Mahzuni Şerif: Soylu Bir Hüzün…

2002’de kısa dönem askerliğimi Ankara’da yaptım. Çarşı iznim dolayısıyla kışladan ayrılmıştım. Toplu taşıma aracı Ulus’taki Kültür Bakanlığı binasının önünden geçerken bir kalabalık gördüm. Kalabalığa dikkat edince insanların yakalarında Mahzuni babanın resmini gördüm. Meğer Mahzuni Şerif 17 Mayıs’ta tedavi görmek için gittiği Almanya’da Hakka yürümüş ve oradaki cenaze merasiminden sonra ülkemizde de cenaze merasimi yapmak için insanlar bakanlığın önünde toplanmış. Onun öldüğünü duyduğumda ve kalabalığı gördüğümde bir tuhaf oldu içim. Tarifi zor bir şeyler koptu içimden. Tarifi zor duygular dönüp durdu içimde. İçimde bir sessizlik, içim bir bulanık…  Sanki en yakınlarımdan, yakınımdakilerden birini kaybetmiş gibi oldum. En sevdiklerimden biri gitmiş gibi… Gitmiş bir daha dönülmeyecek yola… Gitmiş bir daha dönmeyecek gibi…

Onun sazı, sözü ve sesi ta küçüklüğümden beri kulaklarımdaydı. Handiyse Onun türküleriyle büyüdük. Çocuk zihnimde en çok babama benzetirdim Mahzuni’yi. Şimdi fotoğraflarını gördüğümde babamın silüeti canlanıyor gözlerimde. Aynı yörenin insanıyız Onunla, aynı iklimin çocuğu… Aynı dağların rüzgârı, aynı yüreğin hüznü, aynı toprağın kavrukluğu, aynı mahcupluk, aynı mahcubiyet… Bizler, Onlar gibi çok yoksulluk, yoksunluk yaşamadık ama atalarımız, büyüklerimiz aynı çileyi yaşadı, aynı acıları… Her ne kadar Sünnilik, Alevilik duvarları örülmüş olsa da insanımız arasında Anadolu coğrafyasında yaşayanların hayat serencamı birbirinin aynıdır aslında. Bu toprakların feryadı, özlemi, yalnızlığı, yanmışlığı, sevdası, ayrılığı, itilmişliği, unutulmuşluğu, fukaralığı ayrısı gayrısı olmadan her ferdin omuzlarına çökmüştü. Istırap, yokluk Sünni, Alevi ayrımı yapmamıştı.

Bu coğrafyanın, bu kavruk yüzlü insanların, bu zencileştirilmiş; garibanlaştırılmış bütün ötekilerin, ötekileştirilmişlerin sesi oldu Mahzuni baba. Acılarımız, sevinçlerimiz, yitiklerimiz, sıkıntılarımız, hayallerimiz, hayal kırıklıklarımız Onun sesinde dile geldi, Onda akis buldu. Onunla çınladı… Çaldıkları, söyledikleri ve dimdik duruşu ufak tefek cüssesine rağmen kamunun nezdinde devleştirdi Ozanı. Sazını kucağına aldığında binlerce yıllık tarih dile gelirdi. Mızrabı bir Zülfikar olurdu sazında. Mızrabını sazına vurduğunda Anadolu topraklarındaki bütün turnalar dile gelirdi. Sazına vurdukça mızrabını gönül zembereğimiz paramparça olurdu. Sazının döşünü her dövdüğünde yeniden toparlanırdık. Bir sonsuz semaha dururdu bütün mevcudat… Bir semah dupduru göklere… Mahzuni Şerif’in sazına kulak verdiğinizde kimileyin sonsuz bir gam yağmurunda ıslanırsınız kimileyin dumanlı dağların en sert rüzgârları yalar saçlarınızı kimileyin bir bozkırın sarı sıcağında kan ter içinde kalırsınız. Uçsuz bucaksız bir memleket sevdasıdır Onun türküleri. Okulsuz köyler, susuz beldeler, doktorsuz şehirler… Yokluklar, yokluklar, yokluklar… 

Evet, Mahzuni Şerif ya da gerçek adıyla Şerif Cırık aşkı da söyledi sevdayı da, doğuma da söyledi ölüme de, Kerbela’ya da ağladı mahzun çocuklara da, Denizlere de ağladı İbrahim’ e de…  Binboğaları da söyledi Berçeneği de… Nurhaklara da sitemliydi Hurman Çayı’na da… Onu geleneksel âşıklardan ayıran en büyük özelliği Anadolu’nun üstüne çökmüş olan, insanların emeğini sömüren, insanların üzerinden buldozer gibi geçen sisteme açık, aleni isyanıydı. Bu yönüyle bu ülkenin vicdanı oldu. Haksızlıklar, hukuksuzluklar ustura gibi keskin olan hicivciliğinden payını aldı. İnce ince bir kar yağar fakirlerin yüzüne/Neden felek inanmıyor fukaranın sözüne//Öldük öldük biz açlıktan, etme ağam n’olur/Kimi mebus kimi vali, bize tahsil haramdır/Dayanamam artık senin bu yalancı pozuna/Yandık yandık bize okul, bize yol, bize hayat/Etme ağam, n’olur, n’olur, n’olur, n’olur, n’olur, n’olur” derken de “Berçenek’ten yaya geldim/Aman doktor bak bebeğe/Beşiğini elden aldım/Amman doktor bak bebeğe/Yıkık yuvam kara (kaldım) yasta/Yalvarırım eşe dosta/Annesi bebekten hasta/Yandım (Amman) doktor bak bebeğe/Kuru soğan yağsız aşım/Yırtık bağrım açık başım/Bir şey değil vatandaşım/Amman doktor bak bebeğe” söylerken de bizim acılarımızı anlatmamış mı? Geçmişimizi?… Ya “Bilmem Ağlasam mı?” türküsü tam da günceli söylemiyor mu? “Yoksulun sırtından doyan doyana/Bunu gören yürek nasıl dayana/Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana/Bilmem söylesem mi söylemesem mi?”

Mahzuni çok boyutlu bir kişiliktir. İnsanımızı naçar bırakan sistemle kıyasıya kavga ederken aynı zamanda varlık, varoluş gibi derin meselelere de kafa yorar. Varlığın, varlığa gelmiş olmanın derinliklerinde kulaç atar. “Seyyah oldum, pazar pazar dolaştım/Bir tüccara satamadım ben beni/Koyun oldum, kuzum ile meleştim/Bir sürüye katamadım ben beni, ben beni/Dostlar beni bir kazana koydular/40 yıl yandım, “Daha çiğdir” dediler/Ölçeğimi gram gram yediler/Bir kantarda tartamadım ben beni, ben beni/Deli gönlüm aktı gitti engine/Çok boyandım, çok çiçekler rengine//Bir Mahsuni demiş, “Oldum kendime”/Olmaz olsun, atamadım ben beni, ben beni”, “Hâkk bana bir ömür vermiş/Boşu boşuna, boşu boşuna/Vücuduma bir can girmiş/Boşu boşuna, boşu boşuna, boşu boşuna/İsa Meryem’e mi kalmış/Musa Asa’da ne bulmuş/Süleyman bir Sultan olmuş/Boşu boşuna, boşu boşuna, boşu boşuna/Su akar deryaya varır/Derya damlayı çıkarır/Gökyüzünde yağmur olur/Damlaları boşu boşuna boşu boşuna/Gâhi gittim gâhi geldim/Aradım kendimi buldum/Bir Mahzuni Şerif oldum/Boşu boşuna, boşu boşuna boşu boşuna.”

Mahzuni babadan sayısız kere dinlediğim bir türkü var: “Yıkıl Demem Atlas Dağı.” Türkünün yazıldığı Yemliha Ertekin Afşin’in değerli insanlarından. Çiftçilik, nakliyecilik, arzuhalcilik gibi işlerde çalışır. Mahzuni ile çok derin dostlukları, yakın arkadaşlıkları vardır. Ben dostluğu, arkadaşlığı bu kadar derin, içten anlatan bir türkü dinlemedim sanırım. “Yıkıl! demem Atlas Dağı/Yanında Yemliham kaldı/Şen olasın Afşin eli/İçinde Yemliham kaldı/Aklımı başımdan aldı, dost/Ömür Ona acı acı/Yemliham başımın tacı/Felek vurmuş arzuhalcı/Afşin’de Yemliham kaldı/Aklımı başımdan aldı, dost/Yemliham’ın özü haktır/Özü haktır, sözü haktır/Namazı, niyazı haktır/ Afşin’de Yemliham kaldı/Alkımı başımdan aldı, dost/Der Mahzuni: Selam salsın/Sabah yellerini bulsun/Felek gözlerin kör olsun/Afşin’de Yemliham kaldı/Aklımı başımdan aldı, dost”

Yazımızı büyük ozan Âşık Veysel‘le Mahzuni Şerif’in karşılaşmalarına dair bir anekdotla bitirelim: Ankara’da Âşık Veysel’in çalıp söyleyeceği bir konser düzenlenir. Burada Mahzuni, Âşık Veysel’den önce sahneye çıkar ve türkülerini söyler. Veysel baba Mahzuni’yi yanına çağırtır. Mahzuni kulise girmeden Âşık Veysel ayağa kalkar ve “bu gelen Pir Sultan olmalı ve ayakta karşılanmalı” diyerek genç Mahzuni Şerif’i karşılar.

Ruhu şad olsun Mahzuni babanın. Devri daim…

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir