Narsist annesinden intikamını felsefi antropolojinin acı diliyle alan Schopenhauer‘in (yazarın annesi ergen filozofu evden kovarken aynı evde iki dahi yaşayamaz diyerek merdivenden itmişti) kadınlara koyduğu “kadın için her şey kişisel ve geçicidir” psikodiagnostik tanısı kitle insanı için de geçerli sayılabilir:
Kitle insanı için de her şey kişisel ve geçicidir!
Gustav le Bonn bir ırkçı ve Ortega Y Gasset bir sağcı olduğundan eleştirdikleri kitleleri ırksal ve sınıf düşmanlarının yerine koyabilirlerdi. Ancak Sokrates‘in çoğunluk oyuyla idama gönderilmesinden, Pisagor‘un kendi okulunda öğrencileriyle birlikte yakılmasından, gençlere Platon‘u öğrettiği için İskenderiye’li Hypathia‘nın taşlanarak öldürülmesinden, Seyyid Azim‘in cami avlusunda kalabalığın ayakları altında ezilerek katledilmesinden, Birleşik Devletler’deki kitleleri yutan “Mccartyzm Engizisyonu”na kadar geçen tarihin tüm dönemlerinde kitlenin ani doğumları şunu söylememize izin veriyor:
Kitle ölümsüzdür!
Gasset, kitle insanını “uygarlık tarihinin sahnesinde “dolaşan” ilkel bir adam” adlandırıyor. O, insanın çiğ et yediği ilkel zamanlarda her kim olmuşsa, hiç et yemediği ve vegan olduğu günümüzde de odur. Tüm yok olan medeniyetlerin yıkımlarının altından sadece o sağ kurtuldu – kitle insanı. Onun, le Bonn’un dediği gibi, bireysel değil, kolektif ruhun taşıyıcısı olması da ilkel bir insan olduğundandır. O, her zaman saldırı halindedir.
Daha 19. yüzyılın başlarında, Alman filozof Wilhelm Humboldt, “durum çeşitliliğinin” insanların bir toplumda sağlıklı bir ahlak edinmeleri için temel bir koşul olduğunu yazmıştı. Gerçekten de çevremizde dolaşan kitle insanın davranışlarına Humboldt’un gözleriyle bakarsak, onun, yani kitle insanının gerçek annesinin monoton bir ortam, tek taraflı bir zihniyet olduğunu görürüz. Bu nedenle, tüm dini ve siyasi ideolojiler, hatta günümüz sanat akımları, hatta futbol takımları, kendi kitlelerini oluşturmak için seçilmiş kelimeler, semboller, renkler ve bayraklarla kendilerini monoton hale getiriyorlar. Alamut haşhaşilerinden tutun LGBT neoliberallerine kadar, tüm ideolojik doktrinler başlangıçta üyelerini alternatiflere kör eden monoton ortamlarını yarattı. Bu, bir mafya yasasıdır. Hedef peşinde olan kitle de bir mafyadır. O, çok eli, çok ağzı ve çok ayağı olan bir adamdır!
Kitle insanı (adından da anlaşılacağı gibi) topluluk halinde canlıdır. Yalnızlık onun ölü halidir. Bu yüzden her zaman çevresinde kendisini destekleyen ve ona kendini adamış birilerini arıyor. Bu anlamda onu vücuttaki bir kanser hücresine benzetilebiliriz. Kitle insanı bir tür kötü huylu bir sosyal tümördür. Tıpkı kanser hücreleri vücuttaki sağlıklı hücrelerin yerini alıp onları sıkıştırarak yok ettiği gibi, kitle insanı da toplumda güçlendikçe, aklı başında insanlara saldırır ve onları yok etmeye kalkışır.
Kitle insanı insanlığın sıfır seviyesi değil, o, belirli bir hedefe yönlendirildiğinde yırtıcı doğasıyla tarihe karıştığını, tarihsel süreçlerin taraflarından biri olduğunu düşünür. Ancak tarih, dişinin kanı kurumadan onu unutuyor, ya da yaptıklarından dolayı onu suçluyor, hatta cezalandırıyor. O, bir tarihsel “Günah keçisi”dir hep. Günah her zaman kitle insanının omuzlarındadır. Kendini beşikten mezara kadar lanetli bir yaratık olarak görüyor. İki bin beş yüz yıldır Sokrates’in ölümü için onu lanetliyorlar, Pisagor’u diri diri yaktığı için ona küfür yağdırıyorlar, bin altı yüz yıldır İskenderiyeli kadın filozof Hypatia’nı saçından sürükleyerek sokakta taşlayıp öldürdüğü için onun yüzüne tükürüyorlar, o, yedi yüz yıldır ismini “cadı” diye haykırarak saldırdığı Janna d’Ark‘ın kafasından kopardığı kirli saçları ağzından temizleyemiyor, iki yüz yıldır Seyyid Azim her gece onun uykusuna giriyor ve hesap soruyor; ayaklar altında ezilirken dışarı çıkan bilge gözleriyle…
Ancak bunların hiçbir faydası yok. Çünkü ona maneviyat olarak gördüğü şeyi verenler, önce ahlakını ondan alırlar.
Tarihteki tüm bu epizodik “hizmetlerine” rağmen, yeryüzünden ilk silinen onun mezarı olur – kitle insanının! Tarih ona değil, onun hakaret ettiklerine değer veriyor. Aslında kitle insanının hıncı tarihe yöneliktir, o, tüm komplolarında onu “kullandığı” ve “parasını ödemediği” için tarihten intikam alır.
Bir philistine bilgi düşmanı olduğu gibi, bir kitle insanı da tarih düşmanıdır! Çünkü o, tüm tarih boyunca sadece “şimdiki zamanı” temsil ediyor. Ona verilen rol her zaman epizodiktir: Şimdi ve burada!
Tarihin bir parçası olamamanın verdiği reddedilme duygusu, kitle insanında kimlik krizine neden olur. Tarih karşısında “hiç kimse” olduğunu anlamak, onda kimlik kavramına karşı nefret ve öfke yaratır. Şahsiyeti görecek gözleri yok! Aklı, etrafında olup biteni kişisel bir hakaret olarak algılıyor. Çünkü onun kişiliği tarihsel bir değere attığı taştan ibarettir. Varlığı tükürük ile özdeşleştirilen bir şahıs hangi insani duygularıyla yaşayabilir? Bu nedenle kitle insanı bilinçli, kasıtlı bir şekilde pusu kurar ve saldırmak için hedef arar. Bu hedefin kim ya da ne olduğu umurunda değil, tarihsel önemi olan bir şey olması yeterlidir. Onun sıradanlıkla hiçbir işi olmaz. Onun kastı tarihi yok etmektir. İnandığı putları da bu hınçla yok etmedi mi?
Hayvandan farklı olarak insan aynı zamanda tarihsel bir varlıktır, bilinçli olarak hem içinde yaşadığı tarih tarafından değer görmek, hem de günlük yaşamda olduğu gibi tarihte de kendini kanıtlamak ister. Bu olmadığında, tıpkı bazı insanların bir köşeye çekilip ruhsallaştıkları gibi, diğerleri de ortalarda dolaşıp hayvanlaşır. İkincisinde, yani onu seçmeyen tarihten intikam almak için kitle insanı olmaya soyunanlarda tarihe karşı köle hıncı doğar. Onlar bu herostratik aşağılanmanın intikamını tarihten ve tarihe çevirenlerden almak için fırsat bekler; bu nedenle etrafındaki tarihi temsil eden her şeye – bir heykele, bir yazara, bir politikacıya, bir filozofa vb. – saldırır, ellerine hiçbir şey geçmese bile, örneğin gidip Artemis tapınağını yakarlar ya da tarih olabilecek herhangi bir şeye burunlarının sümüğünü silmekle kendi dünyalarındaki tarihsel süreci kendi “dışkıları” ile mühürlerler.
Bir toplumda bu tip insanın çok olması bir felakettir. Çünkü kitle insanında bilginin yeri boş olduğu için, ona istediğiniz herhangi bir bilgiyi yerleştirebilirsiniz. Kitle insanında kişiliğin yeri boş olduğundan ona istediğiniz herhangi bir kişiliği uydurabilirsiniz. Hepsinden kötüsü, kitle insanında inancın yeri boştur, onu istediğiniz herhangi bir tanrıya inandırabilirsiniz 3!
Kitle insanı bir toplumu paramparça etmek için hazır bir mayındır. Bölünmüş toplumlar ise bazen ebedi düşman olan taraflar olurlar. Bunu Roma tarihinden biliyoruz. Böyle bir parçalanma, antik Roma’nın çöküşünün nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. Tarihçilere göre, Roma çöküşün eşiğindeyken, bu imparatorluktaki yönetici sınıflar klasik tanrılara inanıyordu, ordu ve generaller Pers Mitralarına tapıyorlardı, yoksullar ve köleler ise İsa’nın peşindeydiler. Yoksullar ve köleler kazandı ve Roma (günümüz Avrupası) bin yıllık bir “Karanlık Çağ“a girdi. Böylesi bir bölünmeye karşı hiçbir toplum sigortalı değildir.
Kitle insanının hakikati hipnozdur. Bunun en iyi örneği Mikhail Bulgakov‘un Usta ve Margarita’sında Kara büyü ve Sırlar açıklanıyor bölümünde, Maestro Woland‘ın Varyete Tiyatrosu’ndaki yüzlerce Sovyet kadınını Batı tarzı marka giysilerle büyüleyip çıplak halde sokaklara bıraktığı numarası sayılabilir. Kitle insanı hep bir mucize manyağıdır. Tarih boyunca onu kendi çıkarları için kullanmak isteyenler ona hep bir mucize hissi yaşatmışlar.
Sadece bir kıvılcıma ihtiyacı var. 1950’lerde dünyanın en modern devleti ve toplumu olan Amerika Birleşik Devletleri’nde McCarthycilik olarak adlandırıldığı süreç bunun bir örneğidir. ABD Senatörü Joseph McCarthy, ülkedeki Sovyet casuslarını açığa çıkarmak için bir komisyon kurdu ve ülkede “komünist” ve “Rus ajanları” olarak adlandırılan insanları “avlamaya” başladı. Bu adam, 1780’de özgürlük Savaşı sırasında ABD’nin Virginia eyaletinde istediği herkesi “İngiliz yanlısı” olarak linç eden Albay Charles Lynch‘in reenkarnasyonuydu. McCarthy, 1950’lerde medya aracılığıyla yönettiği “vatansever” kitlelerin desteğiyle, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki istediği herkesi Sovyetler için çalışmakla suçlayabilir ve onları hapishanelere hatta elektrikli sandalyelere gönderebilirdi. Aslında, McCarthy büyülediği modern Amerikan toplumunu, birbirinden nefret eden iki eski kitleye ayırabilmişti -vatanseverler ve hainler. Sadece dört yıl süren bu Ortaçağ “cadı avı” numarası medyanın da desteğiyle binlerce insanın kaderini mahvetti. McCarty’nin Moskova’daki Woland’dan çok az farkı vardı.
Kitle her zaman kurban arar. Kurbanın kim ve ne olduğu umurunda değildir; günahkâr, masum, canlı, cansız, insan-hayvan, onun için önemli değildi.
… Önemli değildi diyorum çünkü benim tarihsel bir gerçeğim var. Türk okurlarımıza sadece Osmanlı tarihinde “Maymunların İnfazı” denen bir olayı hatırlatmakla yetineceğim.
Tarih bu tür olaylarda zengindir. Kitle insanında amacın da yeri boş olduğu için istediğiniz amacı oraya yükleyebilir, kutsallaştırabilir veya hedefe dönüştürebilirsiniz.
Çünkü kitle insanı, genel olarak, boş bir insan figürüdür, oraya istediğiniz kişiyi, kişiliği yerleştirebilirsiniz…
Aqşin YENİSEY

Yazının öznesi olan “kitle insanı” hiç de yabancı gelmedi.
Makalenin yazarı Sayın Aqşin Yenisey önemli bir sosyal problemi ustaca ele almış ve özlü bir şekilde ortaya koymuş. Tebrikler.
Teşekkür ederim, İrfan bey!