On üç yaşında Iğdır’dan çıktım. Köyümüz Kuzugüden, Iğdır’ın en küçük köylerinden biriydi. Altmış aile birbirleriyle dayanışma yaparak yaşamaya çalışıyordu. Köyümüzde ne yazık ki geçmişle ilgili hiç bir yazılı kaynak yoktu. Anlatılanlar hep yaşlıların ağızdan ağıza anlattıkları bilgilerdi. Çok sonraları Kuzugüden aşireti hakkında bir kaç bilgi toplayabilecektim. Bizim köyle birlikte İç Anadolu Bölgesi’de de Kuzugüdenliler olduğunu öğrenecektim.
Yetmişli yıllar bizim için karanlık yıllardı. Köyde elektrik yoktu. Herkes yoksuldu. İlkokul bile çok geç açılmıştı, ilk öğrencileri bizlerdik. On iki kilometre uzaklıkta Iğdır’daki ortaokula gitmek bile bir çileydi. Babam her sabah beni evden alır, Yaycı Köyü asfaltına götürür, orda bir minübise bindirir, akşam da gelir ordan alırdı.

Kuzugüden
Iğdır’da bizim dışımızda Kürtler de yaşardı. Bizim köyde bir tek Kürt vardı o da Halis adında çok iyi kalpli, sakin bir adamdı. Kendisi güzel Türkçe konuşurdu ama hanımı konuşurken herkes güler ve bazen de onun lehçesini taklit ederlerdi. Bir gün Halis’in babası köye geldi. Başında sarık gibi bir bez vardı. Onu bahçede kafasını sallarken görmüş çocuklar. Herkes o görüntüyü bin bir şekle sokarak anlatıyordu. “Halis Kirve’nin babası tarığa düşmüş,” derlerdi. Sonradan “tarığın” tarikat olduğunu öğrenecektim. Zavallı adam belki de bir tarikatın basit bir gönüllüsüydü ve zikir çekiyordu.
Ortaokul’da da biz nedense Kürtlerden ayrı gezerdik. Köyde bir kısım insanlarının anneleri Kürt olmasına rağmen arada bir soğukluk vardı. Sonradan ortaya çıkan ideolojik saflaşmada da bunun bir payının olduğunu sanıyorum. Çünkü okulda bütün Kürtler solcu olmuştu. Veya bana öyle geliyordu. O dönemlerde Iğdır’da, özellikle köylerde solcu demek Rus demek gibi birşeydi.
Ama bazen ortaya çıkan haksızlıklar Kürtlerle aramızda olan soğukluğu aradan kaldırıyordu. Okulda, Iğdır’ın en büyük köyü olan Melekli’den gelen öğrenciler oldukça fazlaydı. Onların bir kısmı çokluklarına güvenerek şımarıklık yapar ve bizi incitirlerdi. Bir gün Alkamer Köyü’den Faruk isimli bir Kürt, Meleklilerle dövüştü. Benim gibi öğrencilerin çoğu içten içe Faruk’u desteklediler.
Ortaokul döneminde Iğdır’ın ileri gelenlerini de tanımaya başlamıştık. Iğdır da köyler gibi yoksul bir şehirdi. Televizyon, demiryolu yoktu. Bazı kahvelerde küçük televizyonlar vardı ve ordan Ermenistan televizyonunu izleyebiliyorduk. Iğdır’da siyasi olaylar, partiler düşmanca bir tavra girmişlerdi. Seçimlerde uzun bir boylu bir adam kürsüye çıkıyor, Cumhuriyet Halk Partisi’ni savunuyordu. Onun bir Kürt aşiret reisi olduğunu söylüyorlardı. Adı Mecit Hun’du. Kaç kez yolda görmüş, arkasından uzun uzun bakmıştım. Yakışıklı ve etkileyici bir insandı. Bütün Kürtlerin onun sözünden çıkmadıklarını düşünüyordum. Sonradan tam merkezde bir pastanesi olduğunu da öğrenecektim. Ama asla yakınlaşmak veya yanıbaşımızda yaşayan Kürtler hakkında birşeyler öğrenmek hevesi yoktu içimde. Onun yabancı dil bilen, Iğdır’da ilk gazeteyi çıkaran aydın bir insan olduğunu çok sonradan öğrenecektim. Önyargılar, anlatılan aptalca anekdotlar içimizde onlara karşı bir yabancılık hissi doğurmuştu.

Mücahid Özden Hun
Öğretmen Okulu’nu kazanınca Artvin’e gittim. Daha ilk aylarda Iğdır, köyümüzden görünen başı karlarla kaplı Ağrı Dağı hasreti yüreğimi sarmıştı. O yoksul şehir ve köy nedense burnumda tütüyor ve geceleri uykularımı kaçırıyordu.
Artvin’de bu kez en yakın arkadaşlarım Kürtlerdi. Ağrı’lı Cengiz Kaya, Şevket Sekman, Bingöl’lü Mahpus Erpek, Muşlu Mehmet en çok gezdiğim, sohbet ettiğim insanlardı. Çok iyi yürekli, mert, candan ve espirili insanlardı. Onlara Iğdır’da Kürtlerden uzak durduğumu anlatmaya utanıyordum.
Aradan yıllar geçti ve Almanya’ya geldim. Ama her anımda çocukluğumda bırakıp geldiğim köyümüz, tozlu, çamurlu yollarıyla Iğdır ve dünyanın en güzel dağı Ağrı Dağı vardı. Özlemlerimin zirve yaptığı bir anda Sefer Şimşek isimli bir arkadaşımda “Iğdır Sevdası” isimli üç ciltlik bir kitap gördüm. Merakla sayfalarını çevirdim. Sefer Şimşek altmış sekiz kuşağındandı ve Deniz Gezmiş için uçak kaçırmıştı. Bir süredir Almanya’da yaşıyordu. Siyasi düşüncelerimiz farklı olsa da çok iyi anlaşıyorduk. O kitabın Mecit Hun’un oğlu Mücahit Hun tarafından yazıldığını anlattı. Kitabı çok merak ve ilgi ile okuduğunu da ekledi. “Mecit Hun” deyince kitabın yazarından daha çok çocukluğumda gördüğüm uzun boylu, şakakları beyaz adam aklıma geldi yeniden.
Kitapları Sefer Şimşek bana vermedi. Ama onun yanında bazı bölümlerini okudum. Çok hoş bir üslupla yazılmıştı. Okudukça köy, Iğdır, çocukken gördüğüm ve hayal meyal hatırladığım insanlar, uzak durduğum Kürtler gözlerimin önünden akıp gittiler. Zaman zaman hüzünlendim, zaman zaman şaşırdım, zaman zaman güldüm. Bir Kürdün Iğdır’ı bu kadar sevebileceğini, onun aynen bizim gibi sahiplenebileceğini aklıma bile getirmemiştim. Öyle ya, onlar içimde hep yabancı gibi durmuşlardı. Oysa yazar kitabında, Iğdır’da Kürt olmayan insanları da aynı sevecenilikle anlatıyordu.

Ardından kitabın yazarı Mücahit Hun’la irtibat kurmaya çalıştım. Email adresine mektup yazdım. Hemen cevap yazdı. Mektubu sanki beni tanıyormuşcasına içten ve samimiydi. Kitaplarından almak istediğimi söyledim. Almanya’da yaşayan kız kardeşi (veya ablası) aracılığıyla bana üç kitap gönderdi. O kitaplarla ruhum yeniden Iğdır’a aktı, gitti. Özellikle Gürci Hala kitabında Iğdır’daki Kürtleri daha yakından tanıdım ve sevdim. Onlarla ilişki kurmadığıma, dillerini öğrenmediğime çok pişman oldum. Okuduğum kitaplarda gerçek Iğdır’ı yıllar sonra tanımaya başlamıştım. Nağı Bey, Ali Ekber Tufan, Eleşref Bey, Şamil Bey ve diğer Iğdır ileri gelenleri, hatta kanını Iğdır için dökenleri tanıdım.
Kitaplardan sonra Mücahit Hun’la seyrek de olsa haberleşiyorduk. Ama görüşmek bir türlü nasip olmuyordu. İki kez Ankara’ya gittim ama o işi nedeniyle Ankara’da değildi. Bir kaç hafta önce yeni kitapları çıktığını öğrendim. İstedim, hemen gönderdi. Bu kez yine Iğdır’ı anlatan birbirinden değerli üç kitap elimden düşmez oldu. Birisi Iğdır’ın efsane ismi Emniyet Müfettişi Hüsnü Bey hakkındaydı. Hüsnü Bey o kadar efsane bir insandı ki Iğdır’da hâlâ onunla ilgili hatıralar anlatırdı. Babam da bana bir kaç anektod anlatmıştı. 250 sayfalık bu kitapta efsanelerden sıyrılmış Hüsnü Bingöl’ü gerçek kimliği ile tanıdım. Hüsnü Bey, Yazar’ın babasına ve dedesine haksızlıklar yapmasına rağmen asla taraf tutmamış ve bütün tarafsızlığıyla Doğu’ya damgasını vuran bir subayı yeniden gözlerimizin önüne getirmiştir. Bu kitapla ülkemizin nereden nereye geldiğini de insan safha safah görme imkanını bulmaktadır.
Kitabı okuduğumda Mücahit Hun’un azmine, araştırmacılığına ve sabrına hayran oldum. Bir kuyumcu titizliği ile efsane Hüsnü Bey’i bu kitapta ete, kemiğe büründürmüştür.
İkinci kitap, “Iğdır ve Ağrı Dağı İsyanı” isimli kitaptı. Bu kitapta da 1920 ve 1930’ların Iğdır’ı, belli başlı şahsiyetleri, Ağrı’daki isyan, gerçekler hatta İngiliz ajanı Lawrence’yi okuduğumda hayretler içinde kaldım. Bence bu kitap “Ağrı Dağı isyanı” konusunda yazılmış en tarafsız ve gözlem dolu kitaptır, diyebilirim.

Üçüncü kitap, “Iğdır 1919” ise Iğdır’daki bütün insanların ortak acılarını şahitlerle ortaya koyan bir kitaptır. Birinci Dünya Savaşı, Rusların Doğu Anadolu işgali, ardından ortaya çıkan Ermeni zulmü, bölgedeki insanların “kaç a kaç” dedikleri hâlâ acıları devam eden 1919 yılı olayları kitapta görgü şahitlerinin anlatımlarıyla yeniden canlanmaktadır.
Mücahit Hun, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olan ve mühendis olarak çeşitli şirketlerde çalışan, Amerika, Fransa, Almanya gibi ülkelerde mesleğini geliştiren, ödüller alan ve bir sürü yabancı dil bilen bir insandır. Ama bana göre en önemli özelliği doğduğu toprakları gönülden sevmesi ve bunu da kitaplarıyla dile getirmesidir.
Ben çocukken yüreğimde her gittiğim yere götürdüğüm Iğdır’ı, Ağrı’yı, Aras’ı bu kez Mücahit Hun’un duyguları ile birlikte yeniden sevdim. Ama bu sevgi sadece dağ, toprak, su, hava sevgisi değildir.
O kitaplarla birlikte bilgisizlikten, ön yargılardan dolayı uzak durduğum insanlarını da sevdim. Bu kitaplar yüreğimdeki bütünlüğü tamamladı, Kürt dediğim kardeşlerimi daha yakına getirdi. Onların kültürlerini, ninnilerini, masallarını, Ağrı Dağı’na, Iğdır ovasına yönelik efsanelerini, sevgilerini bana da aşıladı.
Mücahit Hun gibi toprağına, insanına, geçmişine sevdalı, çalışkan insanlar oldukça bu güzel topraklarda yetişen insanlar, çiçekler, ağaçlar, hayvanlar, kuşlar, böcekler daha özgür ve daha aşk dolu olacaklardır, bundan eminim.
Orhan ARAS

Son Yorumlar