M. Heidegger “Düşünmek Ne Demektir?” adlı eserinde “Düşünmeye muktedir olmak için öğrenmenin ne olduğunu öğrenmemiz gerekir… Kaygı veren zamanımızda en kaygı verici olan, bizim hâlâ düşünmememizdir.” der.
Düşünmenin temel ilkesi bir konuyu, olay veya olguyu, onu bizzat düşünmenin konusu yapabilmeyi başarmak üzerinedir. Aksi durumda her türlü yaklaşım egonun ve gettonun okşanmasından ibaret kalacaktır. Bundan daha da vahimi düşünmenin konusu yapıldığı vehmedilen şeyin namluya sürülen bir kurşun, ötekileştirilene karşı bir sui-kast olarak bir inanç kabulüdür. Bu durumda düşünmeyi ve öğrenmeyi yüzyıllardır terk etmiş, düşünmeye sırtını çevirmiş bir coğrafyada vicdan, adalet, merhamet ve dahi Allah’ın kendisi bile o coğrafyayı terk edecektir. “İkiyüzlü erkek ve kadınlar da birbirlerindendir: Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar; elleri de sıkıdır; Allah’ı unuttular, bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu ikiyüzlüler fasıktırlar.”(Tevbe 67)
Müslüman coğrafyada hâkim kurumsal dini anlayışlar tamamen politik olanın, iktidar mekanizmasının toplumsal konsolidasyonundan ibarettir. Müslüman aklın din anlayışı sultanın dini anlayışına endekslidir ve temel kod “ilahi huzur ancak sultanın huzuruna bakılarak” anlaşılabilir. Haliyle burada toplum, sultana/politik iktidara itaat eden bir katı bir nesnedir ve katı olan da er veya geç buharlaşacaktır. Katı olanın tahammülü olmadığı gibi, her türlü hikmet, hakikat arayışının da önünde büyük bir bariyerdir. Bu katılık, itaate bağımlı bir bilinçaltına sahip olup kolektif hareket eder ve buradaki kolektif durumda toplum artık sürüdür. Sürünün de vicdanı yoktur, itaati vardır. Bu itaat için her türlü intikam, dinsel meşruiyetin ideolojiye indirgenerek her seferinde kendini yeniden üretmek gibi lanetli bir sürekliliği vardır. Burada toplum, güvenlik merkezli hareket eder, Allah’a ve adalete safi bir imanla değil. İman artık intikam aracına tahvil edilmiştir. Günün sonunda ise bu imana bağlılık kopacak, arkadan gelen nesiller akın akın bir intikam nesnesine çevrilen bu imandan feragat edeceklerdir. Bu feragat, kendisiyle birlikte sert bir hesaplaşmayı da beraberinde getirecektir.
Müslüman toplumlar, yüzyıllardır düşünür, âlim ve filozof harcamayı ve tarih boyunca onlara yapılan kıyımları da halının altına süpürerek ilanihaye kendi varlıklarını koruyacaklarını sandılar. Sultana/politik olana endeksli bir din ve dini anlayış, endekslendiği iktidar çöktüğünde onun da çökmesi mukadderdir.
Sayın Mustafa Öztürk olayına gelecek olursak, başta da belirtmiş olduğumuz gibi bu olayı salt düşünmenin/tefekkürün konusu yaptığımızda burada engizisyon kuran mantığa bir örnek verelim:
“Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.” (Bakara 30)
İmam Maturidi, bu ayeti tefsir ederken şunları söyler: “Cenab-ı Hak, ‘Melekler, Allah’a asi olmaz.’ buyurmuştur. Böyle bir ifade, günah işleme ihtimali bulunmayan kimseler için kullanılmaz. Şu halde meleklerin de günah işleme imkânına sahip kılındıkları sabit olmuştur. Bu sebepledir ki onların taatleri önem kazanmış ve ibadetlerinin kıymeti artmıştır.” (Te’vilat’ül Kur’an, Cilt:106/Ensar Neşriyat, İst. 2015).
Sünniliğin itikat prensiplerine göre melekler günah işlemeyen varlıklardır. Maturidi’nin bu yorumu, Sünnilik ile fena halde çatışır. Çünkü Sünni itikada göre melekler masum varlıklardır, iyilik ve kötülüğü seçme iradeleri yoktur. Vahyi peygambere getiren de melektir. Vahyin masum olan bir melek tarafından peygambere getirilmesi, vahyin korunmuşluğunun temel delillerinden biridir. Gerek genel Müslümanlık anlayışı gerekse Sünni anlayış açısından açıkçası bu tespit onlar açısından vahyin korunmuşluğunun ve dahi İslam’ın yıkımıdır. Eğer meleklerin günah işleme gibi bir özellikleri varsa o halde melekler iyi ve kötüyü seçme iradesine de sahiptir. O halde vahyi getiren meleğin güvenilirliğinin test edilme imkânı yoktur. Ama gelin görün ki kendi döneminde Mutezili olmakla suçlanarak yok sayılan Maturidi, Türkiye toplumu açısından itikat imamıdır. Aynı durum Ebu Hanife için de geçerlidir. Menakıbu’l İbn-i Şafii eserinde Sünniliğin allame tefsircisi Fahreddin Razi Ebu Hanife’ye her türlü aşağılamayı yapar ama yine gelin görün ki İmam-ı Azam Ebu Hanife Sünniliğin fıkhi mezhebinin imamıdır. Taberi’yi taş yağmuruna tabi tutanlar onun tarihini de sömürerek yüzyıllarca ikiyüzlülüklerinden/cehaletlerinden tövbe etme erdemini bir türlü başaramadılar. Velev ki Mustafa Öztürk hoca yanlış yorum yaptı diyelim. Bu onun yorum hakkıdır, düşünme hakkı ve yöntemidir. Burada şunu belirtelim, Sünnilik ilk ortaya çıktığı günden bugüne kadar politik bir mezhep olduğu için aforozu da bağrında taşıyan bir engizisyon zihniyetinden hareket eder. Sünnilik bir saltanat ideolojisidir. Kitleler için burada vicdan yoktur. Kitle itaat eder. İtaatle sürüleşmiş bir toplumda Mustafa Öztürk bu zihniyete bir milyon gömlek fazla gelir. Aynı zihniyet kendi döneminde aynı engizisyonu Maturidi’ye uyguladı. Sonra onu itikat imamı ilan etti. Velhasıl Sünnilik düşünmez. Düşünürleri önce döver, öldürür, sonra manipüle eder. Başa çıkamayınca da kırparak düşünceye iman eder tabi tahrif ederek…
Çelişkiler… çelişkiler… çelişkiler…
Mustafa Hocaya yapılanlar tarih boyunca yüzlerce düşünüre yapıldı. Burada sadece birkaç örneği aktarmakla yetinelim.
İbn-i Rüşd‘ü, oğluyla birlikte Kurtuba Camisinin önünde bağlarlar. Gelen giden “Zındık!” diye hakaret eder. Kitaplarını toplayarak Kurtuba meydanında yakarlar. İbn-i Sina, ikide bir zindana atılır ve tekfir edilir.
İşraki felsefesinin kurucusu Şihabeddin Sühreverdi Halep Kalesi’ne hapsedilerek idam edildi. Büyük düşünür Aynu’l Kudat Hemedani idam edilip naaşı ders verdiği medresesinin kapısına asılarak günlerce teşhir edildi… Modern dönemde ise Nasr Hamid Ebu Zeyd‘i, Ahmed el-Katip, Fazlur Rahman vb. simalar tekfir edilerek haklarında idam fetvaları çıkarıldı. Sudanlı büyük düşünür Mahmud Muhammed Taha idam edildi. İran’da her gün idam furyası…
Papa, ilk Haçlı Seferinin düzenlendiği 1096 yılında yaptığı konuşmada neden bu sefere çıkılması gerektiğini soranlara “Çünkü Tanrı öyle istiyor” diyordu. “De ki: “Eğer mü’min (kimse) ler iseniz inancınız size ne kötü şey emrediyor.” Hani; size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun ve dinleyin, diye Tur’u tepenize dikmiş ve sizden misak almıştık…” (Bakara 93)
Gürgün KARAMAN

Son Yorumlar