Neoliberalizmin Karnavalı: Gösteri Toplumu

Tüm mukaddeslerin hayatlarını birer karikatür olarak bitirmeleri gibi, tüm büyük kültürler de er ya da geç karnavallara, halk eğlencelerine, halk festivallerine dönüşür. Kültür halklaşarak ölüyor. Yalnızca bir nüshası on iki bin ineğin derisi üzerine yazılan Avesta (Zerdüştlük) kültürü, bugün gece gündüz birbirleriyle savaşan Hürmüz ve Ahriman adlı iki tanrı tarafından değil, yılda bir kez kol kola Nevruz festivallerine katılan “Kosa ve Keçel” (Tüysüz ve Kel) tarafından temsil edilmektedir. Her kültür ritüelle başladığı gibi, ritüelle bir son bulur. Kültür de bir Tanrı olan festivalde, karnavalda bir Kel’dir.

Karnaval antikültürel bir güçtür, hem yıkıcı hem de yaratıcı sonuçları olan bir ritüel… Örneğin postmodernizm, modernizmin bir karnavalıdır; onun halklaştırılması, onunla alay edilmesi, çarpıtılmasıdır. Tıpkı modernizmin burjuva kültürünün bir karnavalı olarak başladığı gibi… Komünizm, kapitalizmin karnavalıydı; popüler kültür ise faşizmin ve komünizmin karnavalı olarak düşünülüyordu. Karnaval, kültürün gölgesidir; zamanla bazen kültürün önünde bazen arkasında olan gölgesi…

Karnaval, aynı zamanda bir kültürün kendi varlığının tekerine çomak sokma cesaretidir. Bazen bu çomağı bir kültür başka bir kültürün tekerine sokar. Örneğin, Orta Çağ karnavalları Avrupa kültürünün kendi yapısıyla alay etmesinin tezahürüydü, ancak popüler kültür daha çok Batı tarafından rakip görülen kültürler için yaratılan modern bir karnavaldı.

Karnavalın gizli amacı; hegemonik kültürün temellerini sarsmak, ideolojik amacı olmayan, alışılmış kuralların kontrolü dışında bir kaosa dönüştürmektir. Karnaval, kültürün anarşisidir. Azerbaycan Türkçesinde “birini küçük düşürmek” anlamında kullanılan “hoydu-hoyduya götürmek”, “fite basmak” (“ıslıklamak”), “toy tutmak” gibi ifadeler de karnavalın psikolojik bir mirasıdır.

Müslüman Doğu’da karnaval anarşizmi dervişlik kültü içindeydi ancak Hristiyanlığın aksine İslam kendi karnavalını içine almadı ve o, tarihin yıkıntıları arasında kayboldu; Orta Çağ Avrupa karnavalları gibi kültüre girerek kültürel formlar (roman, senfonik müzik, akademik tiyatro) şeklini de alamadı. Müslüman Doğu, Nasreddin Hoca’nın Doğu’nun Don Kişot’u olmasına izin vermedi. Biz kendi Don Kişot’umuzu da Nasreddin Hoca’ya değil, Don Kişot’un kendisine bakarak yarattık.

İlk paragrafları uzaktan başlayan bu yazıda, modern kültürde karnaval estetiğinin uyanışından, daha doğrusu modern kültürün karnaval tehdidi ile karşı karşıya kalmasından bahsedeceğim. Bunun için en çok başvuracağım iki kaynağı belirtmeliyim: Birincisi, elbette, ünlü Rus bilgin Mikhail Bakhtin’in karnaval ve kültür arasındaki ilişkiyi en ince ayrıntısına kadar inceleyen “Karnavaldan Romana” eseri, ikincisi ise Ortaçağ Hristiyan kültürünün modern bir müneccimi olan Umberto Eco’nun “Gösteri Olarak Kültür”  adlı denemesidir. Bakhtin’de “karnaval” olan, Eco’da “gösteri”dir.

Her şeyden önce bilmeliyiz ki, tüm kültürel ve tarihî miraslar gibi karnaval da daha sonra asıl amacından uzaklaşmış ve eski görünüşünün tam tersi olan bir şekil almıştır. İlk karnavallar dinî bayramlardı; Hristiyanlar büyük perhizden önce et kesiminde çeşitli kostümler giyiyor, şenlikler yapıyorlardı. Bugün Azerbaycan’ın köylerinde de kurban kesileceğinde insanlar yeni giysiler giyiyor ve komşularıyla toplandıkları avlularda küçük halk şenlikleri düzenliyorlar. Ben, böyle et festivallerinde büyüdüm. Muhtemelen “kabirde mum yakma” (ruhu ateşle hatırlama) geleneği Zerdüştçülükten günümüze kadar geldiği gibi, bu et şenlikleri de İslam’a, İslam öncesi dinî karnavallardan geçmiştir. İlk Hristiyanlar, bu şenliklerde kutsal hayvanlara benzeyen kostümler giyip hayvan maskeleri takarak o hayvanın gücünün geçici de olsa kendilerine geçtiğine inanırlardı. Bu metafizik ritüel Amerikan Kızılderililerinin ve Uzak Doğu halklarının inançlarında da mevcuttur.

Bu tür dinî karnavalların kökleri, eski zamanlara kadar uzanır. Eski Yahudiler, felaketleri önlemek için yılda bir kez bir keçi tanrıya (Yehova), bir keçi de şeytana (Azazel) kurban ederlerdi. Her iki keçi de insan günahları karşılığında “metafizik rüşvet” olarak “ödenirdi”. Aynı ayin ilk Hristiyanlarda da vardı ama Hristiyanlar, Allah’a kurban ettikleri “günah keçisini” kesip kendileri yerlerdi, şeytana ulaşacak olan keçiyi ise ya uçurumdan atar ya da çöle kovarlardı.

Bu karnavalistik ayin Mısır mitolojisinden Yunanlara da geçmiştir. İlk karnavalın kökleri, Mısır kültüründen Yunanistan da dâhil olmak üzere Asya’nın çoğuna yayılan tanrı Dionysos’un halk festivalleriydi. Dionysos şenliklerinde, Hristiyan karnavallarında olduğu gibi, keçi kılığına girmiş ve şarkı söyleyen insan-keçiler vardı. Dionysos şenliklerinde “günah keçilerini” insanlarla ilk kez Yunanlar değiştirdiler. Apollon’un adını taşıyan “Thargelia” şenliklerinde kura ile bir kadın ve bir erkek seçilir, günah keçisi olarak kırbaçlanır ve uzak bir yerde taşlanarak öldürülürdü.

Sanırım antik Yunan trajedisinin izini “Thargelia” adlı festivalin varlığına kadar götürebiliriz. Araştırmalar, “trogoedia” kelimesinin de Dionysos’un ayinlerinden geldiğini söylüyor: “Trag-tragos” keçi, “Odie-melodie” şarkı anlamına geliyor. Görünüşe göre, Dionysos’un keçi kılığına girmiş ve şarkı söyleyen keçi-insanları ile Apollon’un “günah keçileri” olarak seçilip öldürülen insanları arasında dinî, mistik bir bağın olduğunu söyleyebiliriz.

Trajedinin temelinde şarkı söyleyen ve günahlarını itiraf eden insan-keçilerin şarkılarının olduğunu anlamamak için çok ciddi bir entelektüel direniş göstermemiz gerekir. Büyük ihtimalle sonradan bir trajediye dönüşecek olan Apollon ayinlerinde kura ile seçilen ve günah keçisi olarak kurban edilmek üzere keçi kılığına giren şanssızlar, önce günahlarının yasını tutuyor ve kendileri ile birlikte bütün toplumun günahlarını bağışlaması için Tanrı’ya dua ediyorlardı. Çevredekiler ise bugün bizim toplu hâlde okunan dualarımızın sonunda koro ile “Âmin” dediğimiz gibi o “günah keçileri”nin nakaratlarına katılıyorlardı. Bu da Nietzsche’yi büyüleyen Yunan korosunun oluşumuna yol açtı.

Trajedide şarkı söyleyen “keçilerin” ataları da “günah keçileri” idi ve günahtan arınmak ritüelleri trajediyi ortaya çıkarmakla birlikte Yunanları “mit”ten mantığa götürdü. İlk karnavallar günahtan arınmak için düzenlenirdi ki, bunlar da daha sonraları şekil değiştirerek Mikhail Bakhti’nin “romanın atası” olarak incelediği Orta Çağ Hristiyan karnavallarına dönüştüler. Antik Çağ’da günahtan arınmak için yapılan toplu şenlikler Orta Çağ’da (dinle alay ederek) günaha girmek için yapılan karnavallar oldular. Kilise, gülmeyi ve eğlenceyi yasaklıyordu.

Orta Çağ’a doğru, Hristiyanlık ve feodalizm Avrupa’nın tüm maddi ve manevi topraklarını fethettiğinde, karnaval kültü her ikisinin karşıtı, muhalifi hâline geldi ve Bakhti’nin deyişiyle “Deliler Bayramı” şeklini aldı, şizofrenik kargaşaya dönüştü. Bakhtin; Rable, Cervantes ve Shakespeare’i bu “deli bayramlarının”, kendi deyimimizle, karnavalistik şizofreninin evlatları olarak görüyordu. Voltaire’in 18. yüzyıl Avrupa kültüründe hayalini kurduğu ilk “gülen aslanlar” onlardı. Ya da başka bir Orta Çağ karnavalı olan Eşek Festivali sırasında, Meryem’in bebeği İsa ile Mısır’a kaçışını ritüelleştiren kilisenin “Eşek Ayinleri” ile alay edilirdi vb.

Bakhtin, Orta Çağ Batı kültürünün gülmeye karşı tutumunu şöyle sistemleştirir: “Önemli ve temel olan komik olamaz. Tarih ve tarihi temsil edenler – krallar, generaller, kahramanlar – komik bir şekilde tarif edilemez. Gülmenin alanı dar ve spesifiktir (kişisel ve sosyal aptallıktır); dünya ve insanlar hakkındaki temel gerçekler, gülmenin diliyle ifade edilemez… Gülme, hafif bir eğlence ve ahlaksız, düşük seviyeli insanlara fayda sağlayan bir sosyal ceza şeklidir.” Bu, aynı zamanda Orta Çağ Avrupa kültürünün karnavala bakışı idi.

Dünyada Charlie Chaplin gibi büyük temsilcileri olmasına rağmen, palyaçoluk hâlâ önemli bir kültürel gerçek olarak ciddiye alınmamaktadır. Palyaço, boğulduğunda kültürün ayaklarının altına koyduğu ilk çocuğudur.

Karnavalda sanat kültürün düşmanı gibi davranıyor, bunu unutmayalım. Hem eski Mısır ve Yunan festivallerinde hem de Orta Çağ Avrupa karnavallarında sanatın izleri vardı; ona göre Antik Yunan festivallerinden Yunan trajedisi, Orta Çağ Avrupa karnavallarından Avrupa romanı doğdu.

Umberto Eco, 1980’de yazdığı “Gösteri Olarak Kültür” adlı denemesinde, karnavalın bu özelliğine, onun bir sanat-kültür karşıtlığı olarak doğuşuna ışık tutuyor. Bu karşıtlığı, bir yüzü genç, bir yüzü yaşlı olan; bir yüzü geçmişe, bir yüzü geleceğe bakan ikiyüzlü Roma tanrısı Janus’a benzetilebiliriz. Bu çelişkide genç yüz, sanatı ve geleceği; yaşlı yüz ise kültürü ve geçmişi temsil etmektedir. Geçmiş, geleceği; kültür, sanatı her zaman tarihe feda eder. Emir Timur’un ve Şirvanşah İbrahim’in İslam kültürü ve tarihi uğruna seçtikleri ilk kurbanlar, Hurufi şairleri idi.

Eco; bu denemesinde, 1970’lerde birdenbire tiyatrolardan sokaklara koşan ve kendi oyunlarını sergilemeye başlayan kitlelerin ortaya çıkmasının nedenlerini araştırıyor. Sokak tiyatrosu (street theater), happening, hippi kitleleri kimlerden türediler? Bu yeni kitleler, selefleri olan yüksek kültürün izleyicilerinden farklı olarak, izlemek, dinlemek ve alkışlamak için değil, kendileri görülmek, duyulmak ve alkışlanmak için toplanmıştı.

Aslında kültürün popülerleşmesi, sokaklara dökülmesi, gösteri  şeytanları tarafından rehin alınması 1950’lerde başladı. Örneğin, gösteriyi, kültürün karşısına koyan ilk filozoflardan biri, ilk antisanat akımlarından olan Lettrist Enternational’ın üyesi ve Situationalist Enternational’ın kurucusu Fransız aktivist Guy Debord, Charlie Chaplin tarafından Paris’te düzenlenen bir basın toplantısına yaptığı “saldırı gösterisi” ile adını Avrupa gazetelerine yazdırmayı başarmıştı. 1967’de yayımlanan “Gösteri Toplumu” adlı kitabında Guy Debord, kültürü gösteriye, sokak şovuna dönüştürmeyi tüm ideolojik totaliterliğe karşı bir isyan olarak sundu. Debord, politik sömürünün yerine ekonomik sömürüyü geçirmek isteyen neoliberal kapitalizmin ilk hizmetkârı olduğunun farkında değildi. Debord ve gibilerinin gösterileri ile geçen yüzyılın ortalarından itibaren neoliberalizm, devletin tamamını paraya çevirmek için kendi karnavalını düzenliyordu.

Eco, denemesinde bu neoliberal kitleleri, Orta Çağ Paris’indeki “Quaestiones quodlibetales”(Soru işaretleri) tartışmalarının ya da antik Atina’nın amfitiyatrolarının izleyicileri ile kıyaslıyor; tartışmalarda filozofların ne dediğine değil, sadece bu düşünce gladyatörlerinin nasıl birbirlerini “öldürdüklerine” bakmak için gelen ya da trajik bir üçlünün oyununu sessizce izlemek yerine, kendileri de sahneye bağırıp bir şeyler fırlatarak oyuna katılmak isteyen kitlelerle…

Eco, yeni kitlelerin de “olayı yaşamak için” bir araya geldiğini söylüyor. Bu “olay”ın, bu gösterinin görünmez yönetmeni ise kendileri değillerdi, bu dâhi yönetmen neoliberalizmdi. Politik sömürüyü ekonomik sömürü ile birleştirmeyi amaçlayan pazar kâhinlerinin dini.

Eco, kültürün böyle bir şekil almasından memnun değildi, ancak sonunu beklemekten başka seçeneğimiz olmadığını da itiraf ediyordu.

Aslında Eco’nun bir kötümser gibi düşünmesine neden olan bu yeni kitleler; devleti sarsmaya, etkisi altındaki toplumsal alanları ele geçirmeye, onları özel ve şirket sermayesine dönüştürmeye çalışan neoliberal kapitalizmin ilk karnaval gruplarıydı; postmodernizmin ilk kırlangıçları… Eco’nun sözleriyle söylersek, “Sessiz seyirci kitlesi, başkaları aracılığıyla yaşadığına inansın diye sahnede temsil edilen sahte bir yaşam idi bu. Neoliberal kapitalizm, gösteriyi modern kültürün bir karnavalı olarak düşünmüştü. Kültürle birlikte devlet de bu hümanist gösteri karşısında geri çekilecek ve kalan boş araziler neoliberal sermaye tarafından kolaylıkla ele geçirilecektir. Artık günümüzde eğitim ve sağlık gibi birçok alan bu “deli toplantıları”nın gösterilerinin yardımıyla tamamen devlet denetiminden uzaklaştırılmış durumdadır. Bugün dünyanın pek çok yerinde vatandaş, devletten çok bir bankaya bağımlıdır. Bürokratik sömürü bahanesiyle devletin “bölgeleri”ne el koyan neoliberalizm, bugün yurttaşı ekonomik sömürünün bir kölesine dönüştürmüştür ve devlet bu alanlardaki olumsuz duruma müdahale etmek istediğinde hemen gösteri başlatılıyor: Feminist gruplar, LGBT gerillaları, insan hakları aktivistleri saldırgan sloganlarla silahlanıp devletin üzerine gönderiliyor. Bu gruplar “insan hakları”, “özgür kadınlar”, “askerlik hizmetine hayır” vb. bağırdıkça neoliberal kapitalizm, sinsice devletin altında kazdığı lağımı genişletiyor. Oysaki bütün bu sloganların önünde neoliberal ekonominin artık yok ettiği “parasız eğitim sloganı”nın yer alması gerekiyor. Bugün bazı devletler bile vatandaşlarına neoliberaller gibi davranıyor, ancak bu, her şeyi özelleştirerek sermayenin bir efendi, vatandaşın bir köle olduğu yeni bir kölelik sistemine bizi götürmemelidir.

Neoliberalizm; insanı, insanlığı yok etmek için bir bahane olarak kullanır. Eğitimi yalnızca şirketler için pazarda rekabet edebilen profesyonelleri eğitmekle sınırlamak; bilimin, zekânın evrensel yükümlülüklerini ortadan kaldırır. Michel Foucault’nun ifadesiyle, neoliberalizmin eğitim politikası yüzünden bilim, piyasaya daha bağımlı hâle geldikçe, “evrensel” entelektüelin önüne geçen “spesifik” entelektüel de tarihsel sahnedeki rolünü kaybediyor. Foucault’ya göre, sermayenin ve devletin baskı aygıtlarının bir sonucu olarak işçi sınıfının yanında olması gereken “spesifik” entelektüel, ideoloji olarak mevcut siyasetin içinde veya yanında yer almağa zorlanmaktadır. Bu da onu insanlığa hizmet eden bir bilim adamından ziyade emirlere uyarak (tüketici) insana hizmet veren entelektüel bir bürokrat yapar.

Neoliberalizmin yarattığı “gösteri toplumu”, Orta Çağ karnavalının geri dönüşüdür. Orta Çağ karnavalından kapitalizm çıktı, neoliberalizmin gösterisi ise kölelik kokuyor. En iyi hâliyle Alexandre Dumas’nın deyişiyle, “paranın iyi bir hizmetçi, kötü bir efendi olduğu” bir döneme giriyoruz. Yukarıda bahsedildiği gibi karnaval, aynı zamanda bir kültürün şizofrenisidir. Kültürün demokratikleştirilmesi (seyircinin, izleyicinin, dinleyicinin, okuyucunun, kısacası tek başına yaratıcı olamayacak olanın medeni olayın merkezine getirilmesi), neoliberalizmin gösteriyle kültürü devirme stratejisidir. Müellifin ölümü kültürün ölümüdür ve bu, kişiliği, kimliği ortadan kaldıran karnavalın dirilişi sırasında olur. Barbar geri döndüğünde…

Neoliberalizm, sermayenin barbarlığıdır!

Aqşin YENİSEY

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir