Madak: “Anlamsızlık Saati, Anlamı Kendinde Arayan Herkese Selam Niteliğinde.”

“Anlamsızlık Saati” yayımlanan ilk kitabınız. Neler hissediyorsunuz? Öykülerinizin kitaplaşma serüveni hakkında neler söylersiniz?

“Anlamsızlık Saati”yle buluşmak çok heyecan verici. Öykülerimin evi dedim ona, aslında benim ve kahramanlarımın sığınağı olduğunu da bildirmiş oldum. Edebiyat sığınma ve sığışma hali bende. Böylelikle içsel yolculuğumun da tanıklığını yapmış oluyorum.

Önce birçok dergide yayımlandı öykülerim. Okurlar sormaya başlayıncaya dek kitabın zorunlu olduğunu düşünmüyordum. Yazmak, yazıları bir yere göndermek, yayımlanmasını beklemek büyük mutluluk. Toplu halde okumak isteyenler artınca bir dosya oluşturup “Everest Yayınları”na yolladım. Birkaç ay içinde basılmak üzere sözleşmeyi imzalamıştım. “Anlamsızlık Saati” Notos’ta yayımlanan öykülerimden biriydi. “Eskiye dair her şey alınır” yazıyordu dükkân tabelasında. Biriktirdiklerimizi bırakmak, istediklerimizi almak içinse en uygun yer Anlamsızlık Saati’ydi.

Öyküleriniz kısa cümlelerden oluşuyor. Yoğun ve kısa… Hatta bazı cümleler tek kelimeden müteşekkil. Aynı zamanda devrik cümleler kullanıyorsunuz. Öykü diliniz hakkında neler söylersiniz?

Hayatımda sakinliği ve sadeliği seviyorum. Uzun uzun anlatmaya bu hız çağında kimsenin tahammülü olmadığını görüyorum. Üstüne üstlük her türlü bilgiyi en ince ayrıntısına kadar veren akıllı telefonlar, bilgisayarlar, tabletler… var.

Bilgiden değil de sezgiden geçen, söylediklerimle değil söylemediklerimle kurulan bir öykü düzenim var. Tasarrufu severim, hayvanların ve eşyanın da diline inanan biri olarak gereksiz olanı almam da tutmam da. Dilim de böyle. İster istemez bu sadelik şiirin kapısını çalıyor. Bu durumda da şiiri kurguyla terbiye ediyorum.

Işıl Hanım öyküleriniz insanı etkiliyor. Satır aralarında okuyanı derinden saran bir hüzün söz konusu. Nedir bunun sebebi?

Dünyanın kırk günde kurulduğu söylenir: otuz dokuz gün hüzün bir gün sürur. Hayatımızda bunca acı varken savaşların, açlıkların, ötekilerin dünyasına bin kez tanık olurken yazan birinin mutlu olması biraz tuhaf olmaz mı?

Özellikle “Frenk Acısı”, “Karanfil Yatağı”, “Küçük Kara Ayak” öykülerinizde anne var. Anneliğin değişik halleri… Anne imgesi sizde ne uyandırıyor?

Annemi çok küçük yaşta, yedi yaşında, kaybettim. Aslında bu duyguyu bilerek değil öğrenerek kurguluyorum. Gerçek anlamda, anne olduktan sonra fikir yürütmeye başladığımı söyleyebilirim.

Anne koruyan, kollayan, saran sarmalayan, acıtmadan okşayanmış. Annesi olanları şımarık bulurum biraz. Kıskanırım. Annem “Anneler Günü”nden bir gün önce öldü, ona hediyemi veremediğim için üzgünüm.

Geçmiş ve gelecek… kısaca zaman üstüne çok düşünüyorsunuz sanırım. “Av” öykünüzde, “Büyüyünceye dek bilinmezdi geleceğin geçmişle törpülendiği.” “Doksan Artı Beş”te, “Ertelenmişliklerin çocuğuyduk” diyor öykü kahramanlarınız. Geçmiş, gelecek hakkında neler düşünüyorsunuz?

Geçmiş ve gelecek, zaman, evet, öykülerimde önemli bir yerde. Saatlere de ilgi duyuyorum. Tam saatleri sevmem, biraz asi bulurum, havalı. Buluşmalarda da tam saat vermem. Yarımı, çeyreği daha tevazu sahibi bulurum. Geçmiş ve gelecek hiçbir zaman tam olanı kapsamaz. Eksikliklerimizle varız.

Öyküde de aslında bir dakika öncesinin geçmiş olduğunu görüp ona göre davranırım. Geçmiş dediğimiz şey şimdiki zamanın kırpıntıları, gelecek ise her an her saniye eriyen bir buz dağı. “An”dan başka zaman yok.

“Küçük Kara Ayak” çok güncel bir meseleyi hikâye ediyor. Hepimizi derinden etkileyen, vicdanlarımızı sızlatan mültecilerin öyküsü. Mülteci bir çocuğun dramını anlatırken aynı zamanda kadın meselesini de ele alıyor. Göçten, savaştan en çok kadınlar ve çocuklar etkileniyor. Eril, erkek egemen bir dünyada acının faturası kadınlara ödetiliyor. “Küçük Kara Ayak” öykünüzden hareketle neler söylersiniz güncel gidişatla ilgili?

Suriyeli Bediah K. anısına yazdığım bu öykü mülteciliğin yanı sıra öteki olmanın da açmazlarını anlatıyor. Şu günlerde, savaşı izleyerek acımızı sağaltamadığımız günlerde, kimin haklı ya da haksız olduğu hiç önemli değil. Bu dramın, kadın ve çocuklara dokunan yanı, hiçbir savaş nedenini haklı kılmaz. Açıklanamaz, açıklansa da yalandır.

Frenk Acısı öykümde de savaş sırasında tecavüze uğrayan ve istemediği bir bebeği dünyaya getiren kadının acısını görürüz. Adem’in acısı başka, annenin acısı bambaşka… Savaşı lanetliyorum.

“Anlamsızlık Saati” öyküsünde kahramanımız bir antika eşya satan bir dükkâna giriyor. Dükkânda saatler ilgisini çekiyor. Eski, çalışmayan saatler. Zamanı, anlamı ölçmeyen saatler. Neler söylersiniz?

Saat ve zaman… Anlamın, bu iki kavram arasında bir yerde takılı kaldığını düşünüyorum. Yavaş bir insanım, hızı sevmiyorum. Tüketilen her şeyde aşırı hoyratlık var. Anlam kendini var edebilmek için saati silmeli. Her şeyi çok hızlandırdık, harika teknolojiyle tüm işlerimiz bir anda çarçabuk bitiyor. Asıl önemli olan arta kalan zamanımızda ne yapıyoruz?

Bu artan zamanda kendimizi başkalarının gözünde çoğaltma çabası çok yorucu gerçekten de. Sosyal çoğalma değil de “Sosyal yalnızlık” olarak düşünüyorum bunu. Çaresiz yakalanıyoruz tuzağa. Anlamsızlık Saati burada kuruldu işte.

“Doksan Artı Beş”te “yakası açılmadık masal masal matitas tekerlemesi kahkahalarla güldürürdü ikimizi her seferinde. Masalın sonunda mutlaka kurbağalar vırak vırak vıraklar…”. “Sevgilim Kedim Değil”de “zamanında büyük büyükannesinden dinlediği masallar dilinde kalmış.” diyor anlatıcı. Bu cümleleri okuyunca masallarla ilgili olduğunuzu düşünüyoruz. Neler söylersiniz masallarla ilgili?

Masallar… “Belki herkesin masalı bir kitapla başlıyor, belki de bitiyor.”

“Küçük Kara Ayak” adlı öykümde söylediğim bu cümle masalsı hallerimize de gönderme aslında…

Yaşam bir varmış bir yokmuşsa gerçekliğine kim inanır?

Devler, periler, cinler yok, sonu da mutlu bitmiyor, tamam ama ya burnu Kaf Dağı’ndaki insanlar?

Anlamsızlık Saati “Sabah derdi” bölümünde “Bu gece masalını getirmedi.

İnanmıyorum bin geceye bir ekleyen Şehrazat’a. Zamansız başlar masallar.” diyorum.

Her birimizin masalı biricik. Gökten kaç elma düşerse düşsün.

 Son olarak neler söylersiniz?

“Anlamsızlık Saati” anlamı kendinde arayan herkese selam niteliğindedir. Korktuğumuz her şey zaman aldatmacası içinde bin bir oyunla karşımıza çıkacaktır. Sakince gülümseyen kahramandır.

Teşekkür ediyorum “Anlamsızlık Saati”ni konuşma fırsatı bulduğumuz bu söyleşi dolayısıyla. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Işıl MADAK

    • 1976’da İzmir’de doğdu. Ortaokul ve liseyi Bornova Suphi Koyuncuoğlu Lisesinde tamamladı. CBÜ Türk Dili ve Edb. Bölümünü bitirdi. Yirmi beş yıl MEB’de edebiyat öğretmenliği yaptı.
    • Öyküleri, Notos, Sözcükler, Virüs, Öykü Gazetesi, Oggito, Caz Kedisi, Sarmal Çevrim, Edebiyat Nöbeti, Üvercinka gibi birçok dergide yayımlandı.
    • 2021 yılında Nilüfer Belediyesi Gülten Akın’a Mektup yarışmasında “Maviye” adlı mektubuyla, Feministanbul seçkisinde “Beyaz Kuşa Eğretileme” adlı öyküsüyle, Efeler Belediyesi kadın konulu öykü yarışmasında
    • “Dikotomi” adlı öyküsüyle seçkide yer aldı. M. Sadık Aslankara’nın “Öykü Kürsüsü” köşesinde “Üç” adlı öyküsünün incelemesi yayımlandı. 2022 yılında Nilüfer Belediyesi Sait Faik Öykü Yarışmasında “Doksan Artı Beş” adlı öyküsü mansiyon ödülü aldı.
    • İlk kitabı Anlamsızlık Saati 2023 yılında Everest Yayınları’ndan çıktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir