I.
Yoldan geçerken “Bonjour, Monsieur. Commet allez-vous?” diye seslendi kadın. “Tres bien, Madam Justine. Merci!”
Nasıl olacağım ki? Yoksa Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Adalet Cimcoz‘a yazdığı mektupta (1953) olduğu gibi “Paris’teyim, anladın mı kardeşim!” mi demeliydim? Evet, ben şimdi gerçekten Paris’teyim!
Blanche Metro Durağı
“Blanche” istasyonunda metrodan inin, sağdan “Moulin Rouge”a hızlıca bakın, ardından “Rue Lepic” yönünde birkaç adım atın ve acele etmeden Montmartre’nın kalbine doğru yürüyün! Montmartre’nın pazar yeri olan bu dik cadde hakkında hiç kimse Yves Montand‘dan daha güzel bir şarkı söylemedi.
“La regarde passer
Et la rue
Monte, monte toujours
Vers Montmarter, là-haut,
Vers ses moulins si beaux
Ses moulins tout là-haut
Rue Lepic”
Zirveye çıktığınızda, alımlı bayanların çantalarında her şey göreceksiniz: sıcak baget, taze otlar, ayakkabı bağı, diş fırçası, duş jeli veya istiridye dolu bir torba…
En güzel aşk şarkılarının çalındığı yerdir Montmartre
Birkaç gündür kahvaltımızı Montmartre’de yapıyoruz. Ve tabii kazıklanıyoruz. Müşterilerin çoğu -Almanya’dakinin aksine- Çinli güzel kadınlar. Giyim ve kuşamları, hal ve hareketleri ile burjuvazinin yeni gülleri sanki. Ayrıca oldukça kibar ve nazik olduklarını itiraf etmeliyim.
Buraya gelirken her sabah çiçekçi kadını kapıda dikilirken görüyoruz. Bir elinde sigara ağızlığı ile sokağa akan yabancıları acımasız bir teyze edasıyla izliyor. Gören, bu muhit onun çiftliği sanır. Bir adres sorduğumda olanlar oldu, korktuğum başıma geldi! Çünkü çiçekçi kadın kendine yeni bir kurban bulmuştu! Sigara tuttuğu eliyle önce sol tarafı, Montmartre mezarlığını, işaret etti: “Bu, Stendhal ve Heinrich Heine’ye giden yol.” Ardından gözlerini sağ yana kaydırdı: “… sonra oraya gideceksin. ‘Place Emile Goudeau’da Zola ve Verlaine bulursun.” Neme lazım, söylediklerinin hepsi doğru çıktı!
Alman şair Heinrich Heine Montmartre Mezarlığı’nda yatıyor
On beş dakika sonra, Theo van Gogh‘un üç ev ilerde kardeşi Vincent’i yanına aldığını ve Montmartre ruhunu yaşamak istiyorsam, “Place des Abbesses” üzerindeki “Au Baroudeur”a mutlaka uğramam gerektiğini öğrendim.
“Çünkü orada herkesle tanışabilirsiniz: Verlaine, Rimbaud, Picasso, Max Ernst, Matisse ve Heine.” Belirttiği gibi, mezarlık, Rue Lepic’e sadece bir taş atımı uzaklıkta. Şair Heine’nin mezarına her gün taze bir çiçek konuluyor! Kim koyuyor, onu ancak çiçekçi kadın bilebilir.

Hollandalı ressam Van Gogh’un kaldığı ev
Çalkantılı yıllarda, Hemingway ve dostlarının Paris’i işgal ettiğini, uzun kirli saçlarına çiçek takan asi gençler görmüş annesi. O güne dek yürürlükte olan tüm kuralları ve değerleri görmezden gelen gençler, “ustaların” peşine düşmüş: William Faulkner, Scott Fitzgerald, Ezra Pound, Oscar Wilde, Gertrud Stein akıllarını çelmiş. Paris halkı “The Lost Generation” ismini vermiş kahveleri mekân tutan bu gezgin şairlere…
Sanırım, genç takipçiler, kavramların, renklerin, izmlerin ve akımların vaftiz edildikleri mekânları merak ediyorlardı. Büyük sanatçılar nerede yaşadılar, nerede yazdılar ve tartıştılar, şöhrete, paraya ve aşka nasıl kavuştular? Ve en önemlisi, neden bütün bunların hepsi Paris’te gerçekleşti? Paris efsanesi nasıl doğdu? Doğrusu halkın gözünde Montmartre, “Şehitlerin Tepesi” idi.

Place du Tertre : Ressamlar muhiti
Sözde 1871 Fransa-Almanya savaşında ölen askerler anısına inşa edilmişti Sacré-Cœur. Ancak Fransız Devriminin hızlı silahşoru Jean-Paul Marat, daha önce “Place des Abbesses”de bulunan manastırı yıkmıştı ama ondan önce aynı yerde Cizvit tarikatına ait binalar vardı. Kısaca, “Paris hakkında her şeyi bildiğini düşünen ya da sananlar yalan söylüyor. Ve sadece Parisli olmayanlar buna inanıyor.” Madam Justine, bakışlarını hafifçe kaldıran bir istihza ile gülümseyerek son nefesini çektiği sigara izmaritini tam isabet oluğa fırlatıyor ve mırıldanarak gözden kayboluyor.

Place du Tertre : Ressamlar muhiti
Ancak az bilinen bir hususu atlıyor: Siyasi olarak, Paris’in en ünlü ikinci kilisesi tepkisel bir anıt. İnşa edilmesinin açık nedeni, Paris Komünü’ne karşı kazanılan zafer ve aynı zamanda bastırılması on binlerce kişinin ölümüne yol açan bir halk ayaklanması.(18 Mart 1871)
II.
Çöp kamyonları sabahın erken saatinde gürültü yapıyor. -Sokak ateşli bir şekilde uluyor ve titriyor.
Charles Baudelaire‘in
“Kötülüğün Çiçekleri”nde yer alan şiirlerden biri böyle başlıyor(du).

Dalida Meydanı
Bugün Paris, muhtemelen 19. yüzyılın ortalarında olduğu kadar gürültülü tıpkı Baudelaire’nin “A une passante” şiirini yazdığı zamanki gibi. Yalnızca gürültünün türü değişti. At arabalarının yerini otobüs ve kamyonlar aldı, ve sabaha kadar sokakları neşe içinde gezen ve halkı uyutmayan turistler. Şehir sürekli değişmiş ama öfke ve kızgınlık aynı kalmış. Bu değişime şair Baudelaire farklı bir bakış açısıyla tepki verir, “Kötülük Çiçekleri” adlı şiir kitabında..
“Baktım, eski Paris yok (yazık bir kentin şekli
Daha çabuk değişiyor ölümlünün kalbinden);
…
Paris değişir, değişmez bendeki acılar,
Ve her şey her zaman eski haliyle kalır:
Yani saraylar, eski mahalleler, yapılar…
Sevgili anılarım kayalardan da ağır”

Dali Müzesi
“Kuğu” şiirinde dile getirir bu duyguları şair. O kuğu Paris’in kaldırımlarında tırsmaktadır, özellikle “Place du Carrousel” meydanında. Baudelaire henüz genç bir bohem iken Ortaçağ’dan kalma evler harap vaziyette birbirlerine sırt verirlerdi. Özellikle yoksul kimseler ve sanatçılar için kirası en düşük bir mahalle idi. Louvre’u genişletmek ve açık alan elde etmek için 1850 civarında Paris’in yeniden inşası kapsamında yıkıldı. Ancak yıkım Montmarte semtine uğramadı ve Aziz Paris’ten günümüze esintiler kaldı…

Montmartre hâlâ bir eğlence merkezi
Ahmet Haşim, 1928 yılında gittiği Paris hakkında şunları yazar: “Seyahate çıkan bir dostun size her vardığı yerden muntazaman mektup, kartyazarken birden bire susması, ya öldüğüne veyahut Paris’e vardığına delâlettir.” (Ahmet Haşim, Paris, Frankfurt… yahut Hiç, s. 89). Doğrusu, ben de hiç kimseyle yazışmadım, hatta tüm irtibatımı kestim. Ancak elimin altında bu eksikliği telafi edecek akşamları yatarken okuduğum bir kitap vardı.
Dört yaşında bir oğlan babası olan yazar Julien Azaulay, genç yaşta karısını kaybeder. Ölüm döşeğindeyken karısı, yazarın ona hayatının her bir yılı için bir mektup yazacağına dair söz verdirir. Hélène ölürken henüz 33 yaşındadır. Ama ilk başlarda yas ağır basar; yazmak imkânsızdır. Aylarca eline kalem alamaz Julien.

Montmartre’nin incisi Sacré-Cœur
Ama en sonunda yazmaya karar verir ve ölen aşkı Hélène ile yeniden yakınlaşır. Ancak bir gün karısına yazdığı mektuplar mezardaki gizli bölmeden kaybolur ve Julien ilginç tepkiler almaya başlar: Prévert’in bir şiiri, Orphée filmi için sinema bileti, küçük bir kalp ve bir demet çiçek. Ona âşık olan yabancı kadın acaba kim olabilir? Roman bir sevgilinin hayata dönüş yolculuğunu anlatıyor.
Yalın sözlerle anlatılan büyüleyici bir aşk hikâyesi, sanki Nicolas Barreau’nun ince ruhundan fışkırmış “Montmartre’den Aşk Mektupları”.
Sevgili okuyucu, biliyorum, uzun yazılar seni bezdiriyor. Haftaya devam edelim öyleyse…
Alaattin DİKER

Son Yorumlar