Kiraz Çiçekleri

Çocukluktan itibaren hayatımın her döneminde mutlaka ‘Japonya’ yer almıştır. Mesela Kore gazisi olan babam eve gelen misafirlerin isteği üzerine ezberinden birnkaç cümle Japonca parçalardı. Çünkü askerliğinin son yılında hafta sonu izinlerini ekseriyetle Tokyo‘da geçirirmiş. Ünlü darbeci ve küfürbaz Talat Aydemir o zamanlar babamın komutanıymış ayrıca…

Bazen babama, duvarda asılı duran askerlik resmini gösterip ‘Japon kardeşimiz’ var mı, diyerek şaka yollu sorardım. Olmasını da arzu ederdim gerçekten. Trier‘e tahsil için gittiğimde şehir halkı ve öğrenciler yas tutuyorlardı. Meğer bir Japon kız öğrenci, Mutsuko Ayano, bir cinayete kurban gitmiş.(1983) Olay ancak 30 yıl sonra aydınlatılabildi ve katil şoför Polonya’da yakalandı. Üniversite hayatımda Japon öğrencileri tanıdıkça; onları Müslüman Arap ve İranlı öğrencilerden daha yakın buldum kendime. En azından vicdani ve ahlaki değerlerimiz birbirine çok benziyordu. Örneğin Makoto okulu çok geç bitirdiği için utancından ülkesine dönemedi ve Köln‘de Japon ürünleri satan bir market açtı. Sakura ise bakire olmadığı için Norveçli bir oğlanla evlenip Oslo‘ya yerleşti.

Köln’de ikâmet etmeye başladıktan sonra da Japonya ilgim hep sürdü: Japon Kültür Merkezi‘nin belki de ilk ve tek Türk üyesi benim. Yıllarca vaktim oldukça etkinliklerine katıldım. Hele geçen yaz Japon hat sanatı kursu öğretmeninin bir Türk ile evli olduğunu öğrenmem beni çok bahtiyar etti…

Her yıl kiraz ağaçları çicek açtığında Nisan ağlar, ben ağlarım. Ama benim ki sevinçten. Çünkü Hanami Bayramı yaklaşmıştır. Hıdırellez gibi ilkbaharı karşılamak üzere kutlanır Hanami. Kiraz ağaçları altında toplanılır, yenilir, içilir ve eğlenilir. Bu gelenek yalnızca Japonya’da yaşatılmaz. Tokyo ve Washington‘dan sonra yeryüzünün en güzel kiraz ağaçları Almanya’nın Bonn kentinde açar. Eski şehir merkezinin sokaklarına 80’li yıllarda yüzlerce kiraz ağacı dikilmiş. Aynı muhitin bir benzeri Berlin‘de bulunuyor. Berlin duvarı yıkıldıktan sonra -Akasi Bulvarı’na dikilmek üzere- Japonlar bin tane kiraz ağacı hibe etmişler. Şimdi her ilkbahar Batı ve Doğu Berlin arasında uzanan eski ölüm yolu üzerinde binlerce kiraz ağacı çiçek açıyor. Hamburg sahili de aynı şekilde Japon kiraz ağaçlarıyla bezenmiştir. Kısaca, Japonların 1000 yıldır kutladığı bir adet Almanya’da kök salmaktadır.

Kiraz yetiştiriciliği ve üretimi olarak memleketim Afyonkarahisar da çok meşhurdur. Kaliteli kirazın yetişme sebebi ise Sultandağları ile Akşehir ve Eber göllerinin özel iklim koşulları oluşturmasıdır. Bilhassa düğün ve bayram sofralarında vişne hoşafı eksik olmazdı. Annelerimiz yazın damlarda kurutur; kışın biz de yerdik. Bol C vitamini içerdiği için olacak, o kar ve kıyamette hiç hasta olduğumuzu hatırlamam. Buna karşın Japon kiraz ağacı meyve vermez. Yalnızca çiçekleri ile insanları büyüler. Renkleri ekseriyetle gülpembe olur. 91-99 yılları arasında moda sektöründe iştigal eden biri olarak bu rengi sevmemem mümkün değil, zira kadınların da gözbebeği bir renktir gülpembe. Barış Manço‘nun beğenerek dinlediğim bir şarkısının adıdır da aynı zamanda. Dindar işveren dostlarımızla birlikte Paris ve Düsseldorf moda fuarlarında izlediğimiz defilelerde kadınlardaki asıl cazibenin kıyafetler ile o giysilerin renkleri olduğunu müşahade etmiştim. Taşralı ya da Şarklı olmamızdan mı kaynaklanıyor tam bilemiyorum ama kadına bakışımızda ilk olarak ruhunu, heyecanını ve inceliğini göremiyoruz. Hatta aksine ataerkil toplum yapısının dayattığı söylemin ve konumun içselleştirildiğini gözlüyoruz.

Kiraz ağacı, Japon kültüründe mükemmel güzelliği ve aynı zamanda hızlı, acısız ölümü ifade eder. Bir şey nasıl olur da hem güzelliği hem de ölümü aynı anda sembolize eder sorusunun yanıtı ise Japon kültürünün hayata bakış açısında saklıdır. Çin Kültürü’nde dişilik olgusunu temsil eden kiraz ağacı Japon kültüründe çok daha derin bir anlam kazanmıştır. Örneğin Japonlar insan yaşamı ile kiraz çiceği arasındaki müthiş benzerliğe dikkat çekmişler. Bu metafor ile Budizm arasında derin bir bağ var mıdır, ayrıca incelenmeli… Selçuklu ve Osmanlı menkîbelerinde anlatılan rüyalarda geçen “Ulu Ağaç” motifinin de bir “manifesto” niteliği taşıdığı açıktır. Mesela Toman Beğ, rüyasında Şeyh Edebali’nin koynundan çıkıp kendi koynuna giren bir ay görmüştür. O arada göbeğinden de bir ağaç peyda olmuş ve âlemi kaplamıştır.

Kök salınan toprakları “yurt” tutmak ve “geleceği” aramak için hepimizin bir ağaca ihtiyacı var. Biliyoruz ki, o ulu ağaç efsanelerimize, türkülerimize ve evlerimize sirayet ediyor. Alman yazar Doris Dörrie, sinemaya da uyarlanan “Kiraz Çiçeği” romanında kahramana son arzusunun “Fuji Dağı’nı görmek” olduğunu söyletir. Ama ben Türk olarak önce Altay Dağları‘nı görmek isterim elbet. 

Kirazlar çiçek açtığında hayat yeniden başlar Anadolu’da aslında. Çünkü bilinir ki kirazlar çiçek açmışsa mevsim bahar olmuş, aşk gönüle dolmuştur. Umutlar yeşermiş, sevenler kavuşmuştur. Yaşamak tüm duruluğu ve güzelliği ile yeniden gözler önüne serilecektir. Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine…

Mevsim bahar olunca aşk gönüle dolunca
Sevenler kavuşunca yaşamak ne güzel

Fakat inanılmaz narin ve zarif olan kiraz çiçeğinin ömrü sadece 10 gündür. Evet. Güzel olan her şey hemen biter düşüncesinin en belirgin timsalidir kiraz çiçeği.

Şairin dediği gibi…

Güzel olan her şey yarım kalır…
Filmler en güzel yerde sonlanır…
Çok mutluyum dediğin yerde,
Hüzün, kendini hatırlatır…
Çocukluk kısadır, gençlik azdır,
ve bebeklik, sanki hiç yaşanmamıştır !
Vefa azdır, sadakat sınırlıdır,
verilen sözlerin ömrü kısadır !
Çok seversin, çok çabuk gider…
Güzel rüyalar, en güzel yerinde biter…
Güzel olan ne varsa, sevdiğin şarkı gibi,
hemen bitiverir, kısacıktır !

Böyle söylemiş acı gerçeği son şiirinde Cahit Zarifoğlu. Biz de bu yıl bir ilkbaharı yaşayamadan geride bıraktık. Hayat bize gerçek yüzünü gösterdi; güzelliklerin tadına varamadan, sefamızı süremeden bahar aramızdan çekip gitti. Halbuki ne güzelliktir kiraz çiçekleri. Kiraz çiceklerini ellerinde tutan Havva’nın kızları. Sanki pembe entarilerini giyinip gelmiş cennet kuşları. Erkekleri dünya sürgününe razı eden ilk ve son günah. Kimbilir, belki ilk sevdamız…

Şimdi aşk zamanıdır aşk ömrün baharıdır
Bırak sarhoş olalım meyler aşk şarabıdır

Kiraz çiceklerinin hüzünlü bir yanı olduğu da bir gerçek. O yüzden Japonya’da çok sevilen bir kadın ismi Sakura. Uzun yıllar yalnızca soyluların tadına varabildiği bir ayrıcalıkmış açan kiraz çiçeklerini izlemek. Bugün ise kadın erkek, zengin-yoksul, yabancı-yerli toplumun her kesiminin coşkuyla katıldığı bir bayram. Genç sevgililer el ele tutuşarak geçerlerdi önümüzden. Eski şehrin sokaklarında kiraz çicekleriyle bezenmiş elbiseler giymiş güzel kadınlar ayinler düzenlerdi. Resimlerimizi çekerdik birbirimizin. Dinsel, cinsel, etnik kimliklerimizi bir yana koyardık o gün.

solgun bir coğrafya gibi belleğimde
şapkalar, çiçekler, eski elbiseler
geçmişi olan eski elbiseler
denizden çıkan bir ışık
unutulmuş bakımsız arka bahçeler
öyle oldum ki anlatamam
Her mevsimde sonbaharı taşlayan
bir çocuk nasıl olursa, öyle

Turgut Uyar

Kaygı, korku ve telaşın kollarında öyle ırgalayıp duruyor ki felek bizi, bahar bile gelmeye çekiniyor sanki. Elbet birgün bu kara günler geçecek, Hıdrellezler ve Hanamiler geri dönecek. Kiraz ağaçları tekrar çiçek açmaya durucak. Yeni filizler fışkıracak gövdelerinden. Bizi âgūşuna alıp, bağrına basıp, kederlerimizi unutturacak. Sevda türkülerini yeniden birlikte söyleyeceğiz. Ümitler tükenmez bizde. Hazreti insanız çünkü biz.

Şeyhülislam Yahya’nın;

Bülbüller öter güller açar şâd gönül yok
Hiç böyleliğin görmemișiz fasl-i bahârın

beytinde dile getirdiği şaşkınlığa ilk kez şair İsmet Özel ile Köln sokaklarını arşınlarken gark oldum. 2. Körfez Savaşı yeni bitmişti sanırım. Her akşam olduğu gibi iş çıkışı Milli Görüş Konukevi‘nde kalan şairin yanına uğramıştım. Almanca çalıştıktan sonra dolaşmak için dışarı çıktık. Önümüze çıkan Uzakdoğu yemekleriyle ünlü bir restoranta girmeyi teklif ettim. “Ehl-i Kitap olmayanların pişirdiklerini yemem” buyurdu şair. “Ehl-i İrfan sayılırlar” dedim. “Yok, yok! Medeniyet kanına girmiş senin, çocuk” dedi. Aldığı siyasal tutumun Batı medeniyetinden duyduğu rahatsızlık olduğunu biliyordum. Ama Doğu’ya isyan edişine bir türlü anlam veremiyordum…

Ama her şey o yaşarken oldu! O yaşarken koptu kör tufan. Savunduğu ideolojilerin ve inandığı fikirlerin kötülüklerin anası olduğunu bizzat gördü. Hakkını yemeyelim! Vatansız ve milliyetsiz Müslüman aydınlar Leviathan’ın kuyruğuna takılmak için can atarken; o, kendisinden mülâkat isteyen Amerikalı gazetecilerin randevularını -gördüğü lüzum üzerine- yılda iki kez 6 ay ertelerdi. Bilirdi ki, Allah ihmal etmez, imhal eder. Ve artık içimiz rahat T. S. Eliot‘un “Çorak Ülke” şiirini birlikte dinleyebiliriz:

Nisan en zalim aydır, gövertir
Leylakları ölü toprakta, yoğurur
Anılarla istekleri, uyarır
Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla.

İşte kiraz çiçekleri de her yıl Nisan ayı başında açmaya başlar. Ancak Japon kiraz ağacının dalları beyaz çiçeklerle dolar taşar. Yaklaşık on gün sonra, o çiçekler yavaş yavaş dökülür. Ağaçların altında beyaz bir halı oluşur. Dökülen kiraz çiçekleri, güneyden kuzeye doğru bir dalga halinde ülke çapında aynı anda süpürülür. Bonn kentinde -iklim şartları gereği- Nisan ortasında açan kiraz çiçekleri çoğunlukla gülpempedir. Çiçek açması Almanya’da da artık sosyal bir olaydır. Basın ve yayın kuruluşların konusu olur. Sevgililer, arkadaşlar ve aileler, çiçek açan ağaçların altında Hanami için bir araya gelirler. Dostluklar tazelenir. Sokakların iki yanı boyunca uzanan cafelerde birlikte oturur ve kiraz çiçeklerin güzelliğini izler ve bahar sıcaklarının keyfini çıkarırlar. İnsanlar yaratılanı yaratandan ötürü severler. Ve ben en çok bir kadını severim…

Ey nihâl-i işve bir nevres fidânımsın benim
Gördüğüm günden beri hâtır-nişânımsın benim
Ben ne hâcet kim diyem rûh-ı revânımsın benim
Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim.

Gelenek çok eskilere gidiyor. Ise-Monogatari, MS 10. yüzyıldan kalma bir divan, Japon Prens Koretaka‘nın yaşam öyküsünü kıssalar halinde anlatıyor. Doğrusu ortaya eğlenceli ve neşeli bir tablo çıkıyor. Divana göre; soylular her yıl olduğu gibi kiraz çiçeği vakti gelince Prens Koretaka’nın ülkesine giderler. Asıl amaç şahin avıdır. Ancak giderek olayın sosyal yönü hızla odak noktası haline gelir. Meyler içilir ve karşılıklı şiirler okunur:

“Eğer bu dünyada / kiraz / çiçek açmasaydı, kalbin ölümü / ilkbaharda olurdu.”

Kiraz çiçeği ile ilişkili cemiyetler ince ruhlu şairler için endişelenir. Zira insan hayatı kiraz çiçekleri kadar çabuk kaybolur. Bir başka şair bu konuya değinir ve oldukça sarih bir şekilde cevap verir:

“Kiraz çiçekleri / yere düştüğünde / ne harika durur / Şu yalan dünyada / ahiret için heybemize acep ne konur?”

Bir doğa olayı insana faniliğini nasıl hatırlatıyor, Japon edebiyatının güçlü şairlerini nasıl büyülüyor! Peygamberlerin bile başa çıkamadığı şu uğursuz Ortadoğu coğrafyası 10 bin yıllık tarihinde ne Tanrı-Krallar ne Yüce Sultanlar ne Ölümsüz Liderler gördü. Japonya’da da 1945 yılına dek çocuk yuvası ya da ilkokulda çıkan bir yangında Japon öğretmenlerin ilk işi ve görevi Japon imparatorunun sınıfta asılı resmini kurtarmaktı! Tarihte ilk kez Japon Kayzer Hirohito 1946 yılbaşı gecesi yaptığı ‘ulusa sesleniş’ konuşmasında artık kendisinin Tanrı-İmparator değil, ‘ölümlü bir insan’ olduğunu -düşman silahlarının gölgesi altında- halkına duyurmak zorunda kaldı!

Ne yazık ki, Doğu toplumları önüne bakmaz, yalnız uzağı görür. Örneğin Japon milliyetçileri arasında yaygın bir söylemdir; eski Japon toplumunda kadın ve erkek eşit olduğu ya da eşin imparatorun yanıbaşında oturduğu veya toplumsal hayatta cinsiyet ayrımı gözetilmediği… Bugün modern Japonya’da her yaştan erkek ter-ü taze bakire bir kızla evlenmek için can atar. Kadın eliyle tokalaşmak erkeklerde cinsel çağrışım yapar. Çocuk doğuran kadının çalışması istenmez. En ilerici ve en çağdaş Japon erkeği kadına geleneksel rol biçer; ataerkil konumundan asla taviz vermez. Ancak bu yazgıyı kadınlar kendi elleriyle çizmiştir. Japonya’nın kapısını Budizm’e açan -erkeklere inat- asi ruhlu kadınlar olmuş ve âdeta kendi kuyularını kazmışlardır. Rivayete göre Freud ölüm döşeğinde iken; “kadınları anladığımı sandığımı sanmışım” der. Japonya bağlamında kadınların bir kez daha ileri ve uzak görüşlü ol(a)madıkları anlaşılıyor. Tamam; Budizmin dişil bir din olduğu söylenir. Üç Azize halkın hem canıdır hem kanıdır. Belki Japonya’da Budist rahiplerin %37’ini kadınların oluşturması tesadüf değildir. Ancak muhafazakâr partileri yeryüzünde hep kadınlar iktidara taşırlar. En büyük hezimetler en büyük zaferler sırasında yaşanır. O acı gerçeği Hegel‘in diyalektiğinden öğreniyoruz biz.

Japonlar bin yıldan fazla bir süredir kiraz çiçeği bayramı kutluyorlar demiştik. Bunun ulusal kimlikleri için önemli bir işlevi var; kiraz çiçeklerini temaşa ederek; birey, bir cemaata ya da cemiyete ait olduğunu hissediyor. Yıllar içerisinde kiraz çiçekleri çeşitli anlamlar kazanmış ve bazen ‘siyasi’ amaçlı da kullanılmış.

Manyoshu, Japonların en eski şiir akımı, kiraz çiçeklerini gençlik ve yaşam simgesi olarak ele alıyor. Hanami için buluşan gençler bir zamanlar içmek, raks etmek ve sevişmek için dağlara çıkıyorlardı. Kiraz ağaçlarının tamamen çiçek açması iki ya da en fazla üç gün sürer. Bu geçici durum şairlerin gözünde dünyanın iki kapılı bir han olduğuna işaret ediyordu. Tarihsel olarak baktığımızda, kiraz çiçeği her şeyden önce, Japon bağımsızlığının bir ifadesidir. Ülke neredeyse dil, din ve gelenek dâhil tüm uygarlığını Çin’den ödünç aldı. Ama Çinlileşmeden özgün ve özgür kalmayı başardı. Japonya, tıpkı Türkiye gibi, tarihte iki badire atlatmıştır. Japon hükümranlığı Çin’deki Tang Hanedanlığı’nın neredeyse birebir uyarlamasıdır. Ama Tang Çinlileri erik ağacına hürmet eder ve erik çiçeği bayramı kutlardı. 794’te İmparator Kanmu, Kyoto’daki sarayın önüne bir erik ağacı dikti. Ama üzerinden iki asır geçmeden Çin’den kurtulmanın yollarını aradı Japon münevverleri. Japonluk bilincinin bir işareti olarak bahçelerine kiraz ağaçları dikmeye başladılar.

1603 yılında Tokyo başkent ilan edildiği zaman Japon şehirlerinin göklerinde kiraz ağaçları dalgalanıyordu; 1698’de hükümet, Japonya’nın kiraz ağaçlarının benzersiz ve sıradışı olduğunu kanıtlamak için ferman çıkardı. 17. yüzyıl ilkbaharlarında kiraz çiçekleri denizi tüm Japonya’yı kapladığında artık Nippon Birliği teşekkül etmişti.

Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru kiraz çiceğinin anlamı kökten değişir. Değiştirilir. Japon milliyetçileri onu “Japon ruhunu” yansıtan bir alâmet-i farika olarak ilan ederler. Özünde, siyasetçilerin ve aydınların Samuray etik kurallarını kasten bozarak iddia ettikleri gibi, Japonlar aslında vatanları için ölmeye her zaman yürekten hazır bir ulustu. 1904/1905’teki Rus-Japon Savaşı sırasında, bahar mevsiminde yere dökülen kiraz çiçeklerinin, İmparator için toprağa düşen askerleri temsil ettiği ilk kez ileri sürüldü. 1930’larda büyük bir anlam kırılması yaşandı; kiraz çiçeği dirilişi değil, ölümü yansıtır oldu. Yüzyıllar boyu şairlere, bestekârlara, âşıklara ilham kaynağı olan kiraz çiçekleri II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan savaş gemilerine intihar saldırıları düzenleyen pilotları anmak için kullanıldı. Genç pilotlar son uçuşlarına çıkmadan önce yoğun etkiler altında uçak gövdeleri üzerine kiraz çiçekleri çiziyorlardı. Ki bu sembolizm bugün hâlâ devam ediyor. Japon militarizminin sembolü olan Yasukuni Tapınağı‘nda İmparator için ölen şehitler bir anlamda kutsanıyor.

Ohnuki-Tierney, “Öldüren Çiçekler” (2015) adlı kitabında aynı siyaseti Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği’nin uyguladığını ve baskıcı rejimlerin sevgiyi kine dönüştürmek için değerleri, duyguları ve inançları sıkça istismar ettiğini vurgular. Araştırmalarına göre, çoğunluk bu ince ayarı farketmedi, çünkü ifadelerin özü kasıtlı olarak gizleniyordu. Örneğin birçok anlamı olan kiraz çiçeği Japonya’da, peygamber çiceği Almanya’da, kırmızı gül Sovyetler Birliği’nde ideolojik propagandaya kurban edilmiştir. Ve bu infaz kültürünün bir parçası olarak topluma sunulmuştur.

Özetlersek; Japonya tarihi, Batı ile yüzleşmeden önce ikiye ayrılır: Fetret Devri Sengoku (1467-1600) ve Zindan Devri Sokuku(1601-1853). Amerika Kıtası (Kolomb 1492) ile Hindistan’ın (Vasco da Gama 1498) keşfi, Cortes’in Meksika’ya ayak basması(1519) ve Macellan’ın dünyayı deniz yoluyla dolaşması(1521) Sengoku Devri’ne denk düşmektedir. Avrupalılar dünyayı paylaşmak ve sömürmek hevesindeydiler. Marco Polo, seyahatnamesinde altının bol olduğu bir “Cipangu” ülkesinden bahsediyordu. Vasco da Gama ile birlikte Nippon diyarına gözünü diken “Nanbanjin”(Barbarlar) ile yeni bir çağ başlıyordu. Dış dünyaya tamamen kapalı Sokuku Devri, aynı zamanda kiraz çiceklerinin altın çağıdır. Yöneticiler ve şairler öldüklerinde küllerin bir dağ başında kiraz ağacının altına serpilmesini vasiyet ederler.

Ülkenin asıl dışa açılması, ilk kez 1853’te, Amerikalı amiral Mathew Perry‘nin savaş gemileriyle Japonya kıyılarını top ateşine tutması ve Prens Matsuhito‘nun 1869’da Shogun Sarayı‘nı basmasıyla başlayan uzun bir süreçtir. Batı’nın sömürgesi olmak yerine mümkün olduğunca çabuk Batı ülkesi olmayı hedefleyen bir girişimdir. Tanzimat ilanı ile Kayzer Meiji en azından eski hakları tekrar geri almak için Batı medeniyetini kabul etmeye karar verdi. Amerikan savaş gemileri halk arasında hayranlık ve dehşet uyandırmıştı. Amiral Perry, Japon hükümetini Japonya’yı dünya ticaretine açmak için ‘ikna’ etti! O sırada Pasifik’te gerçekleştirilen askeri tatbikatlar Japon hükûmetine herhangi bir askeri direnişin anlamsız olduğuna işaret etmeyi amaçlıyordu ki bu mesaj Tokyo’da hemen anlaşıldı. Amerikan savaş gemileri, Batı askeri ve teknolojik üstünlüğünün simgesi haline geldi. Tüm bu gelişmeler Japon feodalizminin zaten çökmeye başladığı bir zamanda başgöstermişti.

Bizde ise süreç farklı bir kulvarda ilerler. Said Halim Paşa‘ya göre; 16. yüzyılda Yavuz Selim(ö.1520) Araplaşmayı, 19. yüzyılda II. Mahmut(ö.1839) Gavurlaşmayı tercih etmiştir. Halbuki 16. yüzyıla girerken İmam Süyûtî (ö.1505) bazı önemli tespit ve gözlemlerde bulunmuştur. Endülüs’ün yıkılmasıyla İslam dünyasında bir medeniyet kayması yaşandığını, cehaletin yaygınlaşıp âlim kalmadığını ve tarihte müslümanların ilk defa böyle bir sorunla karşı karşıya geldiğini belirtmiştir (Süyûtî, et-Tehaddüŝ, s.150f)

20. yüzyıl başında bu ihanetleri ilk gören Mustafa Kemal Atatürk oldu. Ve çok kararlı biçimde tehlikeyi yoketti! Paşa, Türk milletinin her daim asil ve büyük olmasını isterdi. Lakin yaptığı inkilâpların yaşarken başarısızlığa uğraması onu derin bir hüzne boğdu. Güvendiği ve inandığı bir toplumun ahmaklığına kahredip, ömrünün son yıllarında, kendini Dolmabahçe Sarayı‘na kapattı. Ve genç denilebilecek bir yaşta aramızdan ayrıldı…

“Ne dem bâkidir bu dünyada ne de gam bâki”

İmam Şiblî: “Allah’ı tanıyanda, ebediyyen gam keder olmaz” demiştir. İkrar ettik ve oruç mevsimine yine kavuştuk elhamdülillah.

Alaattin DİKER

One Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir