Narin De Gitti!…

Ne çok ölüm var Tanrım bu topraklarda, ne kolay ölüyoruz, ne kolay…

Ne çok kan var Tanrım bu topraklarda, ne çok kanla sınanıyoruz, ne çok…

Ne çok ağıt var Tanrım bu topraklarda, ne çok ağlıyoruz, ne çok…

Yüzümüzü hangi yöne dönsek çığlık çığlığa feryat bu topraklarda… Tarihimizin ve talihimizin hangi sayfasını okusak katledilmiş çocukluğumuz… Zamanın hangi çekmecesini açsak bir utanç albümü… Ne zaman sussak dipsiz hüzün… Ne zaman konuşsak sonsuz acı…

Ne çok ölüm… Ne çok kan… Ne çok çığlık… Ne çok feryat… Ne çok hüzün… Ne çok acı…

***

“Son Dakika! Diyarbakır’dan acı haber! Narin’in cansız bedeni Eğertutmaz deresinde bir çuval içinde, üzeri ağaç dalları ve taşlarla örtülü halde bulundu.” 19 gündür kayıp olan sekiz yaşındaki Narin Güran‘la ilgili son haber ne yazık ki yukarıdaki satırlar. Çoğumuz kendi çocuklarımızı kucağımıza almaya, öpüp koklamaya kıyamıyoruz. Ama sekiz yaşındaki Narin’in cesedi farkedilmesin diye üstü dallarla ve taşlarla örtülmüş bir çuvalın içinde bulundu. 19 gün… Bir melek katledilmiş ve herhangi bir nesne gibi bir dereye atılmış. Şimdi ne desek, ne söylesek gerçekten boş, bomboş… Hangi cümleyi kurarsak kuralım, hangi iddialı söylemi dillendirirsek dillendirelim bizim bu utancımızı hafifletemez. Yaşadığımız bu topraklarda bir çocuğun böylesine hunharca katledilmesinin kiri hepimize bulaşıyor. Gecemizi gündüzümüzü karartıyor bir çocuğun katli. 

Narin’le ilgili haberler Onun kaybolduğu ilk günden bu yana içimizi daralttı, göğsümüzü sıkıştırdı. Kalbimiz acıdı. İçimiz kanadı. Cesedinin bir çuvalın içinde bulunması gönlümüzü yaktı. Gözlerde yaş olarak aktı. Sekiz yaşında bir çocuğun hayatının böyle sona ermesi çok övündüğümüz, çok övdüğümüz aile, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi kurumların yerle bir olduğunu gösterdi. Bizi ayakta tutacak, bize moral olacak, bize güven teskin edecek din, inanç, gelenek görenek, örf âdet ne yazık ki bir çocuğun hayatta kalmasına bile katkı sağlayamadı. Ne yaşıyoruz, Nasıl yaşıyoruz? Ya da bize neden bunca keder, bunca ıstırap… 

Hangi din, hangi gelenek, hangi ahlak, hangi vicdan sekiz yaşında bir sabinin çuvala konulup dere kenarına atılmasını açıklayabilir ki? Hangi mazeretin, hangi bahanenin arkasına sığınılabilinir ki? Tanrım! Ne acının olgunlaştırıcılığı var buralarda ne sevginin tadı… Ne adam gibi bir acımız var ne hüznümüz ne mutluluğumuz…

Ne yaşıyoruz? Neyi yaşıyoruz?… Sanırım daha onlarca Narin gibi masumun kanına giriliyor bu coğrafyada… Narin gibi nice narin bedenler incecik bir dal gibi kırılıyor… Nice insanın hayalleri kapkaranlık gerçeklerin dünyasında kayboluyor. Aile içi şiddet, enstet ilişki, baskı, cinayet…  Nice Narinler… Görülmeden, duyulmadan yok olup gidiyor… Lina, Nazlı, Müslüme, Meryem Çiğdem, Zehra, Ceylin, İkranur, Narin… utanç listemiz uzadıkça uzuyor. Bu yavruları, bu gül goncalarını, bu melekleri dağ başında kurtlar parçalamadı. Yedi kat yabancılar ellerinden tutup kaçırmadı. Masallardan çıkıp gelen cinler, periler katletmedi bunları. Aksine en yakınları: Emmileri, dayıları, kuzenleri, abileri, kapı komşuları, uzak akrabaları, en güvenilecek insanlar… Nereden, neresinden bakarsak bakalım hastalıklı bir durum. Mide bulandırıcı bir hal. Sanırım toplum olarak herkesin ruh sağlığı hızla bozuluyor. Gelenek görenek, inanç ne yazık ki bu olayları ortadan kaldıracak bir ortam sunmuyor. Aksine güncellenmeyen inanç, ahlak bu pisliklerin yaşanmasına ortam sağlıyor. Mevcut aile yapımız ne yazık ki suçu ortaya çıkarıp, suçluyu teşhir etmiyor. Aksine mağdur suçlu ilan ediliyor. Üstünü kapattığımız her kötülük bir çığ gibi büyüyerek hepimizi içine alıyor.  

Büyük şair Ahmet Arif yıllar önce şu mısraları yazmıştı: “Düşün, uzay çağında bir ayağımız,/Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri” şimdi iki ayağımızın altında durmayan, kayan bir zemin var. Masallar, meseller, mucize hikâyeleri, hamaset edebiyatı ayağımızın altından kayan dinî, ahlaki, insanî zemini durduramıyor.  Ayaklarımızı sağlam basacak bir zeminimiz kalmadı. İrtifa kaybediyoruz. Betona çakılacak bu toplum… Bir kırık aynaya, yaldızları dökülmüş bir aynaya düşüyor suretlerimiz. Bulanık, flu… Net olan ölümler, kadın ölümleri… Kayıplar, insanların kaybı… Şimdi paramparça bir ay düşüyor Dicle’ye. Fırat suyu kan revan… Gönül zembereğimiz darmadağın… Kanla sınanıyoruz her daim, kanla… 

Dünyanın batısında çocuklar köyünde, mahallesinde, çitinde, çiftliğinde mutlu, gelecek kaygısı olmadan, börtü böcekle, doğayla iç içe yaşıyor. Çalınmamış bir çocukluk yaşıyor. Biz burada çocukluğunu yaşamadan yetişkin, yetişkin olamadan ihtiyar olan insanlarız. Yaşamıyoruz biz buralarda. Her dem mevzideyiz. Her dem savaşta… Çocuklarımızın bir çoğu daha büyümeden, ağzındaki süt kokusu geçmeden tacizci, tecavüzcü sapıkların hedefi oluyor. Travmalar, travmalar… Baştan sona travmalara batmış insanlarız. Ya büyümeyi göremeyen çocuklarız ya da birden bire büyüyen çocuklar…

Gidenler listesine Narin de eklendi. İçimizi yakarak gitti, içimiz yanarak uğurladık Onu. Gidişi yaşadığımız toprağın gerçeklerini bir kez daha çarptı suratlarımıza. Bir kez daha… Üzgünüz, kederliyiz.

Varsa bir anlamı üzgün olmanın, kederli olmanın…

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir