“Küçük Umutlar” adını verdiğiniz romanınız bu sene başında yayımlandı. Umarız okuru bol olur. İki bölümden oluşan roman Tophaneli Bakkal Hasan’ın ekonomik sorunları dolayısıyla yaşadığı çıkmazları, içine düştüğü girdapları anlatarak başlıyor. Hasan ekonomik durum dolayısıyla intihar etmeyi düşünüyor ama bunu bir türlü gerçekleştiremiyor. Aynı zamanda neden intihar edeceğini, kendini intihara götüren sebepleri karısı ve çocuğuna anlatacak bir mektup yazmak istiyor ama onu da bir türlü yazamıyor. Auguste Comte’un intihar girişiminden Emile Durkheim’in İntihar adlı kitabına, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli romanından Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanına intihar yazın dünyasında her zaman güncelliğini koruyor. Öykü ve romanların çoğunda bu konu yer alıyor. Sizin kahramanınızın intihar sebebi diğer kitaplarda anlatılan bireysel, ruhsal, psikolojik sorunların eşliğinde değil de daha somut olan ekonomik sıkıntılar eşliğinde kendini gösteriyor. Buradan hareketle “Küçük Umutlar”a toplumcu-gerçekçi bir roman diyebilir miyiz? Neler söylersiniz romanınızla ve intihar kavramıyla ilgili?
Öncelikle ilginiz ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Sanırım bu romanı toplumcu-gerçekçi çerçeveye oturtmak biraz zor. Olsa olsa, Baudrillard’a atıfla, romanın sunduğu gerçekliğin hipergerçeklik olduğunu söyleyebiliriz. Zira gerçek olanla kurgusal olanın nerede bitip nerede başladığı bazen anlaşılmayacak biçimde içi içe geçiyor. Bir üst roman olarak kurgulandı Küçük Umutlar.
Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak sormak isteriz siz edebiyatın hangi tarafında duruyorsunuz? Edebiyat anlayışınız ve yazmak gayeniz hakkında neler söylersiniz? Niçin yazıyorsunuz?
Ötekileri yazıp durduğumu söyleyebiliriz aslında. Yeraltı edebiyatından geliyorum. Tinerci gençlerin arasında geçen Jilet Sinan basılı ilk romanımdır ve sokağın sert yüzünü anlatır; sinyallik ceketleri, cinayetleri, parasızlığı, vitrindeki dönere bakıp alamamayı, soğuğu, trafik işaretlerinde sinyal çekmeyi, tecavüzü… Sokak argosu vardır. Araştırması sağlamdır. Şehir Tiyatroları’nda oynanan Can Yeleği oyununu yazarken de gazeteci damarıyla İstanbul kazan ben kepçe Suriyeli mültecilerle konuştum. Dilsizliklerine şahit oldum. Ya da kırık Türkçelerine. İşaretlerle anlaştık. Kızlarını alıp buraya göç etmek zorunda kalmış, Şam’da yayınevi sahibi bir aileyle tanıştım. Nasıl bir günde her şeylerini kaybettiklerini dinledim. Sonra oyunun dilini oluşturdum.
Dil duygusu önemlidir benim için. Karakter yaratırken inandırıcı olabilmesi için nasıl bir dil konuşacağını düşünmek zorundayız. Çocuklarının hayatı için endişelenen bir anneyi anlattım oyunda. Düşman kim diye sordu mülteci Zehra. Düşman sınır, düşman bomba, düşman kin, düşman kibir, diye yazdım Zehra’nın ağzından.
Zor sorular soruyorsunuz. Bilmem ki, dünyayla iletişimsizliğime ilaçtır belki de yazmak.
Romanın ana mekânı İstanbul Tophane. Tophanede bir sokak ve bir iki apartmanda toplanmış kendileriyle ve hayatla sorunu olan insanlar… Mahallenin eski sakinleri ve yeni gelenler arasındaki çatışmalar… Birbiriyle uyumsuz ama aynı mekânlarda yaşayanlar… Neden mekân olarak Tophane? Neler söylersiniz mekân ve kahramanlarınızla alakalı?
Tophane Türkiye’deki çatışmaların birebir yaşandığı bir yer. Aşağı mahalle. Bizler için. Biz yukarıdayız. Hayat bize farklı görünüyor. Ve onları çok kolay yargılayabiliyoruz. Yaşaması zor bir yer Tophane, tamam ama niye. Niye Gezi eyleminden Gezicilerden nefret ettiler? Niye reisçiydiler? Kaybedenler kulübü orası bir anlamda. Ve her türlü negatif resme rağmen tuhaf bir masumiyeti var. Sanırım anahtar kelime bu. Masumiyetin kaybolduğu bu çağda, eğer bir yerde kırıntılarını buluyorsam çekiyor beni.
Daha önceki sorularda da belirttiğimiz gibi roman iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Hasan, Şair, Halil gibi erkek kahramanların hikâyeleri anlatılıyor. İkinci bölümde ise Hasan’ın karısı Asiye, kızı Elif, Halil’in sevgilisi Hülya ve Leyla’nın hikâyesi yer alıyor. Neden romanınızı iki bölüme ayırdınız ve bölümlerin birinde erkek kahramanlarınıza ikincisinde kadın kahramanlarınıza ağırlık verdiniz?
Evet iki kısım var romanda. Birinci kısımda bakkalın intiharını erteleyişini, kendinden başka herkesi suçlayışını işlerken kadın olarak yaşadıklarım, erkeklerin yılgınlığı, kadınların umuda tutunuşu, son dönemdeki feminist okumalarım o büyük dönemeci zorunlu kıldı. Erkeklerle kadınların gerçekliğini çarpıştırmak istedim. Farklı bakışlarını… Kadın edebiyatı dersi veriyorum ve tezimi Leyla Erbil’in Tuhaf bir Kadın’ı üzerine yazdım.
Bakış önemli. Kim neye nasıl bakıyor? Tarihte çoğunlukla erkekler dünyaya, kadınlara, baktı, onlar resmetti, hikâye etti. Ama eksik anlattılar. Biz tamamlıyoruz. Bunu önemsiyorum. Bu yüzden ikinci kısımda Tophaneli bakkalın dönüşümünü izliyoruz. Hasan, ölmek isterken, beklemediği bir şey oluyor, roman içindeki romanda “Aslında ben senden önce öldüm” diyen eski karısını, karısının serzenişlerini buluyor. Kurgu hayatı tamamlar. Erkekler bu kadar çabuk dönüşmeyecek belki ama umudumuz baki. Bu yüzden ikiye böldüm romanı ve bakkalla başladım, sona doğru ilerledim. Küçük de olsa umudun romanı bu.
“Küçük Umutlar” çok katmanlı bir roman. Sayfalar ilerledikçe yeni olaylar giriyor kurguya. Bu yönüyle roman tam bir Türkiye profili. Kahramanlarınız genelde sistemin dışındakiler ezilenler, ötekileştirilenler, sistem tarafından günahkâr ilan edilenler… Bu yönüyle “Küçük Umutlar”ı değerlendirin desek neler söylersiniz?
Dediğim gibi benim izleğim bu: Ötekiler. Mağdur olanlar. Ama şunu unutmayalım mağdur da bir anda zalime dönüşebiliyor. Bakkal Hasan mağdurken birden bire zaten zor durumda olan yazar Leyla’nın düşmanı kesiliveriyor. Şu sorunun cevabını merak ediyorum aslında, yazarları kim savunacak? Onlar şeytanlaştırılırken, suçlanırken onların hakkı için kim ayağa kalkacak. Bu yüzden Sabahattin Ali’ye de referans var romanda. Tarihimiz insan hakları söz konusu olunca pek de masum değil.

Romanınızda üstkurmaca tekniğini kullanıyorsunuz. Roman içinde roman, kurgu içinde kurgu… Roman kahramanlarından Leyla’nın bir bakkalın hayatını anlattığı romanı… Ve sizin kahramanınız bakkal Hasan… Neler söylersiniz romanınızın tekniği ile ilgili? Neden üstkurmaca var romanda?
Gerçekle kurgu arasındaki o ince hatta ilerliyor roman. Neden mi? Belki bunu kendi hayatımızda da deneyimlediğimiz için. Sosyal medya, yapay zeka ve benzeri yeniliklerle mutlak olan her şeyin muğlaklaştığı bir çağda yaşıyoruz. Balzac’ın zamanında yaşamıyoruz ve onun gibi yazamayız, öyle değil mi? Balzac, dedim çünkü Goriot Baba’yı 19. yüzyıl romanlarını ele aldığımız bir doktora dersinde incelemiştik. Güçlü bir roman. Belki de Hasan’ın trajedisinde payı olmuştur o okumaların. 19 yy romanları oldukça politik ve hâlâ kaya gibi sağlam eserler. Stendhal’in Kırmızı ve Siyah romanı ve Julien Sorel karakteri mesela. Mahkeme sahnesi müthiştir. Önden fazla açıklamayayım ama Küçük Umutlar’da da var bir mahkeme sahnesi. Sonuçta bütün yazarlar kendi dönemlerini yansıtmışlardır. Üstkurmaca da bizim yaşadığımız çağa uygun bir teknik.
“Küçük Umutlar”da örtük cinsellik, cinsel çağrışımlar kendini hissettiriyor. Leyla’nın bakkala ilk gelişi, emlakçının omuzları açık bir kadını görmesi ve o kadının saçlarındaki su damlalarını omzuna düşerken hayal etmesi, Leyla ile şairin karşılaşmaları… buralarda söylediğimiz gibi cinsellik çağrıştırılıyor. Ne düşünüyorsunuz bu tespitimizle ilgili?
Edebiyatta kadın cinselliğinin nasıl yazıldığı, boşlukların neler olduğu, nelerin yazılmadığı üzerine okumalar yapan, edebiyatta beden üzerine düşünen biriyim. Tezimde duygu teorileri çalıştım, Türkçe edebiyata duygu ve duygulanım teorileri odaklı baktım. Cinsellik, içgüdüler, iç gıcıklanması, bastırma, hormonların yükselmesi, arzu hayatın her anında var. Eserime yansıması da doğaldır. Mesele şuydu, arzuyu çoğunlukla erkekler anlatıyordu. Biz ona kadın edebiyatında rastladığımızda dört elle sarılıyorduk. Tante Rosa gibi, Yürümek ya da Tuhaf bir Kadın gibi. Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda kitabını okurken kitabın kenarına şöyle bir not düşmüşüm: Biz ne modernitenin öznesiyiz, ne arzunun ne de kendi hayatlarımızın. Biz dediğim kadınlar yani.
“Küçük Umutlar” bakkal Hasan’ı, Yazar Leyla’yı, peynirci Halil’i, ortadan kaybolan Hülya’yı ve onların hayatlarını anlatırken arka planda ülkedeki siyasi ve ekonomik sorunların ağırlığı, gezi olayları, cumartesi, göçmenler/mülteciler yer alıyor; Ermeniler, gayrimüslimler… Gezide kesilen ağaçlar, protestolar, protestolara müdahaleler ve Yazar Leyla şahsında somutlaştırılan yalnızlık… Neler söylersiniz?
Gezi Parkı eylemleri Türkiye tarihinde bir dönüm noktası. Yakın tarih. Çok sıcak. Çok kıymetli. Şu kadarını söyleyeyim, ben önce farklı gözlerden Gezi’yi anlatan bir roman denedim. Kenara koydum. Ve bakkal Hasan’la devam ettim. Leyla yalnız çünkü biz kadın olarak kendi geleneğimizden, yaşadıklarımızdan doğru kadın karakterler yaratıyoruz. Bir kadın bakışıyla.
Romanın birinci kısmının 3. bölümü Biz ve Onlar’da Beethoven’in Ayışığı Sonatı ile memleket türküleri, sanat müziği ile klasik batı müziği üzerinden Doğu-Batı, yeni-eski anlayış çatışmasını da işliyorsunuz. Ayrıca kendisi Ermeni kökenli olan ve Türk sanat müziğinin köşe taşlarında biri olan Tatyos Efendi ve Onun ünlü şarkısı “Gamzedeyim Deva Bulmam” da yer buluyor metninizde. Bu kronik mesele üzerine neler söylersiniz?
Huzur’a göndermeler yer aldı Küçük Umutlar’da. Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk’tan önce kökenlerimiz, kültür çatışmaları ve yarattığı şizofreni üzerine kalem oynatmış biri. Bu mesele bitmedi bitmez. Ama benim için diğer bir eksen daha mühimdi. Biz kadınlar neresindeyiz bu tartışmanın? Cinselliği nasıl yaşayacağız? Batı’daki gibi özgürce mi? Özgür müyüz gerçekten kadınlar ve erkekler olarak? Politik alanda özgür olamadığımız kadar ilişkilerde, evlilikte kültür hayatımızda ve yazarken de özgür değiliz. O yüzden büyük harflerle değil küçük harflerle, büyük umutlarla değil küçük umutlarla yol almayı tercih ettim bu romanda.
Romanın ikinci bölümünde coğrafya öğretmeni olmak isteyen ama evlenince bu hayalinden vazgeçen Hasan’ın karısı Asiye ile romancı Leyla bir araya geliyor. Yolları kesişiyor. Bu ülkede kadın okusa da okumasa da aynı sorunları yaşıyor. Bunu Asiye ve Leyla üzerinden okuyabiliyoruz. Neler söylenebilir ülkemizdeki kadınlık durumuyla ilgili?
Çok şey. Hani derler ya açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü. Zurnanın gelip zırt dediği yer kadın hakları. Ama erkeğin egosunu fazla yaralamamak için ben susayım romanım konuşsun.
Ayrıca Halil’den kaçan Hülya, Hasan’dan kaçan Asiye’nin yanına sığınıyor adeta. Daha sonra da devletin baskısından kaçan Yazar Leyla ve Asiye’nin kızı Elif hep bir araya geliyorlar. Buradan hareketle bu ülkede kadının dayanağı kadındır diyebilir miyiz?
Bunu düşündürttüyse size, harika. Benim son yıllarda en büyük enerji, dayanışma, güç bulduğum yer kadın yanı oldu. Büyük bir uyanış var ülkenin dört bir tarafında, kapalısında açığında, doğulusunda batısında okumuşunda okumamışında. Birbirimizi dürterek, birbirimize ayna olarak devam edeceğiz.
Bu kadar sıkıntıya, zorluğa, baskıya, acıya rağmen neden Küçük Umutlar? Her zaman ümitvar olmalı mıyız?
Edebiyat umuttan yana olmalıdır. Yakınarak, sızlanarak değil, tam tersine dert ettiğimiz meseleyi sahiplenerek, içinde bulunduğumuz koşulları anlayarak, bir çiçeği yaşatarak değiştirebiliriz dünyayı. Ancak büyük umutlar çağında yaşamıyoruz, keşfedebileceğimiz, kaçacağımız çok fazla yer kalmadı. Bu gerçeğin farkında olarak hareket etmeli, küçük umutlara tutunmalıyız fikri hâkimdi yazarken. Bir kişiye bile değebilmek yazdıklarımla, içinde umudu dürtebilmek, karanlığın arkasındaki güneşi görebilmesini sağlamak. İşte bu beni umutlandırıyor.
Küçük Umutlar’da anlatım tekniklerinin değişik türlerini deniyorsunuz. Hem anlatma hem gösterme tekniği… Monolog, diyalog, iç konuşma… Aynı zamanda kimi sahneleri sinematografik bir dille gösteriyorsunuz. Neler söylersiniz anlatım tekniklerinizle alakalı?
Sanırım Küçük Umutlar’ın diğer romanlarımdan en önemli farkı, anlatıcının görünürleştirilmesi. Anlatı ilerledikçe yazar Leyla alet kutusunu açıyor, olay örgüsünü, karakterlerin gelişimini gözler önüne seriyor ve okurla paylaşıyor. Bugüne kadar en sık rastlanan teknik anlatıcıyı mümkün olduğunca saklamaktır. Okur olay akışına kaptırır kendini, anlatılanın bir kurmaca olduğunu unutur böylece. Oysa roman ilk çıktığında anlatıcı mümkün olduğunca ‘ben buradayım’ diyen hamleler yapardı. Okura seslenen, ’bakın aşağıda bir ova var, hikâyemiz orada geçecek ve ben orada şunu şunu görüyorum’ çıkışları çok sıktı. Tabii eskidi o teknikler. Şimdi başka yollardan bunu sağlayabiliyoruz. Mesela benim yaptığım gibi roman içinde romanla. Ve Leyla’yı bir kadın yazar olarak roman kahramanı yaparak.
Hemingway, Puşkin, Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sevgi Soysal, Metin Eloğlu romanınızda adı geçen edebiyat insanlarından. Bu adların dışında kimleri okursunuz? Sevdiğiniz yazarlar kimler?
Murakami, Osamu Dazai, Margaret Atwood, Suat Derviş, Deborah Levy, Olga Tokarczuk, Judith Hermann, Jenny Erpenbeck, Javier Cercas, Alejandro Zambra, Sophie Mackintosh, Valeria Luiselli, Clarice Lispector, Deniz Saatkaya Eldam, Menekşe Toprak, Sibel Oral, Kadire Bozkurt, Latife Tekin, Semrin Şahin, Brenda Lozano…

Son olarak neler söylersiniz?
Aslolan edebiyattır demek isterim. Teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Gönül KIVILCIM
- Yazar ve akademisyendir.
Kitapları
- Kasaba ve Yalanlar, 2001
- Jilet Sinan, 2002
- Parçalı Aşklar,2004
- Yaşayan Tanıklarla Karaköy, 2010
- Suç Sarayı, 2011
- Babamın En Güzel Fotoğrafı, 2012
- Uğultular, 2017
- Yasak Ülke adlı öyküsü 2012’de Murathan Mungan’ın derlediği Bir Dersim Hikâyesi seçkisinde yer almıştır.
- Seviştiğim Erkeğin Kemikleri 2015’te Neslihan Önderoğlu’nun hazırladığı Burada Öyle Biri Yok: Kayıp Öyküleri seçkisinde basılmıştır.
- Kıvılcım’ın yazdığı Bir Kadını Öldürmek adlı oyun 2015 yılında Sadri Alışık Tiyatrosu’nda, Can Yeleği 2018-2021 arasında Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmiştir.
- Jilet Sinan Rumence ve Arapçaya çevrildi. 2022’de Dağyeli Verlag tarafından Almanca yayımlandı.
- Kıvılcım, Washington Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünden Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadın’ında Utançtan Kurtulmak ve Kendini Keşif adlı teziyle doktora derecesini 2023’te aldı.
Son Yorumlar