1993’te ilk basımı yapılan “Çifte Kapıların Ötesi” adlı romanınız geçtiğimiz ay yeniden yayımlandı. İlk yayımlandığı dönem açısından baktığımızda çok cesur bir roman “Çifte Kapıların Ötesi”. Bir kadın karakterin terapi süreci anlatılıyor. O dönemlerde psikoloğa gitmek, terapi almak söylemeye utanılan herkesten saklanan bir husustu. Romanı yazma ve yayımlama cesareti nasıl oluştu sizde? Bize kitabınızdan bahseder misiniz? Yazma amacınız neydi bu kitabı?
Freud’un bir kuramına göre, çocukluğumuzda otoriteyi temsil eden figüre, örneğin babamıza neler hissettiysek, yetişkin hayatımızda da hiyerarşik bir ilişki içinde bulunduğumuz otorite figürüne aynı duyguları aktarır, transfer edermişiz. Yani bu aktarım veya transference, hiyerarşi veya eşitsizlik barındıran pek çok ilişki türünde devreye girebiliyor. Öğrencinin öğretmenine, müvekkilin avukatına aşk veya aşk benzeri duygular hissetmesi bu yüzden çok yaygın.
Doğal olarak, hasta-hekim ilişkisi de aktarımdan muaf değil. Fakat aktarımın muhtemelen en yoğun yaşandığı alanlardan biri, çok duygu yüklü bir süreç olan psikoterapi olsa gerek.
Psikologlar ve psikiyatrlar tarafından yazılmış pek çok kitap olmasına karşılık, Türkiye’de bir hasta veya danışan tarafından terapi sürecinin, hele de aktarımın nasıl yaşandığını anlatan tek bir kitap yoktu.
Bu konunun otoriteleri, kaleme aldıkları bilimsel kitaplarda bu yoğun duyguların muhatabı olarak aktarımı olsa olsa soğukkanlı ve akademik bir dille analiz edebiliyorlardı.
Ama ya etten-kemikten, bu duyguları bizzat yaşayan hasta konumundaki insanlar? Kendim böyle bir terapi sürecinden geçen biri olarak, psikiyatrların duygudan yoksun hasta ve aktarım tahlillerine çok öfkeliydim. Kitabı kaleme alırken kendi abartılı aktarım duygularımı işin özüne inerek anlamaya çabalıyordum, ama asıl, bu duyguların bir de hasta cephesinden nasıl yaşandığını anlatmak, paylaşmak istiyordum.
Tabii ki yaşadıklarımı birebir aktarmış değilim; sonuçta bu bir otobiyografi değil, bir roman. Pek çok şeyi kurgulama sürecinde değiştirdim, çarpıttım, metni ilginçleştirmek için romanlaştırdım ama aktarım duygularının özüne, hislerimin hakikatine hep sadık kaldım.
Dediğiniz gibi, 90’lı yıllardan önce, akıl sağlığıyla ilgili meseleler utanılacak ve hiç bahsedilmeyen, hatta saklanan konulardı. İnsanlar otistik çocuklarını bile sokağa çıkartmaz, hatta komşulardan saklamaya çalışırlardı. “Bakırköy” fıkra ve şakaları çok yaygındı; psikolojik sorunu olan herkese “deli” damgası vurulurdu.
Yayınevi aramaya giriştiğimde, bu kitabı gerçekten yayınlatmak istiyor musun, diye hayretle soranlar oldu. Pek çok riske girdiğimin farkındaydım: Yakınlarımın kalbini kırma, o sıralarda çalıştığım Kanada Büyükelçiliğindeki arkadaşlarımın beni dışlaması, herkesin bana deli demesi…
Fakat kaleme aldıklarımız bilimkurgu türünde bile olsa, yazmak kendimizi teşhir etmektir. Korkarsak, onu bunu sansürlersek, ancak sığ yazılar çıkar bizden. Oysa yazmak kendini keşfetmenin, kazıyarak kendi derinine doğru yol almanın en mükemmel aracı. Bu yolculuk çok kolay olmayabilir. Yazarken içimizde bir direnç hissedebiliriz. Bazı konuları baypas etmek isteyebiliriz. Bu direnç bilinçli bile olmayabilir; gidip bir kahve molası vereyim deriz. Böyle durumlarda bilmeliyiz ki hakikatimiz, en ilginç yazı malzememiz tam da bu kaçınılan konularda gizli.
Çok şükür, Çifte Kapıların Ötesi’nin sonuçları korktuğum gibi olmadı. Bir zamanlar birisi benim romanlarım için “çok-satar değil, uzun-satar” demişti. Çifte Kapıların Ötesi tam bir uzun-satar; 30 yıl önceki ilk baskısından bu yana yıllar boyunca hep sattı, bittikçe yeni baskıları yapıldı.
Sizin yazdığınız roman benzeri kitaplar 90’larda fazla değildi. Çok yok örnekleri. Yazmak cesaretinin yanında bu romanı basıp yayımlamak ta cesaret işi. Kitabınızın yayımlanma sürecinden bahseder misiniz?
Metni bitirip yayınlatmaya kesin karar verdikten sonra, bir dostumun tavsiyesi üzerine dosyamı İletişim Yayınları’na gönderdim.
Yaklaşık iki ayda bir, o sırada yaşadığımız Ankara’dan İstanbul’a, yayınevine sabırsızlıkla telefon açıyordum:
“Dosyamı okuyabildiniz mi?”
“Yok, henüz okuyamadık; bekleyen çok fazla dosya var.”
Böyle böyle tam iki yıl geçti.
Diyeceksiniz ki, dosyanı niçin birkaç yayınevine birden göndermedin? Cevabı şu: Sağa sola dosya göndermenin etik olmadığına dair bir görüş vardı; ben de böyle düşünüyordum.
İki yılın sonunda bir gün yine telefon açtığımda, editör bu kez, “Evet yazdıklarınızı nihayet okuduk, ama maalesef biz bunu basamayız. Bu nedir ki; roman deseniz değil, otobiyografi deseniz değil, akademik metin deseniz değil!” diye tersledi.
Beynimden vurulmuşa döndüm:
“Peki, sizce neresini düzeltirsem basılabilecek hale gelir?”
“Bunun neresinden tutulacak neresi var ki neresi basılsın!” dedi azarlarcasına ve kapattı telefonu.
Perişan vaziyette kalakaldım. İki yıl sabrettikten sonra böyle aşağılanarak reddedilmek, çok ağırıma gitmişti.
Fakat pes etmedim; bu kez akıllanmıştım: Ankara’da Kitap Fuarı’nın açılışını bekledim. Koltuğumun altına dosyamın bu kez üç takım çıktısını alarak Fuar’ın yolunu tuttum.
Tek tek bütün yayınevlerinin kitaplarını inceledim: Hangileri benimki gibi psikolojik bir roman yayınlamaya yatkın görünüyordu? Öyle çok yayınevi vardı ki karar vermek kolay değildi, fakat bütün gün farklı yayınevlerinin stantları arasında dolaşıp durduktan sonra, üç yayınevi belirledim: Oğlak, Ayrıntı ve Metis. Oğlak, adı sanı duyulmamış, yepyeni kurulmuş bir yayıneviydi fakat bastıkları çok az sayıdaki kitap, Çifte Kapıların Ötesi’nin tarzına yakın gibi görünmüştü. Üç yayınevine de metnin birer çıktısını bıraktım.
İki hafta geçmemişti ki Oğlak’tan bir telefon geldi: Romanı hemen o yaz basacaklardı! Sevincimi siz tasavvur edin…
Otuz yıl önce, bugünkü anlamda internet falan yoktu. Dosyanızı yayınevine ya elden götürmek zorundaydınız ya da posta yoluyla göndermek.
Oğlak yayınevinin kurucusu ve genel yayın yönetmeni Senay Haznedaroğlu, bana çok büyük bir iyilik yaptı: Beni İstanbul’a buluşmaya davet etti; evet, dosyamı kitaplaştıracaklardı ama metnin elden geçmesi, bazı şeylerin cilalanması gerekiyordu.
Bir sabah bir İstanbul pastanesinin tenha bir köşesinde buluştuk ve Senay Hanım bana, bitmiş bir dosyanın nasıl bir editörlük sürecinden geçeceğini gösterdi: Bir defter dolusu not almıştı; tek tek dosyamın her sayfasının üzerinden geçtik. Örneğin, bir paragrafı işaretlemiş oluyordu: “Bu paragrafın burada bulunma sebebi nedir? Nasıl bir fonksiyon yerine getiriyor?” diye soruyordu. “Ama güzel bir paragraf değil mi?” “Güzel ama burada yeri yok. Belki başka bir kitapta kullanabilirsiniz.” Böyle böyle romandan belki toplam 25 sayfa hunharca kırpılmış olabilir! Ama bu sayede metin çok daha “öz” ve kıvrak bir hal almıştı. Bana bu “gereksizlikleri hiç acımadan silme” gereğini gösterdiği için Senay Hanım’a çok müteşekkirim.
Çifte Kapıların Ötesi’nin ilk baskısı böylece Oğlak’tan çıktı.
– Benzer soru daha önce Gülayşe Koçak Hanım’a (bizimcagedebiyat.com) sitesinde de sorulmuştu. Gülayşe Koçak’ın isteğiyle oradaki cevabı aynen burada da yayınlıyoruz. Söyleşi Linki: https://bizimcagedebiyat.com/cifte-kapilarin-otesine-dogru/

Yazmak sağaltıcı ama zor bir süreç. Neden yazmaya başladınız? Sizi yazmaya çağıran hangi sesti?
Her zaman yazar olmak istemiştim.
Abim bana dört yaşımdayken okuma yazma öğretmişti; tanıdık veya hayali kişilere mektuplar yazmaya bayılırdım.
Yetişkin olarak da yazmaktan her zaman büyük haz duydum: On yıl çalıştığım Kanada Büyükelçiliği’nde gerek tercümeler yapmak gerekse sıkıcı raporları renkli ve ilginç hale getirmeye çalışmak, benim için iş değil, zevkti.
Sanırım beni yazmaya çağıran sesin daha çok kişi tarafından duyulmamasının nedeni, küçük yaştan itibaren, yazmanın münhasıran okulla, derslerle ilgili asık suratlı, sevimsiz bir etkinlik olarak sunulması. Yirmi yıldır düzenlediğim Yaratıcı Yazma atölyelerimde en zorlandığım konu bu algıyı yıkmak; yazmanın korkulacak bir şey olmanın aksine, ne kadar zevkli, hatta eğlenceli ama aynı zamanda yüzleştirici bir iş olduğunu keşfettiklerinde öğrencilerim sular seller gibi yazar hale geliyorlar. Hatta Sabancı Üniversitesi’nde, sınava girmeden önce “ısınma hareketleri” babında Yaratıcı Yazma atölyeme gelen öğrenciler oluyordu.
Yazarken kendinizi tanıyorsunuz. Yazarken çevrenizi tanıyorsunuz. Yazarken sertlikleriniz törpüleniyor. Yazarken karakterlerinize merhametle yaklaştığınızda, baştan kötü olarak tasarladığınız bir kişinin ne farklı yüzleri olabileceğini keşfediyorsunuz, bu da size iyi geliyor: Yazmak insanlara bakışınızı değiştiriyor.
Örneğin, kendinizi gerçek hayatta en antipatik bulduğunuz kişinin yerine koyun; acaba onun en büyük sıkıntısı ne olabilir? Onun ağzından hayali bir dert yanma metni yazdığınızda, o kişiye dair algınız değişebiliyor. Kalbiniz yumuşuyor.
Kimi insan hoşça vakit geçirmek, beynini çalıştırmak için Sudoku veya bulmaca çözer. Bense yazarak hoşça vakit geçiriyorum. Kelimeler birer lego parçası; bu parçacıkların farklı yaratıcı kombinasyonlarıyla ne şaşırtıcı anlam sonuçları çıkabileceğini keşfetmek, hata riski hiç olmayan, eğlenceli ve kafa çalıştırıcı bir oyun! Bu oyun beni büyülüyor ve bana zevk veriyor.
Çifte Kapılar metaforu hangi anlama geliyor? Ne anlatılmak isteniyor acaba?
1980’li yıllarda, psikoterapiye başlamak bile kolay bir karar değildi. Sağa – sola – tanıdıklara açık açık ortopedist veya diş hekimi sorabilirsiniz, ama o yıllarda, tanıdığın iyi bir psikiyatr var mı? diye sormanın sayısız riski vardı. Bir kere, bu soruyu kime soracaksınız? Sorduğunuz kişi, kendi terapiye gidiyor olsa bile bunu sizden saklamak isteyebilir. Her şey bir yana; bana niye soruyorsun, bende deli hali mi var? diye alınganlık gösterebilir. Ayrıca, psikiyatrın bekleme odasında birileri tarafından görülmek de istemezsiniz. Velhasıl, terapiye başlama kararına varmak pek çok zihinsel çifte kapıyı aşmayı gerektiriyor.
Bu kapıları aşmayı başardıktan sonra, pek çok psikoterapistin odasına geçmek için fiziksel olarak da iki kapıdan geçmek gerekiyor. Tıbbî konular zaten mahremdir, ama psikoterapi süreci ve terapinin gerçekleştiği odada yaşananlar çifte mahremdir çünkü hastanın kendini açabilmesi, ancak söyleyeceği her kelimenin sır kalacağından yüzde yüz emin olmasıyla mümkündür. Sırt sırta iki kapı, terapi odasında konuşulanların dışarı sızmasını engeller.
Terapi sancılı bir süreçtir: İnsanın sadece kendiyle yüzleşmesi değildir söz konusu olan; bir de çevrenizdeki kişileri alışageldiğinizden çok farklı bir perspektiften görmek, hatta belki de onları hiç tanımamış olduğunuzu kavramak acıtıcı olabilir; buna karşı da direnç geliştirebilir, bazı bilgileri keşfetmeye karşı iç kapılarınızı kapatabilirsiniz. Belki de öğrenmeyi sonuna kadar istemeyecek, bu kapıları hiçbir zaman açmayacaksınızdır.
“Çifte Kapıların Ötesi” aynı zamanda bir kendini keşfetme yolculuğu da… Neler düşünüyorsunuz insanın kendini keşfetme yolculuğu hakkında?
Bir çıktınız mı dönüşü pek olmayan, ömür boyu süren, hayatın en anlamlı ve cesaret isteyen yolculuklarından biri olduğunu düşünüyorum.
Kendinizi keşfetmeye girişmek, dürüstçe kendinize, başkalarından özenle sakladığınız o dışarıdan görünmeyen yüzünüze bakabilmeyi; zaaflarınızla, kırılganlıklarınızla, sevmediğiniz yönlerinizle, belki geçmişinizle yüzleşebilmeyi gerektirir. Kendi içinizdesiniz; kendinize, tam merkezinize doğru ilerliyorsunuz bu yolculukta. Ama aynı zamanda kendi dışınızdasınız; görünen yüzünüzü, dışarıdan nasıl göründüğünüzü de keşfediyor, kendinizi başkalarının gözünden daha gerçekçi bir bakışla görüyorsunuz.
Diğer taraftan, kendinize karşı aşırı yargılayıcı bakışınızı yumuşatan, daha hakkaniyetli, daha toleranslı, hatta daha sevecen bir yaklaşıma da bir davettir bu yolculuk.
Bence sadece insanların değil, toplumların da böyle bir yolculuk yapmaları yararlı ve toplumun sağlığı için gereklidir. Sosyal medyada ağlarken değil, hep mutlu, hep başarılı hallerinin fotoğraflarını paylaşan insanlar gibidir toplumlar da: Geçmiş zaferler büyütülür, abartılır, törenlerle kutlanır; bütün ders kitapları o toplumun ezelden beri ne kadar güçlü, iyi, adaletli vs. olduğunu anlatır… Ama başkalarına yapılmış kötülükler hasıraltı edilir; geçmiş zaferlerin bedellerinin kimlerin mutsuzluğu üzerinden kazanıldığı, gizlenir.

Tıpkı insanlar gibi; kendini keşfetme yolculuğuna cesareti olmayan toplumlar da daimî bir iç çatışma yaşarlar ve huzur bulamazlar: İçlerinde bazı kesimler mutsuzdur; bu insanların acıları görmezden gelinmiş, önemsenmemiş, sumen altına itilmiştir. Tıpkı kendiyle yüzleşemeyen insanlar gibi, bu tür toplumlar da kendiyle barış halinde olamazlar.
Kendini keşfetmeye girişmek bir anlamda hayatı, hayatın özünü, hayatın anlamını keşfetmenin ve bir iç dinginliğine ulaşmanın yollarından biri olsa gerek.
Romanda anlatıcılar değişiyor. Genelde üçüncü tekil anlatıcı varken bazı bölümlerde birinci tekil anlatıcı ortaya çıkıyor. Bunun sebepleri hakkında neler söylersiniz?
Romanın anlatıcısı olan kadın psikoterapiye başladığında depresyonda; acı çekiyor ve pek kendinde değil. Özgüveni çok hasar almış; bunaltının da etkisiyle hayata uzaklaşmış. Olayları renklerin berraklığıyla ve netliğiyle değil, sanki sislerin içinde, her şey bulanık ve buğuluymuş gibi yaşıyor. Kadının bu ruh halini vermek ve bu atmosferi belirginleştirmek için, kadının kendini üçüncü tekil şahısta ve “kadın” diye tarif etmesini tercih ettim; böylece kadın terapi sürecini anlatırken bile birinci tekil şahıs kullanamayan, “ben” diyemeyen biri. Ancak dışarıdaki hayattan koparak kendi iç yolculuğunu kaldığı yerden devam ettirmek üzere terapistinin o izole odasına ayak bastığında, ancak o büyülü dünyada yeniden “ben” olabiliyor, gelişmeleri birinci tekil şahıstan anlatabilecek duruma geliyor.
Romanın ana karakteri kadın terapi için hastaneye gittiğinde orada ilk dikkatini çeken nesne duvarın birinde asılı olan Gauguin röprodüksiyonu. Bu ayrıntı hakkında neler söylersiniz?
Gauguin röprodüksiyonu bekleme odasının duvarına asılı bir görsel. Böyle bir görselin, kadının ruh halini çok iyi yansıttığını düşündüm: Gerçek bir yağlıboya tablo değil; otantik değil, sahici değil, tıpkı kadının kendinden üçüncü tekil şahısta bahsetmesi gibi. Tablo iki boyutlu; perspektif yok. Kalın fırça darbeleriyle koyu kahveler, griler, siyahlar… basit, çarpıtılmış, kaba ve soyut formlar; depresyondaki kadın adeta kendi yansımasını görüyor. Gauguin genellikle Pasifik adalarındaki yerli halkı resmetmeyi sever; bekleme odasının kasvetli, bulanık ortamı içinde kadına o röprodüksiyon yakın ve ilginç geliyor.
Romanın ana karakteri okumuş, çalışan, ekonomik bağımsızlığı olan biri ama karşılaştığı her olayda kendini suçluyor. Özgüveni eksik. Her şeyde üzülecek bir nokta buluyor. Ana karakter üzerinden bizim toplumumuzdaki kadınlık durumunu mu göstermek istediniz? Sonuçta güçlü, tuttuğunu koparan bir karakterde oluşturabilirdiniz.
Roman yayınlandıktan sonra öyle çok kadın okurdan, sanki beni anlatmışsınız, diyen mesajlar aldım ki şaşarsınız!
Türkiye’de kaç kadının özgüveni yüksektir? Pek az aile kızına özgüven aşılar. Daha doğduğumuz andan itibaren, en varlıklı, en okumuş ailede bile ikinci sınıfızdır. En açık fikirli ve kadın-erkek eşitliğine inanan ailenin en el üstünde tutulan kız çocuğu bile zihin çalıştıracak mekanik oyunlara, legolara, oyuncak arabalara, dinozorlara değil; iyi bir ev hanımı ve anne olmaya hazırlayan pembe oyuncak mutfaklara, oyuncak bebeklere layık görülür genellikle. Budur kadına biçilen rol.
İstatistikler de gösteriyor ki sınıflarda öğretmenler, parmak kaldıran öğrenciler arasından öncelikle oğlan çocuklarına söz hakkı veriyor. Bu durum hele matematik dersinde daha da belirgin bir hal alıyor, sanki kızlar matematikten anlamazmış gibi. Toplumda kadın zaten sürekli baskılanıyor; iş hayatına atılsa bile TBMM’de, şirketlerde, iş ortamında karar verme pozisyonlarında kadınların oranı ne? Erkekle eşit iş yaptığında bile eşit ücret alıyor mu? Ailede ne zaman bir terslik olsa hemen suçlanan kişi, anne değil midir?
Siyasete de bulaşmaya cesaret edemez kadınlar: Binlerce berbat erkek siyasetçinin icraatı sonucunda ülke de berbat hale gelmiştir, ama sadece iki berbat kadın siyasetçi örneği, bütün kadınlara mal edilir. Kadınlar nasıl özgüvenli olabilsinler?
Romandaki anlatıcı karakterin her suçu üstlenen tavrına gelirsek: Açıkçası, yazar olarak bu suç üstlenici yaklaşımı geliştirmekte hiç sıkıntı çekmedim çünkü ben Kopenhag’da 7 yıl bir Katolik okulunda okumuştum. İşin garibi, annem de Buenos Aires’te 7 yıl bir Katolik okulunda okumuş; ben yani maalesef hem annemin hem de kendi gittiğim okulun Katolik terbiyesini almış bulunuyorum: Tevazu, iddialı olmama, fedakârlık, kendini önemsiz görme, masum olsan bile başkasının suçunu üstlenmeye hazır olma ve tabii başkasının bu suçundan dolayı utanma, vs…
Velhasıl, özgüveni zayıf, hep kendini suçlamaya hazır bir kadının kendiyle yüzleşmesine, “hayır” demeyi öğrenmesine ve manevi güç kazanmasına dair bir roman yazmak, benim için (demek ki) o dönemde daha heyecan vericiydi.
Tuttuğunu koparan bir kadın karakter arıyorsanız, Beşinci Kat romanım sizi memnun edebilir. 😊
Romanı yazdığınız 90’lardaki kadın portresiyle bugünkü kadın portresini karşılaştırdığınızda ne gibi değişiklikler görünüyor? Ya da var mı bir değişme?
90’lı yılların kadınlarıyla şimdikiler arasında bence dramatik bir fark var. Şimdiki genç kadınlara bakıyorum; eskiye kıyasla özgüvenleri inanılmaz yüksek! Bir kere, dindar kadınlar 90’lı yıllarda henüz daha haklarını arıyorlardı; üniversitelerde başörtüsü yasağı vardı. Şimdi çok şükür ki dindar ve dindar olmayan kadınlar toplumda “normalize” oldular; daha da güzeli, özellikle genç kızlar arasında başı açık – başı kapalı kutuplaşması ortadan kalktı ki örneğin annemin kuşağında durum pek böyle değildi.
Genç kadınlar, hangi mahalleden olursa olsun, düşüncelerini -tabii, ülkemizin mevcut ortamının sınırları içinde- söylemekten çekinmiyorlar. Kendilerine iyi bakıyorlar, özenli giyiniyorlar; bence bu da bir özgüven göstergesi.
Toplumsal cinsiyet meselesi, Türkiye’nin önemli fay hatlarından biri. Şayet Türkiye’de demokrasiye doğru yol almak istiyorsak ve bu yolda kadının güçlenerek ikinci sınıf olmaktan çıkması en önemli faktörlerin başında yer alıyorsa, bu güçlenmenin, ancak farklı mahalle kadınlarının sağlam şekilde kol kola vermesiyle olabileceğine inanıyorum.
Terapiye giden kadın psikiyatriste “Sfenks” adını takıyor. Hep de bu adı tekrar ediyor. Neden “Sfenks”?
“Sfenks”, romanın anlatıcısı kadının, yaşlı terapistine zaman içinde verdiği isim.
Kadın için terapi odası adeta mistik, esrarengiz, kadının kendine dair sırlara yolculuk yaptığı bir mekân. Zihnini ve kalbini terapistine açtıkça, anlattıklarına terapistinin de duygusal bir karşılık vermesini bekliyor ve istiyor, fakat adam, kadının karşısında her zaman ciddi, çok az konuşan ve tamamen “poker suratlı” biri olarak yer alıyor. Kafası insan, bedeni aslan, mitolojik bir yaratık olarak Sfenks geliyor birden kadının aklına: Antik, taştan yapılma, yılların erozyonuna, kum rüzgarlarına dirençli güçte, gizemli bir figür, Sfenks… tıpkı terapisti gibi.
Romanı yazarken psikoloji, terapi vb. konularla ilgili okumalar yaptınız mı? Kimleri okudunuz yazma sürecinde?
Psikolojiye her zaman meraklıydım; ta lisedeyken psikolojiyle ilgili kitaplar okumaya bayılırdım. Bu roman için de evet, birtakım okumalar yapmıştım; bilhassa depresyon ve aktarım konularında. Kitabı yazdığım yıllarda internet yoktu; en çok başvurduğum iki kaynak, Prof. Dr. Orhan Öztürk’ün “Ruh Sağlığı ve Bozuklukları” ve “Psikanaliz ve Psikoterapi” adlı kitaplarıydı.
Son olarak neler söylersiniz?
Çifte Kapıların Ötesi’ni belli ki çok dikkatle okumuşsunuz, Sn. Muaz Ergü. Özenle hazırlanmış sorularınızı yanıtlamak benim için hem zevkti, hem düşündürücüydü. İlginiz ve beni davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Gülayşe KOÇAK
- 1956’da, New York’ta doğdu.
- Çocukluğu Addis Ababa’da geçti.
- İlkokulu Kopenhag’da bir manastırda, ortaokulu TED Ankara Koleji’nde, liseyi Hannover’da okudu ve Hannover Konservatuvarı’nda piyano eğitimini sürdürdü.
- Liseyi Ankara Tevfik Fikret Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın-Yayın Yüksekokulu’ndan mezun oldu.
- Ankara’da Kanada Büyükelçiliği’nde resmi çevirmenlik ve konsolos yardımcılığı, White & Case’te personel müdireliği, İstanbul’da Sabancı Üniversitesi’nde (S.Ü.) rektör özel kalem müdireliği yaptı.
- Bu sırada roman yazdı, makale ve kitap çevirdi; oda müziği grubuyla konserler verdi, Ankara Anglikan Kilisesi pazar ayinlerinin orgculuğunu yürüttü, cam mozaik eşyalar üretti.
- 2003 itibariyle S.Ü.’nde yaratıcı yazma atölyeleri düzenledi, Türkiye’nin çeşitli illerinde öğretmenlere “eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği” eğitimleri verdi.
- Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ, Maltepe Cezaevi, TC Merkez Bankası gibi kurumlarda Türkçe ve İngilizce yaratıcı düşünme-yaratıcı yazma atölyeleri sundu.
- 2015’de Koro Şefliği sertifikası aldı.
- Halen yazmakta, okumakta, eğitimlerini sürdürmekte, Kürtçe öğrenmektedir.
- Çeşitli kitaplarda, online platform ve dergilerde deneme, makale, kitap tanıtım yazıları ve çevirileri yayımlanan, PEN Yazarlar Derneği ve EWCA (European Writing Centers Assaciation) üyesi olan Koçak, Kerem ve Sinan’ın annesi, Alp’in babaannesidir.
Romanları
- Çifte Kapıların Ötesi (Oğlak Yayınları 1993; İletişim Yayınları 2003; YKY 2013, 2017, Everest 2023);
- Gözlerindeki Şu Hüznü Gidermek İçin Ne Yapmalı? (Oğlak Yayınları 1997; YKY 2016); Topaç (Kanat Kitap 2002; YKY 2016);
- Siyah Koku (YKY 2012, 2017; Everest Yayınları 2021);
- Beşinci Kat (Everest Yayınları 2022).
Denemeleri
- Yaratıcı Yazmanın Hazzı (Alfa Yayınları 2013, 2018);
- Denemedi Demeyin (Alfa Yayınları 2017).
- Yetişkinler için masallar kitabı: FaRe ve LaSi’nin Maceraları (Alfa Yayınları 2019).
Çevirileri
- Türkiye Kronolojisi 1938-1945 (Almanca’dan, Gotthard Jaeschke, Türk Tarih Kurumu Basımevi 1990);
- Kamusal Şeyler, Özel Şeyler (İngilizce’den, Raymond Geuss, YKY 2007).

Son Yorumlar