III. BÖLÜM: KENDİSİNE KARŞI SAVAŞ VERİLMESİ GEREKEN KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞI
- Giriş
Şimdiye kadar, küresel çağın bozukluklarıyla birer Müslüman olarak mücadele etmek istiyorsak, modernist bir şuurla İslam’ı kavramamız gerektiğini ve Kuran’ın çağlar üstü bir hitap olarak bu modernizmi bünyesinde taşıdığını söyledim. İkinci olarak Küresel Cahiliye Çağının bozukluklarıyla mücadele etmeden önce, İslam’ın bünyesine, küresel çağda tesis edilmiş belli doğru kurumları entegre etmemiz gerektiğini söyledim. Şimdi artık küresel çağı bir cahiliye çağına çeviren ve insanlığı felakete götüren süreçlere odaklanabiliriz.
1. Küresel egemenlerin genel ahlak bozukluğu
Bu çağın fesadını anlamak için, her şeyden önce, bağrındaki tüm güzelliklere rağmen, Batı’nın yarattığı bu çağı bozuk bir çağa çeviren insanların; yani güçlülerin, zenginlerin, Kuran’ın deyimiyle ‘mütref’ grubun ahlaksızlığına göz atmalıyız. Ki bu ahlaksızlık bu şımarık güruhların güzel değerleri ifsad etmesine de sebep oluyor.
Ben bu ahlaksızlığı üç boyutta ele almak istiyorum: cinsel, ekonomik ve siyasal ahlaksızlık.
Stefan Zweig’ın Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupasının güzel insanlarını konu edindiği Dünün Dünyası adlı klasikleşmiş bir otobiyografisi vardır. Ve bu kitapta bizler, Romain Rolland gibi, Auguste Rodin gibi, Avrupa’yı Avrupa yapan güzel insanların meziyetlerini müşahede ederiz.
Fakat Stefan Zweig bu dönemde Avrupa’daki şımarık kesimlerin ahlaksızlığını da detaylıca anlatır. Ve bu şımarık kesimler için şu ifadeyi kullanır: “Onlar Kant ahlakına inandıklarını söylüyorlardı. Fakat cunt ahlakı yaşıyorlardı.” Burada cunt kelimesi oldukça argo bir kelimedir ve kibarca söylersek ‘kadının cinsel organı’ anlamına gelir.
Zweig’ın bu hakareti sebepsiz değil. Zira Zweig’a göre Birinci Dünya Savaşından önce tesis edilmiş bale sanatı, yüksek sanata ve yüksek kültüre hizmet eden masum ve ulvi bu kurum değildi. Zweig’a göre, kendi eşleri kendine yetmeyen ve kendine cinsel hizmetçi arayan Avrupalı zenginler, bu dönemde bale sanatını bu iş için istihdam ediyorlardı. Avrupa’da o dönemde güzel kızları olan hayli sayıda fakir aile varmış. Ve bu aileler kızlarını bale eğitimine gönderirmiş, ta ki onları izleyen zenginler bu fakir güzel kızların vücutlarını tüm güzelliğiyle görsün, onlardan istediği kadını cinsel hizmetçi olarak kiralasın ve kızın ailesine bu yolla para geçsin.
O dönemde yaygın olan bu cinsel ahlaksızlık, bugün de aynı biçimde devam ediyor. Sadece en vicdan sızlatan örneğini vereyim: Bugün Doğu Asya’dan her yıl iki milyona yakın kız çocuğu küresel seks endüstrisinde seks kölesi olsun diye ailesinden kaçırılıyor. Avrupalı ve ABD’li pek çok zengin ya da aristokrat, gerçekleştirilmesine Batı topraklarında izin verilmeyen cinsel fantezilerini gerçekleştirebilmek için birkaç ayda bir Doğu Asya topraklarına gidiyor. Orada bu kirli arzularını gerçekleştirdikten sonra, dönüp Batı’da medeniyet havarisi gibi işlerine devam ediyor. Ve bu olgu, yani çocuk kaçırılması olgusu en başta küresel zenginlere hizmet ettiği için bu konu hiçbir zaman doğru dürüst gündeme gelmiyor, getirilmiyor.
Bu zengin, aristokrat, şımarık ve mütref kesimin ahlaksızlığı cinsel alanla sınırlı değil. İktisadın yönetiminde de aynı ahlaksızlık sınır tanımıyor. Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz’in 2008 dünya ekonomik krizini irdelediği Serbest Düşüş adlı kitabında zikrettiği üzere, ekonomiyi batıran büyük firmaların muhasebe defterleri ele geçtiğinde, bu firmaların Türkiye’deki yolsuzlukları oldukça hafif bırakan çok ciddi sahtekarlıklar yaptığı ayyuka çıkmış. Bu sahtekarlıklara rağmen, ABD küresel ekonomiyi ayakta tutmak için bu firmalara ciddi fonlar ayırdı ve bu sahtekarlıklardan sorumlu yöneticiler de, kendilerine astronomik ölçekte tazminatlar alıp emekliye ayrıldılar. Yani hem ciddi yolsuzluk yaptılar, hem şirketlerini hem de küresel ekonomiyi batırdılar. Hem de bir ödül olarak astronomik tazminatlarla emekliye ayrıldılar. Amerikan halkının kendi geleneksel seçkinlerinden ümit kesip Trump ve Sanders gibi sistemdışı aktörlere yönelmesi sebepsiz değil. zira küresel seçkinlerin ahlaksızlıkları artık saklanamayacak boyutlara gelmiş durumda. Ve halklar bu duruma isyan ediyor.
Bu küresel seçkinler, küresel siyasetin yönetiminde de ciddi ahlaksızlık sergiliyor. Her şeyi özetleyen bir örnek vereyim: ABD diplomasisine yön veren, 1979’da ABD dışişleri bakanı olan ve kitaplarında ahlak şampiyonluğu yapan Zbigniew Brzezinski. Bugün ifşa edilmiş gerçeklere göre, Sovyetler Birliğinin 1979’da Afganistan’la girdiği savaş şöyle gerçekleşmiş: Önce Sovyetler ile Afganistan arasında bir ihtilaf çıkmış. Fakat bu ihtilaf savaşsız da çözülebilirmiş. Fakat Brzezinski, Sovyetleri Afganistan’a saldırmaya kışkırtmış ve bu savaşı zorunlu hale getirmiş. Bunun üzerine Afgan hükümeti dağılmış ve mücahitler Sovyetler Birliğiyle savaşa başlamış. ABD hükümeti de mücahitleri desteklemeye başlamış. Mücahitlerin silaha ihtiyacı varmış ama yeterli paraları yokmuş. Bunun üzerine ABD, mücahitlere şunu demiş: “kendi topraklarınızda afyon ekin. Uyuşturucu ticareti yapın. Bu ticareti biz yönlendirelim. Bu ticaretten para kazanın. Uyuşturucu ticaretinden kazandığınız bu para karşılığında, ABD olarak size silah satalım.” Afgan mücahitler bu teklifi kabul etmiş. Ve bundan sonra Afganistan uyuşturucu ticaretinin merkezlerinden bir olmuş. Ve Afganistan’da milyonlarca çocuk bu sürecin sonunda uyuşturucu bağımlısı olmuş. Bu pisliğin tüm sorumlusu Brzezinski ve bu ahlaksızlığı herkes tarafından bilindiği halde, kitaplarında ahlak şampiyonluğu yaptığı zaman yazdıkları övgüyle karşılanıyor.
Yani bugün küresel siyasete yön veren güç odaklarındaki seçkin bireylerin gerek cinsel, gerek iktisadi, gerekse de siyasi ahlakları hayli su götürür durumda. Ve bu seçkinler, küresel toplumun tüm kurumlarına yön veriyor. Joseph Stiglitz Eşitsizliğin Bedeli adlı kitabında bu seçkinlere şunu söylüyordu: “Hâkim olduğunuz güç ve zenginlik sayesinde, perde arkasından ekonomiye, siyasete, hukuka, yargıya, medyaya eğlence ve eğitim sektörlerine yön veriyorsunuz. Bu çok kirli bir siyaset ve bilin ki kalıcı değil.” Stiglitz’in bu kitabı yazdıktan sonra geçen on üç on dört yılda, artık ABD halkı da kendi seçkinlerinden nefret eder hale geldi. Ve artık ABD barışının sarsıntıya uğradığı bir çağda yaşıyoruz.
2. Uluslararası ilişkilerdeki fesat
Bu zengin, güçlü ve şımarık kesimlerin uluslararası ilişkilerde vazettiği ahlak ve sistem realizmdir. “Realizm nedir?” diye dünya siyasetine yön veren Henri Kissinger’ın Dünya Düzeni adlı kitabını okuduğunuzda, o realizmi bizlere İslam’la mukayese içerisinde şöyle anlatır:
“Batı’nın dünya düzeninin İslami küresel düzen tasarımıyla anlaşabilmesi mümkün değildir. İslami küresel siyaset tek egemenlik tanır: İslam egemenliği. Bu egemenliğin sınırları içerisinde sosyal ve iktisadi bir adalet sağlanır. Uluslararası bir kardeşlik ve dinler arası bir diyalog ortamı yaratılır. Ve bir Müslüman egemen başka bir güçle savaşa girdiğinde bunu İslam adaleti namına yapar. Biz Batılılarsa…” der Kissinger, “realizme inanırız. Yani örneğin bir ülkede bir ihtilaf çıktığında kim haklı kim haksız, adalet kimin safında demeyiz. O ülkedeki çıkarımıza bakarız. Ve bu çıkar ve menfaate göre tavır alırız. Çıkarımızı tespit ettikten sonra, gücümüz var mı yok mu ona bakarız. Ve eğer gücümüz bu çıkarı gerçekleştirmeye müsaade ediyorsa o ülkeye müdahale ederiz. Bu müdahaleyi ederken de uluslararası hukuk, adalet ve ahlak prensiplerini çıkarımıza bir maske olarak kullanır, bu evrensel değerleri çıkarımıza peşkeş çekeriz. Batı dünya düzeninin temel prensibi budur.”
Bu realist ahlaksızlık, 1945’ten beridir elliden fazla ülkeye bu istikamette müdahale etmiş dünya imparatoru ABD ile sınırlı değil. Avrupalı jeopolitikçileri okuduğunuzda da onların şunu söylediğini görüyorsunuz: “Biz Avrupalılar kendi aramızda Avrupa değerlerini takip ederiz. Fakat Avrupa dışı bir ülkeyle ilişkiye girdiğimizde realist prensiplere göre hareket ederiz.”
Bu ahlaksızlığın 2012’den sonra Suriye’yi ne hale getirdiğini hepimiz gözlerimizle gördük. Fakat Suriye’de bir dünya savaşı artık başlamış durumda. Ve bu dünya savaşı şimdi Ukrayna’ya taştı. Tayvan’a ne zaman taşacağını bilmiyoruz. Gelecekte bu savaşın başka nerelere sıçrayacağı da belli değil. Zira ABD’nin Çin-Rusya blokuyla bir dünya hâkimiyeti kavgası var. Ve ABD artık eski gücünde değil. Bu gerçek savaşı mümkün kılıyor. Bu sürece insanlık olarak müdahale etmezsek bu realizm prensibi sanıyorum dünyayı adım adım felakete götürecek.
Esat ARSLAN

Son Yorumlar