Kutsalın Dili, Dilin Kutsalı

12-13 yaşlarındayım; babaannem peygamberimizi arayan Hz. Ebu Bekir ile Hz. Hatice arasında geçmiş olan bir konuşmayı aktarıyor:

– Bacı, Peygamberimiz evde mi?

– Yok gardaş, camiye gitti.

Bir başka seferinde, Hz. Ömer ile Hz. Ebu Bekir arasındaki konuşmayı, kelimesi kelimesine kendi diliyle şöyle anlattığını hatırlıyorum:

– Ömer, nere gidiyon, gardaş?

-Valla, Peygamberimiz çağırmış, ora varıyom; gel, barabar gidek.

Nenemin kutsala ilişkin dili, camide imamın kullandığı dilden çok farklıydı. Küçük olsam da adını koyamadığım bu farkı iyi hissediyor ve ilginçtir, imamın nenemden daha dindar olduğu kanaatine kapılıyordum. Bu kanaatin haklı gerekçeleri de vardı, tabi. Bir defa imam, nenemin aksine, Hz. Hatice ile Hz. Ebu Bekir’i yüz yüze konuşturmuyordu; üstelik ‘bacı’  ve ‘gardaş’ yerine ‘Ya Hatice!’ ya da ‘Ya Ebu Bekir’ diyerek adını koyamadığım bir kutsiyet katıyordu, söze. İmam, bir yandan bize Kuran öğretmeye diğer yandan nenelerimizden tevarüs ettiğimiz dili değiştirmeye çalışıyordu. Kutsalın dili öyle sıradan sözcüklerle olmamalıydı; vurgusu ya da tonlaması da kutsala özgü olmalıydı…

Zaman ilerleyip ‘Yeşil sarıklı ulu hocalar’ ekranlarda görünmeye başladıkça nenemin dili, iyiden iyiye gözden düştü. Zira büyük hocalar, Türkçe konuşmalar arasına ‘Arapça’ ifadeler yerleştirerek dildeki kutsiyeti, köyün imamından bir adım öteye taşımaya başlamıştı. Peygamberimizi arayan bir sahabenin ‘Eyne Ya Resulullah?’ (Resulullah nerede?) demesi, sanki sıradan bir soru cümlesi değil de kutsiyet içeren tılsımlı bir söz gibi ulaşıyordu kulaklara. Geniş kitleler hala bu tılsımın peşindedir.

Doğru; nenemin kuşağı, kendi inandığı kutsalı sıradan sözcüklerle dile getiriyordu ama inançlarında derin bir samimiyet içindeydi. Hasat edilen buğdayı gramı gramına hesaplatıp zekâtını öyle öder; bir gramlık da olsa kul hakkına girmemek için hassasiyet gösterirdi. Bugün çoğumuzun diline burun kıvırdığı nenem, kolundaki üç dört bileziğe düşen zekâtı ödemek için hocalara danışır; ödeme vaktini gün gün hesap ederdi. Bugün ‘devletin malı deniz…’ ya da ‘Domuzdan kıl koparmak’ deyimleri kul hakkı gözetmeyen bir düşüncenin dile yansımasından başka nedir?

Bana öyle geliyor ki nenemin diliyle birlikte o dilin taşıdığı değerler de gözden düştü. Kutsalın dilini süsledikçe, o dilin ifade ettiği değerlerin de itibar kazanacağını düşünüyoruz. Ama bu hesap nedense bir türlü tutmuyor. Hatta bazen tam tersine kötü niyeti perdelemek için kullanılıyor, bu süslü dil. Kim bilir belki de ancak dili süsleyerek kurtulabiliyoruz, değerleri kaybetmenin verdiği suçluluk hissinden. Belki de asıl niyetimizi perdelemek için dili daha çok süsleme ihtiyacı duyuyoruz. Üzüntüsü sahte olanın ağlayışı gösterişli olurmuş.      

Hemen belirtmeliyim ki geçmişi her haliyle kutsamak derdinde değilim. Kuşkusuz onların sorunları vardı, bu konuda. Ama insan düşünmeden edemiyor: Bugün dini eğitim için yapılan onca yatırım ve bütçeden ayrılan o kadar paraya rağmen neden istenen geri dönüş sağlanamıyor. Nerde hata yapıyoruz ve neyi kaybettiğimizin farkında mıyız?

Kutsalın diline ilişkin değinmeye çalıştığım bu acı tecrübenin sosyolojik boyutunu Hilmi Yavuz dile getirir. Yavuz, İslam’ın köylüleşmesine ilişkin eleştirilerin haksızlığı üzerine kaleme aldığı yazısında, köylü İslam’ı ile lümpenleşme arasında fark olduğunu vurgulayarak şöyle der: ‘Köylü İslam’ı başka, bugün bozulma semptomları gösteren İslam, başka’dır çünkü bozulma semptomları, Köylü İslam’ına değil, altını çizerek belirteyim: Lumpen İslam’a aittir. Bu da, bugün Türkiye’de köylülüğün, şehirlere, işçi sınıfı olarak değil, lumpenliğe dönüşerek taşındığı anlamına gelir… Hilmi Yavuz yazısını şöyle bitirir:

‘Köylü İslam’ı, aslında bir ‘Volk İslamı’dır. Şerif Mardin’in, Sünni İslam’ın yanı sıra ‘ikinci dincilik’ diye adlandırdığı ve geniş halk tabakalarının efsaneler, hurafeler, yatırlar, Battal Gazi ya da Hz. Ali menkıbeleriyle söylemleşen ‘Volk İslamı’! ‘Volk’ ya da ‘Köylü’ İslamı’nın, bugün bozulma semptomları sergileyen Lumpen İslam’la, uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. ‘Volk İslam’ın ahlakî, estetik normları ve değerleri vardır çünkü… Lumpen İslam ise, köyden kopup gelmiş, ama şehirli de olamamış; bir başka deyişle, sınıfsal olarak ne köylü kalabilmiş ne de işçi olabilmiş ve Dünyevîleşmeyi hırsızlık, vergi kaçırma, ihtilas, vurgunculukla eşanlamlı kabul eden sınıfsız (declassé) tabakanın dinidir;- köylü İslamı’na hakaret etmeyelim lütfen!’

Ben de herkesi sadece nenelerimizin dinine değil diline karşı da daha saygılı olmaya davet ediyorum…

Mustafa SARI

5 Comments

  1. Birsen Akpınar Reply

    Ne güzel yazmışsınız hocam kaleminize sağlık. Ben de dedemden bir dua aktarayım. Müslüman olmayan biri öldüğünde “Dinince diğnensin (dinlensin).” derdi. duanın safiyetine bakar mısınız? Ne kimseyi tekmeyi vurup cehenneme yollardı ne de cennet kapılarını kimsenin yüzüne kapatırdı. İlkokul kaçtayım bilmiyorum benim okuma yazma bilmeyen gariban dedem, peygamberimizin vefatına dair en çok yarım sayfalık bir paragrafı bana tekrar tekrar okutur, “Son nefesini verdi.” ifadesini okuyup da paragrafı bitirince “Vay canım, vay benim canım!” diyerek peygamber o gün vefat etmiş gibi gözyaşlarına boğulurdu. O kerli ferli kelimelerle dinbazlık eden pek çok sözde alimden dedemin inancı daha sağlamdı. Hiçbirinde ne o samimiyet ne de o çoşkun inanç var çünkü.

  2. Ülkü Olcay Reply

    Harika bir yazı okudum. Çok teşekkür ederim. Rahmetli babaannem de köye yeni atanan gençten hocadan “hazlanmazdı”. Öyle derdi. Çocuktum, anlamazdım😊

  3. Orhan Aras Reply

    Mustafa bey biz o dili kaybettikten sonra yozlaştık zaten. Çok güzel anlatmışsınız. Hersey dilden başlar. Çok tesekkür ediyorum.

  4. Feridun Eser Reply

    İslam bir dindir ve din’ler yaşanmak için indirilir. Felsefi, bilimsel anlamda , bilimsel ve felsefi dille açıklanıp yorumlanmak için değil! Bu da bir hakikat. Bırakın akademi kendi işini yapsın ama o kadar, çok ileri gitmeden. Neticede din çok da kıl işi değil gönül (kalp) işidir. imanın yeri akıl değil kalptir. Teşekkür ediyorum, alacağımı aldım.

  5. Mustafa Sarı Reply

    Ben teşekkür ederim. Yazdıklarınıza itiraz edemem , zaten buna muhalif şeyler de yoktu yazımda. Bana ters ve çelişkiler gelen bir duruma işaret ettim o kadar..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir