Filozof Aristippos, M.Ö. 435 yılında Kuzey Afrika’nın Kirene şehrinde dünyaya geldi. Babası zengin bir tüccardı. Her yerde mutluluğu tatmak isteyen ve bu uğurda her şeyi göze alan bir insandı. O dönemde düzenlenen Olimpiyat oyunları nedeniyle Sokrat’ın öğrencileri ile tanışarak Atina’ya gittiği söylenir. Atina’da dersler veren Sokrat’la tanıştı ve onun derslerine katıldı. Sokrat’ın okulunda tartışılan ‘Doğru yaşamak nedir?’ sorusuna verilen cevaplarda ‘iyi’ ve ‘mutluluk’ kavramlarına ‘haz’ kavramını kattı. Ona göre, dünyada insanın haz duyduğu her şey iyiydi. Sonradan ‘hedonizim’ ismiyle anılacak akım onun görüşleriyle başladı ve Epikürtarafından geliştirildi. Aristippos için insan, dünyanın zevkine varmak için özgürleşmeliydi.
Onun kurduğu okula, Kuzey Afrika’dan geldiği Kirene ismi verildi. Kirene Okulu’nun öğretileri ‘insan ve ‘mutluluk’ üzerine kurulduğu için her dönemde ilgi çekti ve zamanla daha da gelişti. Onlara göre, “iyi demek, haz demektir; haz veren her şey iyi, acı veren her şey kötüdür.”Aristippos‘un öğretilerinde her davranışın nedeni mutlu olma isteğidir. Hayatın başlıca amacı hazdır, zevktir. Haz insanı daha da yüceltir, bilgeleştirir. Bu nedenle insan mutlaka acı veren şeyleri bırakıp hazza yönelmelidir. Gerçek haz ise bir anlık değil, sürekli olandır. Sürekliliği elde etmenin yolu da bilgeliktedir. Bilgenin mutluluğu ise kendinden hoşnut olmaktır. Aristippos’a göre, gerçek âlim, bütün bilgisini haz elde edebilmek için kullanabilen kişidir. Ve her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. Öğrendiklerimiz duygularımızla alabildiğimiz kadardır, bundan öteye gidemez. Bu yüzden Aristippos duygularımızın getirdiği hazza yönelmeyi, acıdan kaçmayı söyler.[1]
İnsanlığa sadece hazzı ve zevki sunan Aristippos öğrencilerinin anlatımlarına göre müthiş bir dalkavuktu. Ömrünün sonlarında Sicilya’da Kral Dionysios’un sarayında yaşadı. Anlatılanlara göre Kral, Eflatun’a uzun etekli, kokulu bir elbise hediye etmiş. Eflatun, elbisenin kadın elbisesini andırdığı için kabul etmemiş. Dalkavuk Aristippos ise elbiseyi büyük bir memnuniyetle kabul ederek şöyle demiştir: “İnsan ne giyerse giysin erkekse erkektir.” Kral, onun bu iki yüzlülüğü sebebiyle yüzüne tükürmüştür. Aristippos bu durumu bir zevk saymış ve “Ne olur, balıkçılar da balık tutmak için suya batıp ıslanırlar,” demiştir.
Hedonist fikirler çağlar sonra da farklı şekillerde formüle edilmiştir. J. Bentham, insanlara en yüksek hazzı veren şeyin aynı zamanda en yüksek yararı da sağladığı görüşündedir. Marjinalizmin kurucularından Stanley Jevans’a göre ise ekonomik hayatın amacı, hazzı en yükseğe çıkarmaktır.
Eski Yunan’da filizlenen ve günümüze kapitalizmin en son amacı olarak akan bu fikirler Hıristiyanlığa da sızmıştır. Portestanlığın bir kolu olan ve ‘saf Hıristiyanlık’ anlayışını savunduğunu iddia eden Püritenler Amerika’nın sömürgeleşmesini sağlayan Hıristiyan gruplardı. Onlara göre, hayat bir imtihan yeridir ve bu imtihan yerinde başarısızlık sonsuz lânete, cehennem ateşine götürür insanı. Başarı ise insana eşsiz mutluluklar sunar. Bu nedenle başarı için her şey mübahtır. Başarının getireceği mutluluk ise Hz. İsa’nın dünyaya dönüşünü hızlandıracaktır.

Bilim adamları Püritanizmle Kapitalizm arasındaki bağlantıyı her açıdan irdelemişlerdir. Ve Püritanizmin coşku, haz, başarı gibi kavramlarla sömürgeleşmenin daha hızlı yayılmasını, zenginliğin bu tür grupların ellerinde toplanmasına yol açtığını göstermişlerdir. İnsanı en fazla motive eden ‘seçilmişlik’ duygusu Püritenlerde başarılı insanla yanyanadır. Hayatın tamamı takdir-i ilahidir ve oradaki başarı, mutluluk da tanrının arzusudur. Onlara göre, dünya ile ahiret arasında ayırıcı bir çizgi yoktur ve burada nasıl yaşıyorsan orada da öyle yaşayacaksın.[2]
Kapitalizmin bir kanadını Eski Yunan, bir kanadını ise zorlama Hıristiyanlık yorumları oluşturdu. Sadece ‘başarı’ ve ‘hazza’ dayanan bu sistem, ‘özgür birey’ aldatmacısını da insanlara sunarak korkunç bir örümcek ağı oluşturdu. Şimdi bu ağ bütün dünyayı pençesine almıştır. Gittikçe yozlaşan, değerlerinden soyutlanan günümüz insanı yeni bir değerler sistemi oluşturamadığı için kapitalizmin acımasız dejenerasyonunda can çekişmektedir. Son yüzyılda gelişen iletişim araçları bu dejerasyonu Avrupa’nın merkezinden Afrika’nın ve Asya’nın en ulaşılmaz sanılan bölgelerine kadar taşımaktadır. Aynı şekilde düşünen, aynı reflekslere sahip kuşaklar ‘Küresel köy’ aynı zamanda “kültürel körleşme”ye de yol açmaktadır.
Daha Ortaçağ’da körleşme’ye dikkati çeken Leonardo da Vinci, “Orta bir insanın görmeden baktığını, işitmeden dinlediğini, hissetmeden dokunduğunu, tad almadan yediğini , fiziki şuura erişmeden hareket ettiğini ve düşünmeden konuştuğunu,” söyler.
Bu durumu edebiyatta en güzel, yazar Elias Canetti, Körleşme (Die Blendung) isimli romanında anlatmıştır.[3]
Yarı Cehennem Hayatı, İnsanı Dehşete Düşürmektedir.
Entelektüel Peter Kien’ in şahsında bütün güzel düşünceler, hayaller, bilgi ve değerler, her şeyi tesiri altına alan korkunç bir körleşme ile yok olup gider. Tabii ki bu yok oluş cemiyeti de, medeniyeti de yok edecektir.
Adeta Batı’nın toptan ıstırabını yüklenmiş ve eserlerine yansıtmış Kafka da bu ‘yok oluş’un ve çarpıtmanın insan üzerindeki etkilerini en fazla ‘Dönüşüm’ romanında vermiştir.Onun meşhur Gregor Samsa’sını hepimiz biliriz. Zavallı Samsa bir sabah uyanır ve bir böceğe dönüştüğünü görür. Samsa gerçi böceğe dönmüş, düşünceleri karışmış, insanlığından çıkmıştır ama en büyük kazancı ‘Farkında olmak’ olmuştur. O artık bir böcek olarak dünyada (yada Batı’da)vefasızlığın, çıkarcılığın, kıskançlığın ön plana çıktığının ve insanlığın en değerli vasıflarının yok olduğunun farkındadır. Zavallı Samsa böcek olarak ölür ama böcekliği ile de kapitalist dünyanın nasıl menfaatler üzerinde kurulu olduğunu deşifre eder.

Batı’da sanat artık “sanat” olmaktan daha çok propaganda ve etkileme araçlarına dönüşmüştür. Kendinden olmayanları dışlayan, onların kültürlerini aşağılayan ve en kötüsü de onların çocuklarını kendi çarpık düşünce tarzıyla etkileyen araçları hep silah olarak kullanmıştır. Romanlarda olduğu gibi sinema ve televizyonda, son yirmi yılda internette de kültürel bir istiladan söz edilebilir.
Geçen yıllarda bütün dünya sinemalarında gösterilen 300 Spartalı filmi ile ünlü yönetmen Mel Gibson’ un çektiği Apolcalypto filmleri de insanların kafalarını karıştıran ve Batı insanını yücelten propaganda amaçlı sanat(!) eserleri olarak gösterebiliriz. 300 Spartalı filmi konusunu aslında Yunanlı Tarihçi Herodot’un eserindeki ünlü Termopil Savaşı’ndan alıyordu. Hani o hep bildiğimiz olay. 300 Spartalı kahraman muazzam Pers ordusunu Termopil geçidinde durdurup geçit vermiyordu.
300 Spartalı daha sinemalarda gösterime girmeden, Batı-Doğu tartışmalarındaki günümüz olaylarına örnek gösterilmeye başlandı. Önce filmde istilacı bir kuvvet olarak gösterilen Perslerin ve Pers Kralı’nın Bush’u ima ettiği öne sürüldü. Buna karşılık Amerikan Rambolarına benzetilen Spartalıların Bush’u ve Amerikalıları yansıttığı, dolayısıyla Amerikalıların kahraman olarak sunulduğunu ileri sürenler de oldu.[4]
Perslerin acımasız ve barbar olarak gösterildiği iddiasıyla, İran yönetimi filmin gösterimden kaldırılmasını istedi. Aynı görüşü savunan başkaları da var.
Gariptir, filmin yapımcıları ve yönetmenleri bu konuda tek kelime olsun bir söz etmediler.
Mel Gibson‘un Apolcalypto filmi ise tarihi olayları tersinden gösterme açısından çok dikkati çekiciydi.Tam 50 milyon dolar harcanarak yapılmış film, önce Maya ve İnka medeniyetlerini en vahşi bir yaşayış tarzı olarak gösterdikten sonra Avrupa’lıları ve tabii ki papazların ellerindeki haçı insanlara kurtarıcı olarak sunuyordu.
Film o kadar güzel bir şekilde hazırlanmış ki, filmi izleyen ve tarihi olaylardan haberi olmayan herkes, bütün olup biten o vahşilikler sonunda beklenen kurtarıcının mutlaka gelmesi gerektiğini düşünüyor. Tabii ki gelen kurtarıcı da Hıristiyan papazdır!
Oysa gerçek bu filmde anlatılanların tam tersidir. Maya Uygarlığı filmde gösterildiği gibi hiç de vahşi ve ilke bir yapıya sahip değildi. Mayalar, büyük şehirler kurmuş, çiftçilikte gelişmeler sağlamış hatta astronomi çalışmaları bulunan bir topluluktu. Mayaların 11. ve 12. asırda zayıflamaları sonucu onların devamı olarak ortaya çıkan İnkalar da 12. asırda Manco Capacliderliğinde muhteşem Cuzco şehrini kurmuşlardı. Ülke, 1438’de Sapa Inca Pachacutı (Türkçe anlamı dünyayı titreten) komutasında gelişmeye ve genişlemeye başlamıştı. Hükümdarlığı boyunca, Pachacuti ve oğlu And Dağlarının büyük bir kısmını kontrol altına almışlardı. Pachacuti, Cuzco krallığını, Tahuantinsuyu imparatorluğu olarak tekrar düzenlemişti. Başta merkezi hükumet ve güçlü güçlü liderli dört yerel hükumet şeklinde federal sistem oluşturmuştu.[5] Yani kısaca, orada yaşayan insanlar, Mel Gibson gibilerin düşündükleri veya anlattıkları şekilde vahşice ormanda yaşamıyorlardı. Kendilerine özgü bir sistemleri, dirlikleri ve kendilerine göre övünebilecekleri bir tarihleri vardı. Ama kana, altına susamış İspanyollar ellerindeki haçlarıyla o ülkeyi baştan başa kana buladılar. Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmadılar. Yüzyılımızda Amerika’nın Irak’ da yaptığı gibi…
Batı’ da, özellikle kapitalist yapının her yere ve her şeye egemen olduğu yerlerde gerçek, gerçek manada hiç bir zaman tecelli etmiyor ve etmeyecektir. Ne kadar Hz.İsa, “Hakikati bileceksiniz ve hakikat sizleri özgür kılacaktır.” dese de Batı’lı “hakikati” tersyüz etmeyi her zaman başarmıştır.
Kültürel işgal ve istila ne yazık ki Batı’nın hayat iksiridir. Bu nedenle bilimsel gelişmelerin yönü de kültürel istila üzerine kurulmuştur. İnsanlık bilimsel gelişmeler için yeni bir metodoloji geliştirmedikçe bu durum devam edeceğe benzemektedir.
Kapitalist sisteme eserleri ve eylemleriyle sürekli karşı duran Nobel Ödüllü Alman yazarı Heinrich Böll, 1963-64 yıllarında Frankfurt Üniversitesi’nde verdiği derslerin birinde gelecekle ilgili durumu şu şekilde izah etmiştir:
“İnsanca yaşamanın tek şartı, günümüz toplumunun gözardı ettiği, umursamadığı değerleri yeniden canlandırmak ve toplumun bugünkü tutumuna kararlı bir şekilde karşı çıkmaktır.”[6]

Orhan ARAS
KAYNAKLAR
[1]http://diepaideia.blogspot.com/2012/01/aristippos-und-der-hedonismus.html
[2]Schöberl, Wolfgang: Feuerwerk Kapitalismus: die zweite Vertreibung aus dem Paradies, s. 119. Verlag Könighausen& Neumann GmbH, 2011 Würzburg
[3]Canetti, Elias: Die Blendung. Roman. Reichner, Wien 1936
[4]Berthold, Seewald: “Die Spartner waren gar nıcht so nett”, Die Welt/Kultur, 03.04.2007
[5]https://latina-press.com/news/205655-maya-inka-und-azteken-auf-den-spuren-untergegangener-hochkulturen/
[6]https://www.boell.de/de/2017/12/20/heinrich-boell-frankfurter-vorlesungen



Son Yorumlar