Çok derinlerde, bizim kolay kolay göremediğimiz beynimizin en iç taraflarında amigdala, latince badem demek, isimli bir organımız var. Aristo’nun insan konuşan hayvandır dediği zamanlarda onu haklı çıkarabilecek kadar hayvansal tepkiler veren bir organımız. İki görevi var: Git ve kaç emri vermek. Bizi bir kedi, köpek, şempanze ile aynı paranteze sokabilecek kadar basit görevli bir organ. Nefis nerede deseler, amigdalayı gösteririm.
Kötü bir haber ki bu organın tezkiye edilme gibi bir ihtimali yok. Bizim en arkaik, en köklü ve ilkel korkularımız burada. Açlık, susuzluk denildi mi orası kırmızı çakarlarını yakıp söndürmeye başlar. Ölüm mü asla?
Geceleyin acı bir ses duyduğunuzda zıpkın yutmuş gibi en derin uykumuzdan bile bizi çakmak gözlerle uyandırmaya gücü yeten orasıdır. Vücudumuzun kırmızı düğmesi, acil durumda camı kırın ve konuşun bölmesi orasıdır.
Bu kadar küçük ve güçlü bir canavarla aynı bedende yaşamanın zorluğu olduğu gibi fırsatları da var. Her ne kadar buraya kadar anlatılanlar, amigdalanın taşsız köyde tasmasız dolaştığı izlenimini verse de elimizde onu kontrol edecek bir silahımız var. İnanç.
Ölümün yok oluş olmadığına inandıysanız, artık amigdalanız sizi ölüm korkusuyla savaştan geri çeviremeyecektir. Açlığınızın ötelerde bir yerlerde size gümrahlık ve ferah olarak döneceğine inandıysanız, açlık sizi korkutmayacaktır.
Aklınıza neler geldiğini hissedebiliyorum. Evet. Bütün dinlerin neredeyse ortak kavramı olan sevgi işte bu yüzden önemli. İnsanı inandırma kudreti olan sistematik kabuller, eğer sevgiden başka bir kavramı merkeze alırlarsa insanı yeryüzünün en iflah olmaz canavarı haline getirebilirler. Bize esirgeyen ve bağışlayan diye tercüme edilen rahman ve rahim isimlerinin de bu kavramlarla neredeyse hiçbir alakası olmadığını da belirtmek gerekir. r-h-m kökü.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar