Kırk Yama

Savaşlardan çıkmış, kıtlık görmüş, yoksulluğu (bir kısmı varsıllık içinde yoksulluğu) ta dibine kadar yaşmış insanlar ellerinde varsa idareli kullanmaya mecburdular, öyle yaptılar ve alıştılar…

Bir torba un karşılığında bir tarla veren var mı diye soruşturan, sonuca şaşırır!

Zaten 60-70’li yıllara kadar kasabalar şöyle dursun bazı şehirlerin bile doğru dürüst yolu yoktu. Dolayısıyla insanlar kullanacakları malzemeleri istedikleri zaman bulamazdı. Yol olmayınca ticaretini yapanlar da ihtiyaç duyulduğunda hazır edemiyordu; güç bela getirilebilen yiyecek, giyecek cinsinden ne varsa çok da pahalı idi.

Kasaba ve köylerde çay bardağından oya işleyecek boncuğu kadar malzemeleri çerçiler getirip satardı. Camekânı omuzunda gezinen çerçiler, zamanla eşek, katır gibi hayvanlarla işlerini biraz kolaylaştırdılar ve at arabasına terfi edince hem gezebildikleri mekânları çoğalttılar hem satışa arz ettikleri malzemeleri…

Para kazanma imkânı azdı. İşçi ve memur iki elin parmakları kadardı küçük şehir ve kasabalarda.. Çiftçi perişan, esnaf günlük masrafını çıkartınca bayram ederdi.

Aramızda, en büyük ağabey veya ablanın küçülmüşünü giyen ortanca, ortancanın küçülmüşünü giyen küçük kardeşlerin oluşturduğu kuşaktan yaşayanlar eminim çoktur. Hatta annenin küçülmüşünü şöyle bir ters yüz ederek veya şuradan kısaltıp buradan daraltarak giyen genç kızların oluşturduğu kuşaktan da…

Altmışlı yıllarda çöplüğe atılmış yemyeşil ve içi dışı çok kirli bir şişeyi yaşlı bir kadının aldığını görünce sormuştum:

‒ Teyze o pis şişeyi ne yapacaksın, bırak kalsın!

‒ Gerek olur evladım, yıkar temizlerim.

‒ Peki, ne yapacaksın?

‒ Ne yapılmaz ki.. (Hem şişenin içindekileri bir çöple çıkartamaya çalışıyordu, hem cevap veriyordu) Zeyt yağı konur, bezir, neft yağı konur, fitil takarsan idare olur; ilaç konur, gazyağı konur, bebelere süt şişesi yapılır…

Yok çünkü. Ne satılıyor ne de birisi bedava veriyor…

Bir şekilde kullananların bu tür malzemeleri bir başkasının ihtiyacını görüyordu.

Evlerde giyile giyile artık kullanılacak hali kalmamışsa o giysinin düğmeleri sökülür ve gözlükteki özel bölmesine konur. O düğmeler daha sonra ya önlüğün yaka takılan düğmesi, ya düşerek kaybolan giysi düğmesi ya da düğünde bayramda dikilecek elbisenin düğmeleri olarak kullanılacaktır. Birçok erkek çocuğun pantolonlarında farklı renklerde ve boyutlarda düğme görülürdü. Kızlar annesinin, teyzesinin hatta yengesinin küçülmüş mantolarını giymeden önce söküğünü diktirir, yırtığını yamatır ve eğer eksik düğmesi varsa rengine ve boyutuna bakmadan uygun bir düğmeyi uydururdu

Düğmeleri bile gerek olur diye sökülüp alınmış giysilerden önce şurasından burasından beş santime beş santimden yirmi santime yirmi santim ebatlarında kare parçalar kesilerek biriktirilirdi. Kalanı bir makasla iki santim eninde dilinir yani şerit halinde kesilirdi.

Şerit halinde dilinenler nine veya anne tarafından yumak yapılır ve bir iğ (Düu) yardımıyla kendi kendine sarılması sağlanarak ip haline getirilirdi. Bunları dokumacılara göndererek yolluk dokuttururlardı. Kimi iç merdivenlerine sererdi rengârenk gerçekten güzel de görünürdü, kimi aralığına veya mutfağına…

O kare kare kesilip biriktirilen basmalar, patiskalar, pamuklular da çeşitli şekillerde birbirine eklenerek sofra, bohça, yatak örtüsü, elbise örtüsü, sandık örtüsü ve hatta eteklik yapılır/yaptırılırdı.

Arif BİLGİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir