz sahibi olabildiği bir evren sunuyor öykü. Bu evrende özgürüm. “Kendini her şey sanan insan”a “diğerleri”ni hatırlatmak için bazen insanı susturup ”ötekiler”i konuşturuyorum.

Öykülerinizde hep yola çıkmak, gitmek isteyen kahramanlar söz konusu. Gitmek, sadece gitmek… valizler, bavullar hazır. Nedir bu gitmelerin, gitmeyi düşünmelerin sebebi?

Gitmek, irade gösterebilmekle ilgili varoluşsal bir mesele. Kalıp kök salmak kadar gitmek de bir duruş. “Gelmelerin ve gitmelerin dünyası” diye ifade ettiğim bu yerde saplanıp kalmanın  körelten, çürüten, tüketen bir yanı olmalı. Eski hikâyeleri hak ettiği yerde ölümsüz kılmak ve yeni hikâyeleri doğurmak için “durmak, bırakmak, yürümek, gitmek, terk etmek” eylemleriyle aramızın iyi olması şart. Hem yaşadığımız hayatta hem kurmacada.

Son olarak neler söylersiniz?

Özenle hazırladığınız sorularınızdan dolayı teşekkür ederim. Yazan kişinin kendisini tahlil etmesinde böyle söyleşi, röportaj, soruşturmaların mühim olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Biz Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Beyhan KEÇELİ
    • Ankara’da doğdu.
    • Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünde tamamladı.
    • Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı. 
    • Öyküleri, inceleme yazıları ve söyleşileri Söğüt, Turnalar, Hece, Hece Öykü, Hisdüşüm, İshak Edebiyat, Litera Edebiyat, Daima Edebiyat, Kar Öykü, Yük Edebiyat, Mahalle Mektebi, Mahal Edebiyat, Mikroscope gibi dergi ve platformlarda yayımlandı.
    • Balkan Literary Herald Çağdaş Türk Edebiyatı Seçkisi’nde yer alan küçürek öyküleri beş dile çevrildi.
    • “Safran Sarısı” adlı öyküsü 2022 Sait Faik Öykü Seçkisi’nde yer aldı.
    • 2022’de İzmir Konak Belediyesi Kısa Öykü Yarışmasında “Kadın İcat Etti” adlı öyküsüyle üçüncü oldu.
    • İlk öykü kitabı Deliler, Bavullar ve Tanışma Biçimleri, Metinlerarası Kitap etiketiyle 2024’de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir