“Aydınlık sabahı düşün ve durgun, karanlık geceyi.”
Geçmişin yükü ve geleceğin yarattığı belirsizlik, umutsuzluğun, terk edilmişliğin yalnızlaşmanın, yabancılaşmanın, anomalinin, anksiyetelerin vb. temel dinamikleridir. Rahmani bir tecelli, teselli ve haberden başka hiçbir düşünce, akli ve felsefi faaliyet insanın bu gerilimini dindirmeye yetmeyecektir. Çünkü insan ölüm denilen bir hakikat karşısında bu dünyanın dışına sızmadan bunu dindiremez. Bu krizlerde insani faaliyet alanını aşan bir “haber” ancak insanın acılarını, yalnızlıklarını, kaygılarını dindirebilir.
“Kuşluk vaktine” olan bir yemin her gün yeniden doğacağını, inkarcıların, zalimlerin yaptıkları ve yapma ihtimallerinin dayattığı baskı, hakaret ve aşağılamalarına bir meydan okumadır. Onlara rağmen güneş doğacaktır. Güneşin her gün doğuşu, her güne dair bir umuttur ve bu doğuş her dem yeni bir başlangıçtır. Tüm modern, kapitalist, emperyalist kuşatmaya, saldırı ve imha operasyonlarına rağmen Rahman, kendisine yürekten bağlananları terk etmez ve onlara darılmaz. Mümin, sonun (el-ahire) başlangıçtan (ed-dünya) daha hayırlı ve bereketli olacağına kesin bir kararlılıkla inanır. Yetim kalmışlığımız, yolumuzu şaşırmış olmamız, fakir/yoksul ve yoksun duruma duçarlığımızın ilacı kuşluk vaktinde güneşin doğuşuna dair olan umudumuz ve şahitliğimizdir. Şahitlik bir yenilenme, yeniden doğuş ve karanlığın nasıl da yırtıldığına yakinen tanık olmaktır. Tüm bunlardan önce “Pek yakında Rabbin sana verecek ve sen mes’ut olacaksın.” Bu hakikatin ve vaadin gerçekleşmesi kuşluk vaktiyle başlayan bir şahitliğin gereği “insanın, İslam’ın, insafın ve vicdanın” safında yer almaktır. Rahmanın arzındaki şahitliği minnet ve şükranla devam ettirmek mes’ut olmanın eşref-i imkânıdır. Mes’ut olabilmenin ihtimal derecesi “aklın, kalbin ve vicdanın” nerede durduğu belirleyecektir.
Aydınlık, karanlığın yokluğudur. Karanlık, ontolojik olarak muhaldir. Varoluşsal olarak mümkün olmadığı için sırf karanlık gibi sırf yokluk da mümkün değildir. Ontolojik olarak karanlık ve yokluk muhal ise karanlığın ve yokluğun yenilenmesi de muhaldir. Bu cihetle âlemi ve âlemin gözbebeği olanı insan varlığının devamını sağlayan “karanlık/zulumat ve yokluk” değildir. Sırf karanlık ve yokluk, aydınlığın ve varlığın ortadan kayboluşudur. Bu nedenle mes’ut olabilmenin eşref-i imkânı (en şerefli imkânı) bu ontolojik kavrayışa ulaşmaktır. Bu ontolojik duruşta değişen “benlik” değil “mizaçtır.” Mizaçlar çerçevesinde algılanan dünya ve olup biten her şeyi de ben merkezli değerlendirmek mutsuzluğu yaratır. Çünkü âlem ben merkezli değil biz merkezli hareket eden bir vahdet/birlik deryasıdır.
Cenab-Hakk’ın tecellisine mazhar olan varlık deryasının daim bir hareket halinde olması kaçınılmazdır. Her hareketin de bu cihetle bir gayesinin olması kaçınılmaz olup bu hareket, varlığı rahmetiyle kuşatan Allah’a duadır. Tüm varlık âlemi Cenab-ı Hakk’ı kendi dilince tesbih eder. Hareket, an içinde oluşan daim bir yenilenme ve doğuştur. Bu nedenle tecellide tekrara yer yoktur. Çünkü hareket vardır ve hareket düz, zamansal değil, devinimsel, daim bir oluş ve dairesel/yörüngeseldir. “Nur üstüne nur” olan Cenab-ı Hakk’ın “kün” emrine mazhar olmak zaten bir eşref-i imkândır. O’nun huzurunda bu eşref-i imkâna sahip olmak, büyük bir nimet ve nimetin gereği de imtihandır. İmtihan, hareket gerektirir. Sırf sabitlikte imtihan olmaz. Hareket esnasında ortaya çıkan parazitler asli unsurlar değil, imtihan gereği arızi/parazit unsurlardır. Bu durum öze ait değil, harekete aittir. Hareketin yönü kuşluk vaktineyse güneşin doğuşu yakındır. Peki, bu hareketi sağlayacak ve besleyecek olan nedir? İşte Duha Suresi bunun eşref-i imkânlarını vahyeder.
“Kuşluk vaktine andolsun! Karanlık çöktüğü vakit geceye andolsun ki, Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de mes’ut olacaksın. Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi? Öyleyse sakın yetimi ezme! Sakın isteyeni azarlama! Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.” (Duha Suresi 1-11)
“Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de mes’ut olacaksın.” Haberi mucibince, mes’ut ve mutlu, huzurlu bir hayat, ancak ve ancak, varlık âleminin “biz” bilincine sahip olduğunu idrak etmekle mümkündür. Küresel çetelerin, sermayenin, her türlü sömürü mekanizmasının baskıladığı genel bir insanlık durumunda akli, vicdani ve kalbi olanı korumak zor olsa da imkânsız değildir. Hareket-varlık-aydınlık-karanlık, sabitlik-yokluk-iyilik-kötülük dairesinde asli olana meyletmek ancak bu derinliği idrak etmekle mümkündür. Sabitliğin, karanlığın, yokluğun zatı/şahsiyeti, ontolojik olarak mümkün değilse; hareketten kaynaklanan parazitler temizlenebilir. Çünkü şer ve karanlık olan, yokluğa dönüktür ve dolayısıyla şer ve yokluk da muhal ise aslolan “hayr”dır, iyiliktir, varlıktır. Bu da insan için var olmanın ve erdemli olabilmeyi başarmanın en şerefli imkânıdır.
Huzur, hazır olmakla malul bir durumdur. Yani huzur, hazır olmayı ve bu durum da bir hareketi gerektirir. O halde hepimiz neye hazır olup olmadığımıza dair bir karar vermeli, karşılaşacağımız şeylerin hazır olup olmadığını dikkate almalı ve eşref-i imkânın dairesinde ona göre hareket etmeliyiz. Bu daire “aydınlık-iyilik-varlık” dairesidir ve mes’ut olmanın imkânı bu dairenin içindedir. Çünkü selamet ancak aydınlıkla/nur ile vardır. Selametin yüzü aydınlığa dönük olduğu gibi aydınlığın yüzü de selamete dönüktür. Mes’utluk ve selamet aydınlığa meyleder, aydınlık ta onlara meyleder.
Gürgün KARAMAN

Son Yorumlar