Kelebek Etkisi

Rivayet edilir ki 19. yüzyılda iç savaş sebebiyle pamuk üretimi yetersiz kalan Amerika’nın taleplerini karşılamak isteyen Osmanlı, pamuk üretimine en uygun toprakların Çukurova’da olduğunu görür. Ancak toprağı işleyecek insan bulmak zordur; bölge insanı göçebedir ve çiftçilikten anlamaz. Göçebe aşiretleri toprağa bağlayarak çiftçiliğe zorlayan padişahın fermanına itiraz eden Dadaloğlu, ‘Ferman padişahın, dağlar bizimdir.’ der. Ama bizim Bahşiş Yörükleri, Dadaloğlu kadar dik başlı ve asi değildir; padişahın fermanına ittiba ederek Berdan ırmağının kenarında, Akdeniz’e neredeyse yürüme mesafesinde kendi adlarıyla kurulan köyde (Özel Bahşiş Köyü) sakin olmayı kabul eder. 

Bir tür kelebek etkisi yani… Dünyanın bir ucunda bir kelebeğin kanat çırpması, diğer ucundaki başka bir olayı tetikleyebilirmiş… İşte, yüzlerce yıldır göçebeliğe alışkın olan bizim yörüklerin yerleşik hayat geçişi de Amerika’daki iç savaşlara ve bu nedenle ortaya çıkan pamuk ihtiyacına bağlıymış. Hasılı, bütün dünyanın bugün de doyurmakta aciz kaldığı Amerika’nın açıkta kalan yerlerini örtmek için, tarihin bir döneminde bizim köylülerin pamuğuna muhtaç olduğunu söylesem yalan olmaz.

Bu kelebek etkisiyle yörükler yerleşik hayata geçmiş; Çukurova, pamuk tarlalarını; pamuk tarlaları da iplik ve dokuma fabrikalarını doğurmuş. Fabrikalar da burjuva ve işçi sınıfını; işçi sınıfı sendikalaşmayı, kadın haklarını, işçi direnişlerini, sağ-sol olaylarını vs… vs… Bu silsilenin sonu gelmez ama enseyi karartmaya gerek yok! Güzel şeyler de var, bu kelebek etkisinin doğurduğu sonuçlar arasında. İnsan sormadan edemiyor, mesela; Çukurova olmasaydı acaba bir Yaşar Kemal çıkar mıydı? Her ne kadar Cemil Meriç, ‘ümmi-yi arif’ ya da ‘Hz. Ali’nin cenklerini anlatan bir ‘halk ozan’ı diye küçümseyip dilini beğenmese de Yaşar Kemal’in Çukurova’daki her ayrıntıya aşina olduğu kabul edilmelidir. Sadece halk arasında dolaşan efsaneleri değil, bitmez tükenmez kan davlarından tutun da en küçük gelin kaynana atışmasına, merhametsiz toprak ağalarına, gözü kara eşkıyalara, hayırsız evlatlara, işe yaramaz kocalara kadar her şeyi kaydetmiştir. Yok, siz bütün bunları değil de ille Çukurova’daki pamuk tarlalarını ve pamuk işçilerinin perişan halini merak ediyorsanız onu Orhan Kemal’e, ‘Eskici ve Oğulları’na sorun.

Devlet, bizimle beraber Köselerli ve Aydınlı yörüklerini de iskân etmiş, Çukurova’da. Bana öyle geliyor ki bu iskânın tek sebebi pamuk üretimi değil. İhtimal ki Osmanlı, bölgenin nüfus yapısını değiştirmek istemiş olsun… Hayvancılıkla geçinen bizim yörüklerin, çiftçilik yaptıkları için Fellah dediği Nusayri Arap köylerinin yakınlarına Sünni Türkmenleri yerleştirmek devlet aklının yapmayacağı iş değil doğrusu.

Yörükler

İskânı cazip hale getirmek için, hane başına yaklaşık 30 dönüm toprak bağışlanmış. Berdan ırmağının denizle birleştiği yerde, devasa bir bataklığın bir kısmı ıslah edilerek tarıma uygun hale getirilmiş ve yeni sakinlere dağıtılmış. Çocukluğumda yer yer hala bataklık olan bu büyük araziye köylüler ya aynaz ya da malaz diyordu. Yıllar sonra araştırmalarım sırasında öğrendim; her ki kelime de ‘Sulu yer, bataklık’ demekmiş. Ne ara yerleştiniz, ne ara buldunuz böylesi münasip adları, aşk olsun, vallahi! Aynazla ilgili hatırladığım bir başka şey de aklı bir karış havada yeni yetme erkek çocuklarını tehlikeden uzak tutmak için köylülerin uydurduğu korkunç hikâyeler… Şimdi ne o bataklığın ne de o hikâyelerin esamisi var…

Önceleri göçebe sonra yarı göçebe hayatı benimseyen neneme göre asıl geçim kaynağı hayvancılıktı; çiftçilik ancak göçebe hayata ve hayvancılığa engel olmadığı sürece yapılabilirdi. Bu yüzden, fazla bakım gerektirmeyen, susuz tarıma uygun olan buğday ve arpa gibi tahıl ürünleri ekilmeliydi. Sebze, meyve ve pamuk gibi sürekli bakım ve su isteyen, bu nedenle de toprağa bağlanmayı zorunlu kılan ürünlerle uğraşamazdı göçebeler. Neneme kalsa akşama kadar ‘yazının yüzünde’ sadece ‘bir gara tarlaya’ bel bağlamak akıllı adam işi değildi. Yörük dediğin hayvanlarıyla beraber otun peşinde koşar; başını beklemez! Hasat için aylarca tarlada çalışmak, hayvansal ürünleri çoğunlukla günlük olarak satıp hemen paraya çeviren nenemin aklına yatmıyordu. Muhtemelen, ‘Ölme eşeğim ölme; yaz gelsin de yonca biçeyim.’ sözü de nenem gibi ürünlerini kısa sürede paraya dönüştüren bir yörük tarafından söylenmiştir.

Yörükler hayvanlarıyla o kadar meşguldü ki dağ eteklerinde yetişen ne bademleri ne de incirleri görürdü gözleri… Hüdayinabit bu ağaçlarla kimse ilgilenmez; bırakın aşılayıp ürün kalitesini arttırmayı, doğru dürüst meyveleri bile toplanmazdı… Şimdi pazarlarda ateş pahası olan bademleri çağlayken toplayıp satmak, kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi, mesela… Her biri yumruk büyüklüğündeki incirler de kuruyup yer düşen bademler de en çok ele avuca sığmaz biz çocuklara, her daim yarı aç gezen çobanlara, ille de kurda kuşa nasip olurdu.

Köylüler yerleşik hayata geçmiş geçmesi de yeni hayata uyum sağlamak beklediklerinden çok daha sıkıntılı olmuş. Bu zorlu uyum sürecinin canlı tanığı olan nenem, hayvancılığı bırakıp çiftçiliğe geçen köylülerin yaşadığı onlarca trajikomik olayı anlatıp dururdu.

Vaktiyle bizim yörüklerden biri Çukurova’da pamuk ekmiş. Tabi, pamuk zahmetli iş, çocuk gibi bakım ister. Martta toprağın hazırlanmasıyla başlayan süreç, nisanda, köylülerin ‘çiğit’ dediği pamuk çekirdeklerinin toprakla buluşmasıyla devam eder. Tohumlar, mibzer denen ve çoğu zaman sırayla kullanılan tarım aletiyle ekiliyordu. Ancak dikkat gerektiren bir işti bu. Çiğitlerin toprağın 4-5cm altına ekilmesi zorunluydu. Daha derine ekilen tohumlarda çimlenme; daha yukarı ekilen tohumlarda da toprağa tutunma sorunu oluyordu. Yeşeren ve 5cm boy veren fidelerin çevresindeki otlar, haziran ayında çapa ile temizlenirdi. Çapalama işlemi, pamuk fidelerine zarar vermeden, en az 3 defa aralıklarla tekrar edilirdi. Bu süreçte bir belki iki defa, fidelerin daha iyi gelişmesi ve ürünün daha verimli olması için 6-7cm aralıklarla seyreltme yapılırdı. Seyreltmede hem fideler arasındaki mesafelerin eşit olmasına hem de hangi fidelerin sökülüp atılacağına hangilerinin toprakta kalacağına karar vermek önemlidir. İşçinin bir yandan mesafeyi ayarlaması diğer yandan toprakta kalacak güçlü fideyi seçmesi gerekirdi. Hayvanlarından başka bir şey görmeyen yörük, ne bilsin bütün bu ayrıntıları!…

Çapalama ve seyreltme yanında an az 3-4 defa da su ister, pamuk. Sulama, sıra ile yapılırdı köyde. Su sırası gelen, gece gündüz demeden hazırlıklı olmalıydı. Köylülerin laylon dediği römorka 2-3 günlük yiyecek, yatak ve mutlaka cibindirik (sineklik) yüklenir; pamuk tarlasına gidip sıra beklenirdi. 30 dönümlük tarlanın sulanması 2-3 gün sürerdi. Yılan çıyandan korunmak için yatak laylon’un içine serilir ve sivrisinek saldırısından emin olmak için mutlaka cibindirik kurulurdu.

Yıllar sonra, cibindirik sözüne ilişkin yayımladığım makale üzerinde çalışırken, bir yandan macera dolu pamuk sulama gecelerini hatırlamış, diğer yandan öğrendiğim bilgilere şaşırmıştım. Neler öğrenmiştim neler… Cibin ‘sinek, sivrisinek’ demekmiş ve Türkçede 10. yüzyıldan beri kullanılmaktaymış… Üç beş satırlık da olsa ilk yazı denemelerimiz 6. yüzyıla ait… Neredeyse yazı yazmaya başlar başlamaz kayıt altına almışız, sözcüğü… Hem Türkiye Türkçesi ağızlarında hem de diğer Türk lehçelerinde yaygın alarak bilinmekteymiş. Hatta Anadolu’da, örneğin Bitlis’te, dul kadın için hayatın zor olduğunu, tek vuruşta duvara yapıştırılıp öldürülen bir sinek kadar değersiz de olsa ‘koca’ sahibi olmanın önemini vurgulamak için ‘Erim olsun, vur duvarda cibin olsun!’ denirmiş. İnsan, ‘Bu kadar mı acz içindedir, yalnız kadın?’ demekten kendini alamıyor, doğrusu.

Cibin sözünün saydığım bu özelliklerine dayanarak şunu da vurgulamalıyım ki bir sözcüğün zaman bakımından eskiliği, zemin bakımından yaygınlığı ile atasözü ve deyim gibi kalıplaşmış dil öbeklerinde kullanılmış olması onun itibarını gösterir.

Ağustos sonlarında başlayan pamuk toplama işi kasım ortalarına kadar sürerdi. Toplama işi bitince pamuk çubuklarının sökülüp eve getirilmesi kalırdı geriye. Kurumuş pamuk çubukları evin bahçesine istiflenir; ocakta sac ekmeğini pişirmek için bundan daha ideal bir yakacak bulunamazdı.

Nenemin anlattığı, ilk defa pamuk eken yörüğe ne mi oldu? Nisanda ektiği çiğitler, mayıs sonunda yeşerip boy vermiş. Çiğitler yeşeredursun, Çukurova’da sıcaklar artınca hem bizimkinin hem de keçilerinin gözü Toroslara düşmeye başlamış. Yayla zamanı gelen keçileri ile çapa ve seyreltme bekleyen pamuk fideleri arasında kalmış, biçare… Yüzyıllardır süren göçebelik ağır basmış sonuçta ve bizimki ‘mutada inkıyad ile’ toplayıp keçilerini düşmüş yayla yoluna… Yola çıkmadan pamuk tarlasına bakmış, son kez… Tarlada pamuk fideleriyle beraber, köylülerin sarmaşık, çeti ve hanım döşeği dediği zararlı otların da yeşerip büyümeye başladığını görmüş. Otların çapalanması lazım ama kervan yola düzülmüş bir kere…

Sarmaşık herkesin malumu… Çeti yapraksız, dalları diken dolu, 30-40cm boyunda, top top büyüyen, çalıya benzer bir bitkidir. Yeşilken pek zararlı değildir ama ağustosta kuruyup dikenleri sertleşince zinhar geçme yanından! Bizim köylünün yaz sonunda çeti’den çektiğini neyse divan şairi Necati’nin de mugaylan’dan çektiği odur:

Koma elden kârbân-ı kûy-ı ‘ışkun dâmenin
Ka’be’ye gidenlere hâr-ı mugaylân sarmaşur

(Aşk köyünün kervanının eteğini, elinden bırakma; Kabe’ye gidenlere mugaylan denilen çöl bitkisinin dikenleri zarar verir. Özetle, Kabe yolundaki zor şartlara, mesela çöl fırtınasıyla yerinden kopan mugaylan bitkisinin dikenlerinin verdiği zarara dayanabilmek için aşk köyünün kervanının eteğine yapışmak gerekir.)

Hanım döşeği ise toprağa yayılan, çok sık ve kabarık yaprakları sayesinde toprağı halı gibi kaplayan yemyeşil bir bitkidir. Üzerine bastığınızda, hanım döşeğinin yumuşaklığını hisseder; ayakkabılarınızı çıkarmak istesiniz. Ne güzel bir adlandırma… Bir bitkiye bundan daha güzel bir ad verebilen varsa beri gelsin!

Otların, pamuk fidelerine çok da zarar vermeyeceğine kendini inandırmak isteyen bizimki şu dizeleri uydurmuş hemen:

Hanım döşeği, altına döşek!
Sarmaşık, ince beline kuşak,
Çeti meti zaten kendi otu…
Haydin, göçüp gidelim yaylaya…

Ne yazık ki nenemin bazen şiir bazen de türkü gibi uzun uzun söylediği manzumeden sadece bu dörtlük kalmış aklımda… Tabii yayla dönüşü değil pamuğu toplama, tarlaya girmeye bile imkân kalmamış… Bu acı tecrübeden bizimkinin ders alıp almadığını merak ediyorsanız, bugün neredeyse bir tek keçi bile kalmamış olan Çukurova’daki yörük köylerine ve kışın sera çadırlarıyla dolu, yazın da pamuk ekili olan uçsuz bucaksız düzlüklere bakmanız yeter!

Mustafa SARI

One Comment

  1. Erkin Egemenler Reply

    Mustafa Hocamızı yürekten kutlarım. Köklerimiz, neden gelip nereye gidiyor, hayat insanları nasıl savuruyor, az çok bilgileniyoruz böylelikle.
    Kalktı göç eyledi Avşar elleri/Ölen ölür kalan sağlar bizimdir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir