VI. Seyyid Kutup projesini yaşatmak için Kuran’ı okumada yöntem
Ben Seyyid Kutup’un Kuran söylemini çağa taşıma, bu yöntemden hareketle bir kurtuluş teolojisi oluşturma ve bu kurtuluş projesinden hareketle çağımızda fesat çıkaran ve çağımızı bir küresel cahiliye çağına çeviren büyük güç odaklarına karşı savaşım verme çabasının, kısaca bir İslam modernizmi yaratma çabasının oldukça önemli ve olgunlaştırılması gereken bir çaba olduğuna inanıyorum. Pek çok çağdaş İslam düşünürünün aksine ben Seyyid Kutup’un tarihin çöp kutusuna atılması gerektiğine inanmıyorum. Seyyid Kutup’un şahsında belli noktalarda bu proje tıkanmış olsa bile Kuran’ı anlamada belli usul ve yöntem ilkelerini daha ciddi uygulayabilirsek bu projenin başarı kazanabileceğine inanıyorum.
Fakat dediğim gibi bunu başarmak için Kuran’ı okumada belli usul ilkelerinin hakkını vermemiz gerekir.
Nelerdir bu ilkeler?
Her şeyden önce… Belagat âlimi Cürcani’nin dediği gibi Kuran’da esas olan nazm-ı mana, yani kompozisyondur. Yani Kuran’ı doğru anlamlandıracaksak ayet ayet değil, pasaj pasaj okumamız gerekir. Yani ayeti kompozisyondaki doğru yere yerleştirmemiz gerekir Kuran’ı doğru okuyacaksak. Ve bu yapıldığında Cürcani’ye göre akıl-vahiy barışı sağlanır.
Bir örnek vereyim: “müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” ayeti… Pek çok geleneksel fıkıhcımız bu ayeti esas almış ve müşriklerin, ateist ve agnostiklerin tek hakkının savaş ve öldürülmek olduğunu söylemişlerdir. Ve bu ayetin kendinden önce inen ve müşriklere hoşgörü göstermeyi emreden onlarca ayetin hükmünü ortadan kaldırdığını savunmuşlardır. Oysa ayet en az yirmi ayetlik bir pasajın ve kompozisyonun parçasıdır ve bu kompozisyondan bağımsız düşünülemez. Ve ayet pasajına oturtulduğunda müşriklere hoşgörü gösterilmesi gerektiğini emreden ayetlerle de arasında hiçbir çelişki kalmadığı görülür.
Bu kompozisyona bakıldığında şöyle bir manzara görülür: Müslümanlar müşriklerle bir barış anlaşması yapmıştır. Ve bu anlaşmada müşrikler iki gruba ayrılmıştır. Bunlardan bir grup anlaşmaya sadıktır. Allah, Müslümanlara bu gruplarla barış sözleşmesini sonuna kadar ve samimiyetle sürdürmeyi emreder. Bir grup müşrik ise anlaşmaya defalarca ihanet etmiş ve defalarca Müslümanları öldürmüştür. İşte Allah Müslümanlara bu grubu ve bu grubun da hepsini değil, sadece liderlerini öldürmeyi vazeder. Ayeti böyle okuyunca akıl-vahiy barışı sağlanır.
Kuran’ı okumada ve bir akıl-vahiy barışı yaratmada ikinci yöntem ilkesi, akıl ve vahiy çatıştığı zaman vahyin dil olanaklarının etüt edilmesidir. Bu ilkeyi İbn-i Teymiyye dile getirir. Buna verebileceğim örnek, “erkekler kadın üzerinde otoritedir” diye çevrilen “erkekler kadınlar üzerine kavvamdır’ ayetidir. Ki en gelenekçi fıkıhcımız bile bu ayeti bugünün idraki içerisinde kendi kızına kabul ettiremez. Burada yapılması gereken ‘üzerine kavvam olmak’ ne demektir diye Kuran’a sormaktır. Örneğin Allah, Tevbe Suresinde peygambere şöyle der: “o münafıkların kabri üzerine kavvam olma.” Yani “o münafıkların kabrinin önünde hürmetle ve saygıyla ayakta durma.” Buradan dönüp “erkek kadın üzerine kavvamdır” ayetini tercüme ettiğimizde akıl-vahiy barışı sağlanır. Zira ayet şöyle demektedir: “Erkekler kadınlarının huzurunda (bir şövalye gibi) hürmetle ve saygıyla ayakta durmak zorundadırlar.”
Akıl-vahiy barışını sağlamada ve Kuran’ı çağımıza hitap eden bir kitap haline getirmede üçüncü bir okuyuş ilkesi yine Cürcani’den gelir. Bu ilkeye göre, Kuran edebi sanatlarla dolu bir kitaptır. Vahiy-akıl barışını sağlamak için bu edebi sanatların çözümlemesi yapılmalıdır.
Buna verebileceğim örnek Maide Suresinin ilk ayetidir: “Sözlerinize sadık olmanız koşuluyla avlanmanıza izin verdim. Fakat sakın ihramlıyken avlanmayın.” Burada edebi sanatlara bakmayıp da düz okuyacaksak söz vermek ve avlanmak arasında bir mantık bağı bulamayız. Ve yirmi birinci asırda bir avcı toplumu olmadığımıza göre, bu ayetin çağdaşlığını da yakalayamayız ayeti düz okuyacaksak… Oysa ‘avlanmak’ Kuran’da bir deyimdir ve dünyevi bir kazanç için mücadele etmek, rekabete girmek gibi anlamlara gelir. Dünyevi kazanç için rekabet etmek ise serbest piyasanın temel ilkesidir. Ve serbest piyasanın hakkıyla işlemesi için en temel ahlaki vasıf sözleşmelere sadakattir. Buradan bakınca ayet bir anda çağdaş bir hal alır ve serbest piyasanın ahlaki ilkelerini düzenler hale gelir. “İhramlıyken avlanmayacaksın “ayeti ise (bugün Kabe’de istesek bile sinek bile avlayamayız) “dini bağlanımlarını dünyevi kazanç çabasına alet etmeyeceksin” anlamına gelen bir hükmün mecazi anlatımına dönüşür ve birden bire güncelleşir.
Kuran’ın çağdaş dünyaya hitap edebilmesi ve modernitenin dini olabilmesi için gerekli başka bir ilke ise Kuran’daki kıssaları çağımıza hisse sunsun diye okumaktır. Kuran’ın kendi deyimiyle Kuran her meseleyi misaller yoluyla dile getirmiştir. Bu misallerin arkasındaki evrensel ilkeleri bulmak, Kuran yorumcusunun görevidir. Örneğin, Firavun’un sihirbazları Firavun egemenliğine muhalefet eden Musa’yla tartışır, ona yenilir ve Musa’ya iman ederler. Firavun ise onun egemenliğini açıkça reddetmeye başlamış sihirbazlara şöyle der: “Benden izin almadan mı Musa’ya iman ettiğinizi söylüyorsunuz?” Burada açık bir hukuki hüküm olmamasına rağmen aslında bu kıssa düşünce ve ifade özgürlüğünü tesis eder. Zira Kuran’da Firavun yanlış egemenliğin sembolüdür. Ve İslami bir egemenlik asla Firavunca olmamalıdır. Yani İslami bir egemenlikte bireyler, Firavun’un sihirbazları gibi egemenliğe muhalif fikirlerini egemenden izin almadan dile getirme hakkına sahip olmak zorundadırlar.
VII. Kuran okumayı yedinci asır uygulamasından ayrıştırmak
Tartışmamız bağlamında Kuran okumada verebileceğim son yöntemsel ilke ise Kuran’ın anlamını tespit ederken, ona gelenekçe verilmiş anlamları parantez içine almak ve gerekirse bir kenarda bırakmak ve Kuran’ın anlamını yedinci asırdaki uygulamasına hapsetmemek zorunluluğudur. Yani Hazret-i Peygamber’in uygulamaya döktüğü İslam’ı Kuran’ın eksiksiz bir tefsiri ve en mükemmel uygulaması olarak görmemek, Kuran’ın yeni açılımlara izin verdiğini kabul etmek gereğidir. Aksi takdirde IŞİD’e, Taliban’a ve Cübbeli Ahmed Hoca’ya söylenecek bir söz kalmaz. Zira onlar için yedinci asır Kuran uygulaması en mükemmel Kuran yorumudur.
Bu son hususa çok itiraz gelebileceği için, bu konuda üç örnek vereceğim.
Örneğin, Kuran’a göre özgür bir insanı köleleştirmenin hiç ama hiçbir yolu yoktur. Konu Enfal ve Muhammed Surelerinde ele alınır. Ve savaş esirlerinin köleleştirilmemesi, aksine fidye karşılığı ya da gönül hoşluğuyla serbest bırakılması gerektiği açıkça emredilir. Kuran’a göre bir insanın Kuran gelmeden önce sahip olduğu köleler ilk fırsatta özgürleştirilir. Özgür bir insan ise savaş durumu dahil köleleştirilemez. Oysa Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer, çağlarının kısıtları içerisinde, on sekizinci yüzyılda John Locke’un kölelik hakkında dile getirdiği görüşlerden daha ileri bile olsa savaş koşullarında köleliği uyguladılar. Eğer bu uygulamayı yirmi birinci asırda esas alacaksak İslam birden bire vahşi bir dine inkılap eder. Oysa Kuran’ı anlamada yedinci asrı paranteze alırsak, Kuran’dan hareketle özgür bir insanı köleleştirmenin hiçbir kayduşart altında mümkün olmadığını, Kuran’ın kölelik hususunda bir yirmi birinci asır dini olduğunu da görürüz.
Bu ilkeye verebileceğim ikinci örnek zekat emridir. “Kuran’ın defalarca emrettiği zekatın ölçüsü ve oranı nedir?” diye yedinci asırdaki uygulamaya ve geleneğin söylediklerine bakacaksak zekatın ölçüsü servetin yatırıma aktarılmamış kısmının kırkta birinden ibarettir. Böylesi bir zekat oranıyla yirmi birinci asırda ne yoksulluk bitirilebilir, ne de en ufak bir kamu hizmeti yapılabilir. Oysa “zekatın ölçüsü nedir?” diye yedinci asırla sınırlı kalmadan Kuran’a müracaat etseydik o bize iki cümle söyleyecekti. Nahl Suresi Kuran şöyle söyler: “Allah’ın size ihsan ettiği rızıkları neden kölelerinizle paylaşıp bu hususta onlarla eşit hale gelmiyorsunuz? Siz nankör müsünüz?” Haşr Suresi ise şöyle der: “Şehir halklarından alınan vergiler fakirlere aktarılır. Bu servet aktarımı, servet sadece belli zengin kesimler elinde dolaşan bir talih olmaktan çıksın (yani herkes servetten ve zenginlikten pay alabilsin) diyedir.” Kuran’a göre zekatın ölçüsü gelir adaletinin sağlandığı, zengin ve fakir arasındaki kutuplaşmanın sürekli azaltıldığı bir orandır. Ve buradan bakıldığında Kuran’ın zekat emri birden bire yirmi birinci asır için canlı kanlı hale gelir. Yani John Rawls gibi evrensel adalet kuramcılarıyla beraber ele alınabilecek bir hüküm haline…
Kuran tefsirinin yedinci asır uygulamasından ayrıştırılmasına vereceğim son örnek ise hırsızın elinin kesilmesi cezasıyla ilgilidir. Peygamber’in uygulamasıyla sınırlı kalacaksak, Kuran’ın hükmüne göre hırsızın eli fiziksel olarak kesilir. Ve bu hüküm de Kuran’ı bir yirmi birinci asır insanı için oldukça vahşi bir mesaj haline getirir. Oysa Maide Suresinin beyanı, bedevi bir kavimde adil olduğu söylenebilecek bu uygulamadan çok daha şümullüdür: “Hırsızın iki elini de nekal/kelepçe olarak kesin. Ama hırsız tevbe ederse Allah da affeder.” ‘El’ kelimesi, Kuran boyunca deyim olarak kullanılır ve ‘eylem’ anlamına gelir. Ve hırsızın elini fiziksel olarak kesersek, el kesme cezası, gerektiğinde takılacak gerektiğinde çıkarılacak bir kelepçe/nekal olmaktan çıkar. Zira bu cezanın geri dönüşü yoktur. Fiziksel olarak kesilmiş el geri yerine takılamaz. Ayeti yeni haliyle okuduğumuzda ise ayet şu anlama gelir: “Hırsızın eylem olanaklarını (elini) gerektiğinde takılacak gerektiğinde çıkarılacak bir kelepçe/nekal olarak elinden alın. Ve eğer hırsız tevbe ederse Allah da affeder, siz de bu hırsızı affedin ve ona eylem olanaklarını geri verin.” El kesme cezası böyle okunduğunda ayet birden bire yirmi birinci asra hitap eden son derece adil bir ceza hukukunun ilkesini tesis eder hale gelir. Ama bunu görebilmek için, dediğim gibi, Kuran tefsirini yedinci asır uygulamasından ayrıştırmak gerekir.
VIII. Sonsözler
Bu makalenin amacı, yirmi birinci asrın, kendisiyle mücadele edilmesi gereken bir küresel cahiliye çağı olduğunu söylemektir. Fakat bu mücadelenin yapılabilmesi için, İslam’ı modernist şuurla barışık bir din olarak anlamamız gerektiğini savunduk.. Yani bir modernist gibi, içinde yaşadığımız çağın hakkı verilmeden, küresel fesada karşı gerçek bir savaş verilemez. Şimdiye kadar bu işi başarabilmek için gerekli yöntemi ve temel felsefeyi vermiş bulunuyoruz.
Makalenin devamında iki cümle daha söyleyeceğiz: Öncelikle bu çağ küresel bir cahiliye çağı olsa da Batı medeniyetinin yaratmış olduğu bu çağdan Müslüman olarak öğrenmemiz gereken çok ama çok şey var. İkinci bölümün konusu bu olacak. Yani Batı neyi doğru yapıyor ve biz Müslümanlar neyi yanlış yapıyoruz? Makalenin üçüncü bölümü ise çağımızda mücadele etmemiz gereken küresel kötülükleri ele alacak –ki bu kötülüklerin pek çoğunun kaynağı küresel toplumu fesada veren büyük güç odaklarıdır. Üçüncü bölüm ise birer Müslüman olarak küresel toplumda neyin mücadelesini vermemiz gerektiğinin muhasebesidir.
Devam edebiliriz. Küresel Cahiliye toplumundan neleri İslam’a intikal ettirmeliyiz?
İKİNCİ BÖLÜM: KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞININ DOĞRULARI YA DA İSLAM MODERNİZMİNİN TOPLUMSAL-SİYASAL İLKELERİ
- Giriş
Kuran Müslümanlara şunu söyler: “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz.” Kuran Hıristiyan veya Yahudi, Ehl-i Kitap için ise şunu söyler: “Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara aşağılık ve zillet damgası vuruldu.”
Oysa yirmi birinci asra bakıldığında, tam tersi bir durum müşahede edilir: Müslümanlar zillet ve aşağılık içinde. Batı medeniyeti ise tam bir üstünlük ve izzet içinde.
Kuran yanlış bir hüküm beyan etmez aslında. Zira Kuran, bu cümlelere şunu da ekler: “Aklını kullanmayan bir kavme pislik yağdırırız.” Ve Ehl-i Kitap için ise şunu söyler: “Allah’tan ya da insanlardan bir ipe tutunurlarsa, onlar üzerinden bu aşağılık ve zillet damgası kaldırılır.”
Biz bugün İslam ümmeti olarak aklımızı kullandığımızı pek söyleyemeyiz. Ve Batı medeniyetine de Kuran ışığında baktığımızda haliyle onların Allah’tan ve insanlardan tutunduğu hangi iple izzete eriştiklerini öğrenmek isteriz.
Avrupa emperyalizmi döneminde, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal ve Bediüzzaman gibi İslamcı düşünürler, Batı’nın güzellikleri ve Batı’nın çirkinlikleri arasında ayrım yaparlar ve Batı’nın güzelliklerini İslam’a mal etmek isterlerdi. Soğuk Savaş döneminde bu ayırt edici bakış yok oldu. İslam ümmeti Batı’nın her şeyini reddeder hale geldi. Oysa Batı’nın Allah’tan ve insanlardan tutunduğu ipi anlamak için bu düşünürlerin yaklaşımına geri dönmeye gereksinim var. Yani Batı medeniyetinin güzellikleri ve çirkinlikleri arasında ayrım yapmaya…
Bu geri dönüş Seyyid Kutup’un ruhuna da uzak değil. Zira o Din Budur adlı kitabında, Batı Medeniyetinde İkinci Dünya Savaşından sonra görülen sosyal ve refah devletini, milliyetçi düşmanlıkları aşan kozmopolit ruhu ve Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi gibi evrensel adaleti tahkim etmeye çalışan sözleşmeleri müşahede ettikten sonra “Bunlar İslami ruha uygundur. Batılılar İslam’ı kabul etmeye hazır hale geliyorlar” demişti.
Allah ve Hazret-i Peygamber de, kendi çağlarının cahiliye toplumuyla savaşırken, cahiliyede görülen güzel kurumları Kuran’a ve İslam toplumuna mal etmekte sakınca görmemişlerdi. Örneğin yedinci asırda bazı aristokrat aileler, kızlarını korumak için mirasta kadına erkeğin yarısı kadar bir pay bırakıyorlardı. Bazı kabileler siyasi işlerini aralarında ortak karar ve meşveret ile çözüyorlardı. İslam bu kurumları Kuran’a ve İslam toplumuna mal etmişti. Yani yedinci asır cahiliyesinde, Hazret-i Peygamber cahiliye toplumunun yanlış ve doğru töreleri arasında ayrım yapıyor ve doğru töreleri İslamlaştırıyordu. Peygamber’in ve Kuran’ın bu yaklaşımını Mehmet Azimli’nin Cahiliye’yi Farklı Okumak adlı kitabında görebilirsiniz.
O halde ister istemez şu soruya yanıt arıyoruz: Küresel Cahiliye olduğu söylenebilecek çağımızın gerçekliğini yaratan Batı medeniyetinin neleri doğru da onlara izzet veriliyor ve İslam ümmeti olarak bizlerin yanlışı nerelerde ki biz zillete boğuluyoruz? Bu bölümün konusu bu soruya yanıt aramaktan ibarettir.
I. İnsan hakları
Önce insan hakları… İslam âleminin insan hakları hususunda olgun bir bilince sahip olduğu söylenemez. Oysa Batı’da insan haklarına kutsalmış gibi saygı duyulur.
Burada insan haklarına temel teşkil eden üç hususun Kuran’daki dayanaklarını zikretmek istiyorum.
Düşünce ve ifade özgürlüğünün Kurani dayanağını zaten göstermiştim. Egemenliğinin firavunca olmasını istemiyorsan, Firavun egemenliğini reddeden Musa’ya bağlılığını ifade eden sihirbazlara baskı uygulamak nasıl yasaksa, sen de İslami egemenlikte İslam’a karşı çıkan bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğüne karışamazsın.
İnandığını yaşama hürriyetine dayanak teşkil eden ayet ise Casiye Suresinde geçer. Allah bu surede Müslümanlara ve Müslüman egemene şöyle hitap eder: “Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen insanları affedin (ve onların hayatına karışmayın.) Ta ki Allah ahirette kötülük yapanlara kötülüklerinin cezasını verebilsin.” Özgür iradenin baskı altında olduğu bir İslami toplumda, kişi kötü eylemlerini gerçekleştirme şansına sahip değildir. Ve iradesi baskı altında olduğu için Allah tarafından yargılanamaz. Oysa bu ayete göre, İslami toplumda iyi ya da kötü iradeler serbest bırakılmalıdır ki, Allah da özgürlükle kötülük yapmış insana bunun hesabını sorabilsin, ve kişinin Allah huzurunda mazereti kalmasın.
İnsan haklarına temel teşkil eden üçünce düşünce ise örgütlenme özgürlüğüdür. Yani insan hakları düşüncesine göre bir birey egemenle çatışıyor olabilse bile, eline silah almadıktan sonra istediği gibi örgütlenebilmeli ve egemene muhalefet edebilmelidir. Örgütlenme özgürlüğünün Kurani temeli yine Firavun örneğiyle verilir. Firavun aleyhine örgütlenmiş Musa ve İsrailoğullarına karşı, danışmanları Firavun’a şöyle söyler: “Senin egemenliğini reddettikleri halde Musa ve etrafındakilerin örgütlü yaşamına müsaade mi edeceksin?” Firavun şöyle yanıt verir: “Hayır. Onların erkeklerini ve direnenlerini öldüreceğim.” Yani eğer İslam’da Firavun yanlış egemenliğin örneğiyse, Müslümanca bir egemenlikte İslam egemenliğine muhalif grupların örgütlenmesine karışılamaz.
Maide Suresinde şunun söylendiği doğrudur: “Allah’a ve peygamberine savaş açanların cezası öldürülmektir.” Fakat burada söylenen şey örgütlenmekle değil, eline silah alıp fiziksel olarak savaşmakla ilgili bir cezadır ki, insan hakları düşüncesine göre zaten eline silah alanla savaşmak egemen için bir haktır.
II. Demokrasi
Batı medeniyetinde insan hakları düşüncesi gibi demokrasi kurumu da onların Allah’tan ve insanlardan tutunduğu ve onları zilletten kurtaran bir ipmiş gibi duruyor. Demokrasinin Kuran’daki yerini göstermek için onun temel ilkelerine kısaca göz atalım.
Önce siyasi eşitlik ilkesi… Yani toplumda zengin-fakir, okumuş okumamış herkes eşit saygıya layıktır ve eşit söz hakkına sahiptir ilkesi. Kuran bu ideali Hucurat Suresinde dillendirir: “üstünlük ancak takva iledir.” Yani soyla sopla, zenginlikle fakirlikle, okumuşluk okumamışlıkla değil, ahlaki sorumluluk bilinciyledir üstünlük -ki bu bilinç için herkes eşit potansiyele sahiptir.
İkinci olarak siyasi özgürlük ilkesi… Yani bir demokraside bireyler bir egemenin tepeden inme buyruklarına tabi değildir. Siyasi karar vermede özgür olmak zorundadırlar. Bunu daha önce Kuran’daki “tanrı’nın oğlu” tartışmasıyla ifade etmiştim. Yedinci Asırda Bizans ve İran hükümdarları “tanrı’nın oğlu” vasfıyla halklardan mutlak itaat bekliyorlardı. Üzeyr Peygamber’e de sorgusuz sualsiz itaat etmek emredildiği için, Kuran “Yahudiler Üzeyr’i tanrı’nın oğlu edindiler” diyordu. Kurani bir perspektifte “tanrı’nın oğlu” kavramına savaş açmak, insanlara tepeden hükmeden bir egemenliğe itiraz etmek ve insanları siyaseten özgürlüğe kavuşturma ideali anlamına geliyordu.
Demokrasinin üçüncü ilkesi ortak karar, meşveret ve halk egemenliği ilkesidir. Kuran, Şura Suresinde “onların siyasi işleri aralarında meşveret ve ortak karar iledir” derken bu ilkeyi tesis eder. Kuran’da geçtiği kadarıyla meşveret ilkesi, bir padişahın karar alırken kendi seçtiği bir danışmanlar heyetinin görüşünü alıp sonra kendi inisiyatifine göre iş buyurması değildir. “Onların (siyasi) işleri aralarında müzakere, danışma ve meşveret iledir” demek, siyasi bir işi, bir eşitler cemaatinin meşveretine ve ortak kararına bağlamak anlamına gelir.
Demokrasiye temel olan dördüncü prensip liderimizin tepeden inmemesi, onun bizim özgür seçimimizle başa gelmesi gerektiği ilkesidir. Kuran bu ideali, Nisa Suresinde “emanetleri ehline veriniz” buyruğuyla tesis eder. Kurani terminolojide ‘emanet’ en başta bu sureden hemen önce inmiş Ahzap Suresinde zikredildiği gibi yönetim ve hilafet emanetidir. “Emaneti ehline verin” demek Müslüman ümmete “liderinizi siz seçin, ve onun ehil ve liyakatli olmasına önem verin” demektir. Yoksa bu ayet, liderliği babasından miras almış bir padişahın, kendine sadrazam seçerken, liyakatli adamı seçmesi olarak sınırlı bir anlama gelmez. Kuran’da hükümdarlık da bir emanettir. Hükümdar ise bu ayete göre ümmetin seçimiyle iş başına gelir.
Demokrasiye temel olan beşinci bir prensip sınırlı iktidar prensibidir. Egemen keyemayeşa hareket edemez. Kuran siyasi lideri “uli’l-emri minkum” diye vasıflandırdığında, sınırlı iktidar prensibini de tesis eder. Zira Kuran’a göre lider ‘minkum’ olmalıdır, yani ‘içinizden biri.’ ‘içinizden biri’ olmak liderin yönetilenlerle aynı koşullarda yaşama zorunluluğunu vurgular. Yani bir İslami devlette sarayda oturan ve lüks tüketim yapan bir padişahlık kurumunu meşru kabul etmek hayli sorunludur. Yine aynı ibaredeki uli’l-emr ifadesi liderle ilişkimizin bir yöneten-yönetilen, ya da egemen-uyruk ilişkisi olmadığını gösterir. Zira “uli’l-emr” ‘işin dostu’ anlamına gelir. Yani Kuran’a göre ortak bir işimiz vardır. Bu işi ehil bir insana emanet etmişizdir. Bu kişi, yani lider sadece bu iş hususunda bizden itaat isteyebilmektedir. Yani bu ayete göre itaat mutlak değil, iş ile sınırlı bir itaattir. Ve bu kişi ‘işin hakimi’ değil, ‘işin dostu’ olmak zorundadır. Yani samimiyetle işin gereğini yerine getirmek zorundadır lider… Eğer bu kişi, yani lider işin dostu olmaktan çıkar da, olanaklarını sömürür ve işe zarar getirirse meşruiyetini yitirir. Kuran böylesi bir durumda “uli’l emr, yani işin dostu olan liderle sizin aranızda bir sorun çıkarsa meseleyi Kuran ve Sünnet’e götürün” diyerek bu ihtilaf durumu için de bir çözüm sunar. Ve lidere ciddi sınırlar koyar. Kısa konuşursak, Kuran’ın lideri “uli’l-emri minkum” diyerek tanımlanması, siyasi liderliğe getirilmiş çok ciddi bir kısıtlamalar bütününün zeminini tesis eder.
Demokrasiye temel olmuş altıncı bir ilke ise azınlık haklarının korunmasıdır ki, insan hakları bölümünde Kuran’ın düşünme ve düşündüğünü ifade etme, inandığını yaşama ve örgütlenme özgürlüklerini savunduğunu söylerken bu hususu zikretmiştik.
Bazı Kuran araştırmacıları, Allah’ın Süleyman’ın krallığını övmesinden hareketle, Kuran’ın demokrasiyi öven bir kitap olarak kabul edilemeyeceğini söylerler. Fakat onların farkında olmadığı husus, Hazret-i Süleyman’ın, Kuran’da, yöneten yönetilen her bireye bir örnek model olarak sunulmuş olması gerçeğidir. Zira Kuran Maide Suresinde şunu söyler: “Allah sizi birey birey krallar yaptı.” Yani Allah’ın yaratmak istediği İslam toplumunda, yöneten ya da yönetilen her birey, Süleyman gibi bir kral olmak zorundadır. İdeal İslam toplumu, her bireyin kral gibi yaşadığı bir barışın kurumlarını yaratmak zorundadır.
III. Kadın hakları
Batı medeniyetinde var olan, İslam ümmetininse yeterince saygı duymadığı üçüncü bir kurum kadın haklarına saygıdır. Batı’da kadınlar erkeklerle eşit haklara sahiptir. Kuran’a dayanan İslam ümmetindeyse kadınlar erkeğin otoritesini kabul etmek, erkeğin çok kadınla evlenmesini sineye çekmek, gerektiğinde kocasından gelen dayağa razı olmak ve mirasta erkeğin yarısı kadar bir payı kabullenmek zorundadırlar.
Oysa bizim yöntemimize göre okunan bir Kuran, oldukça feminist bir kitaptır. İzah edeyim.
Hazret-i Meryem, Kuran’da Müslümanlara örnek bir kadın olarak sunulur. Meryem’in Ali İmran Suresinde sunulan birinci vasfı ‘muharrer’ oluşudur, yani özgürleşmiş oluşu… Eğer İslami bir toplum söz konusu olacaksa, kadınlar muharrer yani özgürleşmiş olarak yetiştirilmek zorundadır.
İkinci olarak, yine Ali İmran Suresine göre Meryem, Zekeriya’nın yanında ‘enbeteha nebaten hasene’ olarak yetiştirilir. Yani bir çiçek gibi tüm yetenekleri gelişip serpilebilecek bir halde… O halde İslami bir toplumda, kadınlar yetenekleri baskı altına alınmadan, tüm yetenekleriyle serpilip gelişecek bir şekilde yetiştirilmelidirler.
Üçüncü olarak, Kuran mirasta kadına erkeğin yarısı kadar bir pay verir. Fakat evlilikte, erkekten kadına mehir aktarımıyla finansal bir eşitlik yaratır. Bugün İslam ümmetinde oldukça sembolik miktarda verilen mehir, Kuran’a göre kadının ücretidir. Yani onun ev işinde çalışmasının ücretidir mehir. Haliyle Kuran’a göre oldukça yüklü bir miktar tutmak zorundadır. Buradan bakınca mirasta iki almış erkek, yarım bir payı kadına evlilikte aktarır ve böylece erkek de kadın da bir buçuk pay almış olarak eşitlenirler. Ve Bu eşitliğin yanında Kuran kadına “paranın tasarrufu sana ait. Kocana sormak zorunda değilsin” diye ima ederek kadının eksiksiz finansal özgürlüğünü de tesis eder.
“Erkek kadın üzerine kavvamdır” ayetinin “erkek kadın üzerinde otoritedir” diyerek çevrilmesinin bir tahrif olduğunu, doğru çevirinin “erkek (bir şövalye gibi) kadınının huzurunda saygı ve hürmetle ayakta durmak zorundadır” olmak zorunda daha önce belirtmiştik. Zira Allah Tevbe Suresinde Peygamber’e “o münafığın kabri önünde hürmetle ve saygıyla ayakta durma” derken yine aynı ‘kavvam ala’ ibaresini kullanıyordu.
Buradan bakınca “erkek kadın üzerine kavvamdır” ayetiyle aynı yerde geçen ‘darb’ fiilinin ‘kadını dövmek’ olarak çevrilmesi hayli sorunlu oluyor. Zira önünde saygı ve hürmetle ayakta durmak zorunda olduğunuz bir varlığı asla dövemezsiniz. ‘Darb’ kelimesi Kuran boyunca belki kırk defa kullanılır. Ve bunların neredeyse hiçbiri ‘vurmak, dövmek’ anlamına gelmez. ‘Darb’ Kuran boyunca bir deyimdir. Bu deyimin ne anlama geldiğini aynı sureye, Nisa Suresine soracak olursanız Kuran’ın darb kelimesini ‘bir yerden ayrılmak’ anlamında kullandığını görürsünüz. “Darb fil ard:” yani bir yerden ayrılmak… Haliyle “kadını dövün” olarak çevrilen ayetin doğru manası, “(başka bir çareniz kalmadığında) kadından ayrılın demektir.”
“Erkek kadının tarlasıdır (hars)” diyerek çevrilen ve kadına hakaret addedilen ayet de manasını ‘hars’ kelimesinin doğru çevirisinde buluyor. Zira Kuran’a göre ‘hars’ kutsal bir kavramdır. Ve kişinin ya da medeniyetin ‘kültür’ü anlamına gelir. Örneğin bu ayetin geçtiği Bakara Suresi şöyle der: “işleri münafıklara bırakırsan hars’ı tarümar ederler.” Yani işler münafığa kalırsa sizin kutsal saydığınız kültürünüz ve harsınız tarumar olur demektir bu ayet. Yani kadına bir hakaret değil, aksine övgü ve kutsama vardır ‘hars’ ifadesinde… “Kadın senin kültüründür” diyerek kadını yüce bir makama çıkarmaktadır bu ayet.
Zaten Kuran, daha ilk inen surelerden birinde, Kasas Suresinde Musa’nın bir kıssasını zikrederken Müslüman erkekleri kadın hakları savunucusu olmaya çağırıyordu. Kıssa şudur: Musa berbat vaziyette Medyen topraklarına gelir. Orada bir kuyu başında erkekler koyunlarını sulamaktadırlar. Köşede ise iki kadın sürüleriyle beklemektedir. Musa kadınlara niye beklediklerini sorar. Kadınlar yanıt verir: “Erkekler kendi işleri bitmeden bizim kuyudan su çekmemize müsaade etmiyor. Onların gitmesini bekliyoruz.” Bunun üzerine Musa, kadınların koyunlarını sular. Ve belli ki bu iş için erkeklerle kavga etmiştir. Zira kadınlar Musa’yı babalarına tanıtırken “bu çok güçlü bir erkek” diyerek tanıtırlar. Kıssadan çağımız için bir hisse çıkaracaksak, Allah Müslüman erkeklerden Musa gibi kadınların da erkeklerle beraber toplumun maddi ve manevi kaynaklarından eşit olarak istifade etmesi için mücadele etmesini istiyordur.
Buradan bakınca Kuran’daki çok eşliliğinin manası da açığa çıkıyor. Sanıldığının aksine Kuran’daki çok eşlilik kurumu, kadının erkek karşısında ikinci sınıf kabul edildiği için değildir. Aksine çok özel koşullarda verilmiş bir izindir çok eşlilik. Bu özel koşul da savaş durumunda mağdur olan dul kadınların ve onların çocuklarının mağduriyetlerinin giderilmesi içindir. Zira Kuran şöyle der: “(Sadece ve sadece) yetimlere karşı adil olamamaktan korkuyorsanız (işte bu koşulda) çok kadınla evlenin.” Kuran’daki çok eşliliğin sınırsız bir izin olduğunu varsaysak, zengin erkekler çok eşli olur, fakir erkeklerse asla evlenemezdi. Zira demografik olarak her toplumda kadın erkek doğum oranları eşit… Ayet ise çok eşliliği yetimlere adalet hususuna bağlayarak savaş durumuna ait bir buhranı çözüyor. Zira savaşlarda erkekler ölüyor. Ve demografik olarak erkek-kadın doğum oranları eşit olduğu için, böylesi savaş koşullarında bu kadınlar dul kalmaya, çocukları ise sahipsiz kalmaya mahkum. İşte ancak bu durumda, yani söz konusu olan yetimlere sahip çıkmak meselesi ise (ki bu görev erkeklere düşüyor) ve savaş dulları da çok eşlilik kurumu olmazsa ilelebet dul kalmaya mecbur kalacakları için, sadece bu savaş koşullarında verilmiş ve dul kadını ve onun yetim çocuklarını korumak adına vazedilmiş sınırlı uygulamaya sahip bir kurumdur çok eşlilik kurumu. Bu kurumu mutlak ve sınırsız hale getirmek için yukarıda mealini vermiş olduğum ayeti hayli tahrif etmek gerekir.
IV. Serbest piyasa
Batı’da mevcut olduğunu İslam ümmetindeyse yer almadığını söyleyebileceğimiz dördüncü bir kurum, serbest piyasa kurumudur. Adam Smith, Friedrich Hayek gibi liberal düşünürlerden okuyacağımız üzere serbest piyasa tüm özgürlüklerimizin temelidir. Zira ne ürettiğime, ne tükettiğime, kime neyi sattığıma, zamanımı nasıl geçirdiğime karışan, mülkü ve üretim araçlarını elinde tutan bir devlette siyasi özgürlükler de korunamaz.
Kuran’ın serbest piyasayı kutsadığını daha önce söylemiştik: “Sözlerinize sadık olmanız şartıyla avlanmak size helal kılındı” ayetinin güncelliği ve çağdaşlığı burada yatıyordu. Zira avlanmak Kuran’da bir deyimdi ve kişinin maddi menfaat, güç ve çıkar için mücadele etmesi rekabet etmesi anlamına geliyordu. Yani ayet sadece avcı toplumlara değil, modern şehirli toplumlara da hitap ediyordu.
Allah Kuran’da serbest piyasaya ahlaki sınırlamalar da getirir. Bunlardan birini daha önce zikretmiştik: “İhramlıyken avlanmayacaksınız.” Bugün istesem de, Kabe’de sinek bile avlayamam. Bu ayetin güncelliği onun bir deyim olmasında yatıyordu. “dini bağlanımlarınızı (yani ihramınızı) toplumda menfaat ve güç elde etme çabasına ve rekabetine dahil etmeyeceksiniz” anlamına geliyordu bu ayet.
Kuran aynı surede, Maide Suresinde serbest piyasayı sadece Müslümanlar için değil, Hıristiyan ya da Yahudi Ehl-i Kitap için de tesis etmiş olduğunu söylüyordu. Yani Kuran’a göre bu serbest piyasa çok kültürlü olmalıydı. Ve ihramlıyken avlanamayacağımıza, yani dini bağlanımlarımızı dünyevi çıkar arayışlarımıza alet edemeyeceğimize göre, fırsatlar inansın inanmasın herkes için eşit olmalıydı.
Kuran Maide Suresinin devamında serbest piyasadaki rekabetin ahlakını da çiziyordu: “boynuzlanmış olanı yemeyeceksiniz. Uçurumdan düşürülmüş olanı yemeyeceksiniz. Boğulmuş olanı yemeyeceksiniz” demek, kendi deyimsel yapıları içinde, “rakiplerinizi boynuzlamayacaksınız, rakiplerinizi uçurumdan düşürüp iflasa sürüklemeyeceksiniz, rakiplerinize kaynak bırakmayıp onları boğmayacaksınız” anlamına geliyordu.
V. Laiklik
Şimdiye kadar Kuran’ın siyasi vizyonunun insan hakları, demokrasi, kadın hakları ve serbest piyasa hususunda Batı medeniyetinin ürettiği kurumlardan aşağı kalır yanı olmadığını söyledik. Batı medeniyetinin, sanıyorum, kendilerini zilletten ve aşağılıktan kurtaran değerleri bunlardır. Yani onların Allah’tan ve insanlardan tutunduğu ip. Biz Müslümanlar ise bu hususlarda alabildiğine bilinçsiz bir durumdayız şimdilik.
Yalnız Batı’da olan ve bizde olmayan iki kurumu daha saymazsam bu liste eksik kalır. Bu iki kurum da devlet yönetiminde laiklik ve insan yaşamında sekülerlik kurumlarıdır. İlk bakışta İslami bir egemenlik ya da İslam’a adanmış bir yaşam felsefesi ile taban tabana zıt görünen bu kurumlar, aslında doğru anlaşıldığında İslam’ın yanıt vermeye çalıştığı ıstırapların cisimleşmiş şeklidirler.
Derdimi anlatayım.
Önce laiklik prensibi… Batı medeniyeti laiklik prensibiyle hangi ıstıraplara yanıt vermeye çalışır ve Kuran bu ıstıraplar konusunda ne söyler?
Laiklik prensibi her şeyden önce toplumu bir din adamları sınıfının yönetmemesi gerektiğini vazeder. Kuran da Tevbe Suresinde, Bizans toplumuyla savaşmanın gerekçesi olarak bu kurumu gösterir: “Bu toplum din adamlarını tanrı edindi. Bu bozuk bir düzendir. Bu düzenle savaşın” der Müslümanlara…
Laiklik, ikinci olarak, dini duyguların dünyevi amaçlar için istismar edilmemesi gerektiğini vazeder. Kuran ise “sakın dininizi oyun ve eğlence haline getirmeyin” der okuruna defalarca. Burada ‘dini oyun ve eğlence haline getirmek’ bir deyimdir. Zira Kuran dünyevi hayattaki güç ve çıkar ilişkilerimize ve bu ilişkilerdeki mücadelelerimize Hadid Suresinde oyun ve eğlence namını verir. Kuran’ın defalarca tekrar ettiği bu ayetle bizden istediği, dinimizi güç ve çıkar adına istismar etmememizdir.
Laiklik üçüncü olarak kişinin dinini seçebilme ve inandığını yaşama özgürlüğüdür. Bakara Suresinde geçen “dinde zorlama yoktur” ayetini zaten hepimiz biliyoruz. Buna ek olarak daha önce zikrettiğimiz gibi Kuran Casiye Suresinde “Allah’a ve ahirete inanmayanları affedin. Ta ki Allah ahiret gününde kötülük işleyenlere kötülüğünün karşılığını versin” derken, ideal bir İslami toplumda Allah’a ve ahirete inanmayanlara istediği gibi yaşama özgürlüğü hakkını vermeyi salıklamaktadır.
Dördüncü olarak, laiklik ilkesi, bizlerden farklı inanç sahiplerine hoşgörü göstermemizi ister. Kuran’da sıkça tekrarlanan ‘fasfah’ ve ‘fasfahissafhalcemil’ ibareleri Allah’ın bizlere müşriklere karşı güzel bir hoşgörü ruhu içinde olmamız gerektiğini vazeder. Zira ‘fasfahissafhalcemil’ ibaresi tam olarak “müşriklere karşı güzel bir biçimde hoşgörülü olun” demektir.
Beşinci olarak, laiklik ilkesine göre farklı inançlara sahip insanlar birbirleriyle dostluk kurabilmelidir. Kuran bu hususta çok nettir Mümtehine Suresinde: “Allah, Müslümanların, kendilerine düşmanlık etmeyen ve kendilerini yurtlarından çıkarmayan müşriklere iyi davranmasına, onlara karşı adil olmasına ve onlarla bireysel ya da siyasal dostluk kurmasına izin verir” hükmü bu ilkeyi tesis edebilmek içindir.
Maide Suresi gerçi “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin” der fakat bu ayet, pasaj bütünlüğünden ve kompozisyonundan kopuk okunmuştur. Zira pasaj bütünlüğü içinde okunduğunda, Maide Suresi bu hükmü tahsis eder ve sınırlandırır. Pasajın devamındaki ayet şöyledir: “Allah sizin, dininizle ve namazınızla dalga geçen Hıristiyan ve Yahudilerle dostluk kurmanızı yasaklar. (Diğerleriyle değil…)” Zaten aynı surede, Müslümanlara Yahudi ve Hıristiyanlarla evlenme izni verdiği için, bu ayeti “Yahudi ve Hıristiyanlara karşı sınırsız düşmanlık edin” olarak anlamak, ayeti tahrif etmekten ibarettir.
Laiklik ilkesinin derdi olan son ıstırap ise, insanların dini inançları yüzünden toplumsal ve siyasal ayrımcılığa maruz kalmaması lüzumudur. Kuran’ın bu ıstıraba da yanıt verdiğini söylemiştik. Zira Kuran çok kültürlü serbest piyasa toplumunu inşa ettiğinde Müslümanlara şu emri veriyordu: “Sakın ihramlıyken avlanmayın.” Yani “sakın dini bağlanımlarınızı dünyevi çıkar çabalarınıza alet etmeyin.” Piyasa çok kültürlü olduğu ve ihramlıyken avlanmak yasak kılındığı için, haliyle ideal bir İslam toplumunda tüm makamlar, tüm ihaleler ve tüm dünyevi nimetler inansın inanmasın herkese eşit biçimde açıktır.
Geleneksel Kuran yorumcuları “müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” ayetini bağlamından koparmış, bu ayeti evrensel bir hüküm sanmış, sonra bu ayetteki hükmün ondan daha önce inen yüzden fazla ayetin hükmünü ortadan kaldırdığını sanmış ve oldukça hoşgörüsüz bir din inşa etmişlerdi. Oysa Tevbe Suresinde geçen bu ayet bağlamına oturtulup da, bu ayetin her müşriği değil de sadece barış sözleşmesine defalarca ihanet etmiş müşriklerin liderlerini öldürme izni verdiği, ve bu pasaja göre barış anlaşmasına sadık müşriklerle barışın samimiyetle devam ettirilmesi gerektiği anlaşıldığında, Kuran’ın laiklik prensibinin ıstırabı olan hususlarda zikrettiği ayetlerin çağdaşlığı ve ufuk açıcılığı da gözlere belirmiş oluyor. İdeal İslam toplumu batı medeniyetinden aşağı kalmayacak bir biçimde laikliği doğurmuş ıstıraplara yanıt verebilecek çağlar üstü bir vizyona sahiptir.
Zaten Kuran’ı esas kabul edeceksek, İslam’a inanmayanların İslam’ın kutsal kavramlarıyla dalga geçme özgürlüğü bile korunur. Zira En’am Suresi, Nisa Suresi ve Tevbe Suresi ısrarla şunu söyler: “Ey Müslümanlar! İslam’ın kutsal kavramlarıyla dalga geçildiğini gördüğünüzde, o ortamlardan uzaklaşın.” Yani Kuran ideal İslam toplumunda İslam’la ve onun kutsallarıyla dalga geçen insanların şiddet görmesine ya da öldürülmesine asla ve kat’a cevaz vermez. Kuran’ın inanmayanlara tanıdığı özgürlük alanı bu kadar geniştir.
VI. Sekülarizm
Batı medeniyetinin inşa ettiği, İslam’a aykırıdır zannedilen fakat ideal bir İslam toplumunun kendine mal etmesi gereken son kurum sanıyorum seküler yaşam felsefesidir.
Seküler yaşam felsefesi, sanıldığının aksine, sınırsız bir hedonizm ve ahlak tanımaz bir haz felsefesinin savunusu değildir. Seküler felsefe her şeyden önce dünyevi mutluluk çabasına din ya da ahiret diyerek bir engel koymamaktır. Seküler yaşam felsefesi, ikinci olarak, dünyayı bırakıp da ahiret için yaşamamak, cenneti bu dünyaya getirmek ve tüm insanlık mutlu bir yaşam sürebilsin diye seferber olmak, mücadele etmek ve çile, dert ve ıstırap çekmeyi kabullenmek demektir. Seküler yaşam felsefesinde bu iki husus birbirinden ayrılamaz. Yani öncelikle, dünyayı bırakıp da ahiret namına dünya mutluluğundan feragat etmemeliyiz. Fakat, ikinci olarak, dünyayı kendi sefaleti içinde bırakmamalı, tüm ahlaki enerjimizi dünyayı herkes için bir cennet haline getirmek adına seferber etmeliyiz. Seküler yaşam felsefesinin özeti bu iki cümlede gizlidir.
Bu hususları Kuran’a sorduğumuzda ne yanıt alırız?
Her şeyden önce Bakara Suresi Müslümanların şöyle söylemesini ister: “Allah’ım bizlere dünyaya güzelliklerini ver.” Ve sonrasında Araf Suresinde manifesto gibi bir cümleyle Peygamber şöyle haykırır: “Allah’ın insanlar için yarattığı bu süsleri ve bu rızıkları kim haram kılabilir?” Allah’ın yarattığı tüm maddi ve manevi nimetlerin ve külltürel ürünlerin elde edilmeye çalışılması için bir davettir bu ayetler. Zira sure şöyle devam eder: “Her mescidden, yani toplumun her kurumundan süslerinizi edinin. Kendinizi bu maddi , manevi ve kültürel süslerle donatın.”
Kuran Müslümanın dünyevi güzellik arayışını övdüğü gibi, ilk indiği asırda bir yasaklamalar dini olarak değil, bir özgürleştirme dini olarak anlaşılmıştı. Kuran müşrik dininin tüm yasaklamalarını ortadan kaldırmak için inmişti. Kuran’da en az beş defa geçen şu ayetler bir özgürleştirme dininin manifestosu olarak tenezzül etmişti: “Allah leş, kan ve domuz hariç her nimeti ama her nimeti helal kıldı. Kimse, hiçbir din bu hususta yasak koyamaz.” Günümüzde düz anlamıyla anlaşılan ve tüm güncelliğini yitirmiş olan bu ayet aslında mecaziydi. Zira günümüzde leş ve kan yiyen kimse yokken, leş, kan ve domuz bir deyim olarak kullanılıyordu Kuran’da. ‘Leş’ Kuran için insanı ruhen öldüren her türlü zevk anlamına gelir: uyuşturucu ve sefahat gibi… ‘Kan’ toplumda haksız yere çatışma çıkaran her türlü çıkar anlamına gelir: ihaleye yolsuzluk karıştırmak ve başka bir ulusun toprağına göz koymak gibi… ‘Domuz’ ise insan ruhunun mide bulandırıcı bulduğu her türlü zevk anlamına gelir: dostunun eşiyle zina etmek veya menfaat için dalkavukluk yapmak gibi…
Din adına konmuş ve bir maslahat içermeyen tüm yasakları kaldıran seküler yaşam felsefesi de belli ahlaki yasaklara tabidir. Ve bu yasakların özeti nedir diye sorsanız, muhtemelen, seküler filozof size aynı Kuran ayeti gibi “leş, kan ve domuz haram olmalıdır” diye yanıt verecektir.
Kuran dünyevi mutluluk arayışını teşvik eder. Fakat Kuran insanın ahiret için yaşamasını da ister. Zira Bakara Suresinde Müslüman birey şöyle der: “Bize dünyanın da güzelliklerini ver. Ahiretin de…” Kuran’a “ahiret için yaşamak nedir?” diye sorduğumuzda dört başlıkla karşı karşıya geliriz. Ve dikkat edildiğinde bu başlıkların hiçbiri bu dünyadan kopuk bir ahiret dini tesis etmez. Aksine, ahiret yaşamına yönelik bu emirlerin tamamı, bu dünyayı herkes için bir cennete çevirmek adına dert taşıma yeteneğini geliştirmeyi hedeflemiştir.
Her şeyden önce güzel ahlak: “dürüst olacaksın, yardımsever olacaksın, anne-babana yaşlılığında sahip olacaksın, eşine ya da sevgiline sadık olacaksın” emirleri… İkinci olarak infak: “Allah’ın sana ihsan ettiği mutlulukları bunlardan yoksun olanlarla paylaşacaksın…” Üçüncü olarak cihad: “yeryüzünde haklarından mahrum edilen erkek, kadın ve çocuklar için savaşacaksın ve yine cihad: “mescidleri yani toplumu toplum yapan kurumları imar etmek için mücadele edeceksin.”
Dikkat edilirse, Kuran’ın gerek güzel ahlak, gerek infak gerekse de cihad emirleri, tamamen bu dünyayı herkes için cennete çevirmek adına çile çekmeyi kabul ettirmek adına konmuş emirlerdir. Kuran’da ahiret yaşamının dördüncü bileşeni olan ritüeller de, hep böylesi insan maslahatlarına bağlanmıştır. Hacc, insanlığın kardeşliğinin hatırlanması içindir; zekat, gelir adaleti içindir; kurban, zenginliği fakirlerle paylaşmak içindir; oruç, harama yememe disiplinine, özgür bir karakter geliştirme çabasına ve Allah’la aracı bir kurum olmadan Kuran yoluyla birebir konuşmayı öğrenme amacına hasredilmiştir. Namaz ise, dünyevi tüm köleliklerden sıyrılıp son oturuşta Allah dostu olacak bir makama çıkabilmek içindir.
Kuran’da ritüellerin hep dünyevi maslahatlara bağlanmış olmasının ve dünyevi maslahat içermeyen ritüelin Allah katında kıymetsiz oluşunun bir örneği Maide Suresindeki şu ayetlerdir: “Ham, vasile, saibe vs Allah’ın emretmiş olmadığı saçma sapan ibadetlerdir.” Ham, vasile ve saibe’nin ne olduğunu etimoloji sözlüklerine sorduğunuzda şunu öğreniyorsunuz: bunlar insan maslahatıyla hiçbir alakası olmayan sırf Allah’a adanmış kurbanlardı. Yani Allah bu ayet aracılığıyla insani maslahata bağlanmayan tüm ritüelleri değersiz kabul ettiğini ifade eder.
Kısa konuşursak, Kuran’daki ‘ahiret için yaşamak emri,’ tamamen, bencil arzularımızdan sıyrılıp, içinde yaşadığımız dünyayı herkes ama herkes için cennete çevirmek adına girmemiz gereken zorlu mücadeleden ibarettir.
Ahiret yaşamını böyle anladığımızda, bu Kurani ilkenin, seküler yaşam felsefelerinde de temel bir bileşen olduğunu görürüz. Zaten Batı medeniyetine modern çağda izzet veren de sanıyorum onların bu uhrevi boyutu asırlardır yaşatmış olmasına bağlıdır.
Almanlar kendi eğitim sistemlerinde bu ideali Bildung adında yaşatırlar. Bildung nedir? Bir yandan Hazret-i Meryem gibi yeteneklerini israf etmemek ve yeteneklerinin çiçek açması için bir mücadeleye girmektir Bildung. Bildung, bir yandan da, kişinin meslek seçiminde paraya, makama, itibara değil de uhrevi bir hedefe yönelmesidir: “Topluma ve insanlığa katkı sunacak bir projeye ada kendini” der Bildung ideali.
Fransızlar, bu Kurani ideali, sosyolog Emile Durkheim ve cumhuriyetçi gelenekten öğrendikleriyle eğitim sistemlerine entegre ederler: “Bireysel arzularını aş ve topluma ve insanlığa hizmet verecek projelere kendini ada.”
Amerikalılar okuldaki gençlere ünlü mitoloji araştırmacısı Joseph Campbell’in mutluluk felsefesini öğretirler: “Mutluluğu arıyorsan senin yüreğinde yatan ve topluma ve insanlığa katkı sunacak bir projeye kendini ada.”
En bireyci ve ve en faydacı olduğu söylenebilecek İngilizler ise çocuklarına faydacı filozof Jeremy Bentham’ın ahlak prensibini öğretirler: “Toplumdaki insanların mutluluğunu maksimize etmek için yaşa.”
Kısa konuşursak, Kuran’ın ahiret için yaşamak ideali, Batı medeniyetinin seküler düşünürlerinde hala canlı kanlıdır ve bu ideal topluma sürekli aşılanır. Ümmet olarak bizim bugün geleneğimizden yanlış bir biçimde intikal eden uhrevi yaşam ideali ise, yani dünyanın sorunlarını bir kenara bırakıp kendini ahiretteki cennete adama ideali ise, aslında Kuran’ın öğrettiklerinin ters yüz olmuş bir halidir. Anladığım kadarıyla Peygamber dostları, Endülüs fatihleri ya da Osmanlı’yı yaratanlar ahiret yaşamını bizim buün anladığımız gibi anlamıyorlardı.
VII. Batılı modernistler kardeşimiz midir?
“Batı medeniyetinin yarattığı küresel cahiliye çağında ne doğru, Batı neden izzet içinde ve biz neden zillet içindeyiz ve Batı medeniyetinden neleri İslam’a mal etmemiz gerekiyor?” gibi sorulara yanıt arayan bu bölümü noktalamak için şunları söyleyelim. Batı medeniyeti Ortaçağ’da zillet içindeydi. Fakat Rönesans, Reform, bilim Devrimi, Aydınlanma, Romantizm derken, Allah’tan ve insanlardan iplere tutundu. Ve insan hakları, demokrasi, kadın hakları, serbest piyasa, laiklik ve yeryüzünü herkes için cennete çevirmeye çalışan sekülarizm gibi Kurani değerleri hayata geçirerek izzete kavuştu. Biz Müslümanlar ise Osmanlı zamanında bu değerlerin pek çoğuna o çağın zihniyet sınırları dahilinde sahiptik. Ama üç kıtada hükmetmeye başladıktan sonra şımardık ve bu değerlerin pek çoğunu ya unuttuk ya da çağın gereklerine göre tecdit edip yenileyemedik. Nihayetinde biz zillete, Batı ise izzete yöneldi.
Buradan bakınca, bu bölümde saydığım değerlere gönül vermiş Batılı düşünürler ve onları bugün samimiyetle takip edenler, bizim dostumuz olarak kabul edilmek zorundadır. Zaten kitaplarına, fikirlerine ve yaşamlarına bakıldığında Erasmus, Descartes, John Locke, Grotius, Rousseau, Voltaire, Herder, Kant, Schelling, Mary Wollstonecraft vs, hepsi hem Allah’a hem ahirete inanan, hem de dünya herkes için cennete dönüşsün diye seferber olmuş, yani salih amel peşinde koşan insanlardır ve Müslüman sayılmaları gerekir. Onlarla beraber bu değerlere bugün samimiyetle gönül vermiş batılılar da…
Zaten Kuran da cennet ve cehennem hususunda şöyle söyler: “Ey Müslümanlar! Bu iş ne sizin ne de Ehl- Kitab’ın kuruntularına göredir. Aksine kim Allah’a ve ahirete inanır ve salih amel peşinde koşarsa o kişi cennetliktir. (Müslüman olmasa bile…)”
O halde, sanıyorum, bu değerlere samimiyetle gönül vermiş ve Küresel Cahiliye çağının yanlışlarına karşı bir şeyler yapmak isteyen insanlarla da dostluk ve yoldaşlık kurma yeteneğimizi geliştirmemiz gerekiyor, İslam ümmeti olarak…
VIII. Sonsözler
Burada Batı medeniyetini çok romantize ettiğimin farkındayım. Bu romantize ediş, sadece bir yandan biz Müslümanların bir önyargısını kırmak ve Batı’dan muhtaç olduğumuz şeyleri açığa çıkarabilmek, bir yandan da Kuran mesajının çağlar üstülüğünü ifşa edebilmek içindi. Bu bölümde kısaca şunu söylemek istedim: Seyyid Kutup’un söylediği gibi, Kuran çağımızın tüm ıstıraplarına yanıt verebilen ve indikten sonra on dört asır geçmiş olsa bile çağımıza direkt hitap edebilen ve çağımız için bir kurtuluş ilahiyatı teşkil etmede hala merkezi bir kitaptır.
Fakat Batı medeniyeti, bu bölümde romantize ettiğim hususlardan ibaret değil. Çağımız, gerçekte kimseye mutluluk getirmeyen karanlık bir çağ. Ve Seyyid Kutup’un yaptığı gibi, çağı fesada veren küresel güç odaklarına karşı ciddi bir mücadele verilmesi gerekiyor. Zira dünyaya hükmeden zengin, güçlü, Kuran’ın deyimiyle ‘mütref’ tabaka, bu bölümde saydığım değerleri ya kullanıp ya da bir tarafa atıp yeryüzünün her yerini ve insanlığın her kurumunu ifsad ediyor. Makalemizin üçüncü bölümünde yeryüzünün neden bir cehennem manzarası verdiğini, neden bu duruma karşı küresel bir mücadele verilmesi gerektiğini, bu cehennem durumunun sorumlularının kim olduğunu ve bu duruma bir son verilmezse neden bizleri küresel bir felaket beklediğini tartışacağım.
O halde makalemizin üçüncü bölümüne geçebiliriz.
devam edecek…
Esat ARSLAN

Son Yorumlar