I
“Yunus öldü deyu sala verirler
Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez”
Bu topraklardan Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Neşet Ertaş yetişti. O eski toprak yetişiyor mu, yetişir mi? Ne etsek de onların yürek kıvamını bulsak, buluşsak onlarla. Neyi kaybettik, ediyoruz, ne bulsak?
Âşık, bir kadın sevmiş erkeğin adıdır genelde, kadın maşuktur. İstisna mümkündür, kaideyi bozmaz. Aşkın beyninde hangi bölgeleri ışıttığı nörobiyolojinin, nörobilimin konusu olsun biz cehaletin tadını çıkaralım şimdilik.
İnsan duygularıyla doğar, sevmeyi öğrenmez, geliştirir ya da köreltir. Sevilen, sevildiğini bilen, fark eden insan hangi yaşta olursa olsun gönenir. “Seni seviyorum” silahına göğüs gerebilecek delikanlı zordur bulunması. Vurduğunda iş biter. Akıl başa gelene dek çok çileler çekilir, ateşler yutulur, hararet yağar gökten zemheride.
Sevgi cenneti, aşk cehennemi tattırır insana. Tövbesi tutmayan meslektir o. Olmayacak dersin, olur. Nasip olmayacak deredeki balıktır, sallarsın gelmez oltanın ucuna.
Âşık, yüzmeyi bilmeyen balık düşkünüdür. Bir pullu güzeli görür, niye güzel olduğunu bilmez, niye peşine düştüğünü bilmez. Payına gökten düşmüştür elması. Yutak kemiğine neden Adem elma’sı derler acaba. İnsan derde düştüğünde yutkunamaz belki de o yüzden.
Aşk efsanelerdeki elmadır insan için. Onu yediğinde ölümsüzleşeceğini sanarak bütün sınırlarını çiğner. Yar denmesi sevgiliye boşuna değil bir nevi. Ona düşmek ölümdür bilinir ama yine de düşülür, ölmekten değil atlayamamaktan korkar aşık.
Aklın yeri yoktur aşıkta. O duygularının esiridir. Duygu, dalgalı denizdir insan için. Metrelik dalgalarda sörf yapan da olur seyreden de düşüp boğulan da.
Duygulara dalmak cahilin harcı değildir. O büyük aşıklar dergahların mezunudur. Mecnun çöl seyyahı, Yunus gök kuşudur o yüzden. Mecnun’u seyreden acır, Yunus’u okuyan imrenir. İkisi de aşkın kanatlarıyla uçmaktadır ama biri rüzgarla , diğeri pusulasıyla yol almıştır.
Aklın sözünün geçmediği yerde konuşmakta ısrar etmek tutarsızlıktır. İmrenilen aşık, susmayı becerebilen, konuştuğunda dinleyeni içindeki ateşin dumanına boğmayan yiğittir. Aşık kendi hikayesini susar, o sadece kendini izler. Ateş yakıp izleyenler o kızıllığın ne büyük keyif olduğunu bilir. Aşığın bahtsızlığı kendini seyre mecbur kalmasıdır.
“Seni seviyorum” aşığın ağzından dökülmez. Akıl işi değildir dedik. O bir hastalığa maruz kalmıştır. Acısı hazinesidir. Söylemez, göstermez, gücü yettiğince elbette. Gücünü aşarsa gözünden, dilinden sızar.
O yüzden aşığın gözünden yaş, ağzından kelime dirhem dirhem dökülür. Yaşadıkları insanüstüdür. İçin için yanıp kömürleşmiş sonra ateşe verilmiş demirci ocağının tavındadır yüreği. Yazsa da okusam, konuşsa da dinlesem der dostları da düşmanları da.
Yunus gibilerin mahareti yanmaktan şikâyet etmeyecek kadar ateşlerinin iliğine kemiğine kadar işlemesidir. Onlar ateşi seyretmenin zevki bu kadarsa ateş olmak nasıldır deyip kendini ocakta pişirmeye göz karartmış, gönül kahramanlarıdır.
Onların ağzından dökülenler şeriat kapısında muhatap alınmaz. Biz nasıl ki evimizin her yerini, her zaman, herkese göstermiyoruz; âşıkların halleri de her zaman, herkese gösterilmez. Aşk insanın da toplumun da mahremidir. Çocuk sevilir ama onu nasıl yaptınız diye sorulmaz kimseye, âşığın şiirleri okunur ama onun nasıl doğduğu sadece sahibini bağlar.
II
Âşıklar bir daha yetişir mi bu topraklardan? Zor.
Eski buğdaylar, ballar, tereyağlarının tadını arayan insanlar bulabileceklerini düşünmüyorlardır bir daha. Ne toprak o kadar temiz ne dağ ne yer ne de gök.
Doğayı kirleten bizim atıklarımız evet ama o atıkları çoğaltan da bizim arzularımız. Evvel zamanda sadece krallar yaşama arzusuyla dolup taşıyordu. Halkın gayesi Tanrı’ya yanaşmak, onun rızası için yarışmaktı. Haçlı seferlerine bir ayak gidip gelsek iki taraftan onar kişiye “Burada ne işiniz var” diye sorsaydık hepsi zahirden “Kutsal toprakları gavurların elinden almak” diye cevaplardı. İçlerinden konuşsalar ganimet isteyenler de çıkardı. Fakat toplumun aurası maneviyatla yoğrulmuştu hiç şüphesiz. Mal hırsına düşenlerin yüzde yirmisi halktan ise geri kalanı devlet ricali, hususen de din adamlarıdır. Çünkü üst değer maneviyat olduğu için insanlar bütün dünyada maneviyatı taşımaktan haz alıyorlar, ibadetteki huşuyu, cihadın zevkini kutsuyorlardı. Otuz sene öncesinde bile bu maneviyatı ben kendi toplumumda biraz olsun hissediyordum.
Bugün biz duygularımızı değil pusulamızı kaybettik. Evet, yine o önceki gibi yoğun duygulanımlarımız var ama iktidara, vahşi cazibelilere… İyiliğe, değere, ulviye muhabbet edenler azınlığa düştü ve hakir görülmeye başlandı. Daha iyi maaşı olduğu halde, daha mutlu olacağı işi seçmek isteyen kişiye bütün aile çullanıp linç eder şu zamanda.
– Daha iyi geliri varken neden daha azına razı olup aileni dara sokarsın sen!
– Nasıl ev almazsın, el alem çatır çatır kredi çekiyor!
Şahısların maddeye aşık olduğu bir zamanda Yunus‘un, Pir Sultan‘ın dizelerinin kimin yüreğine konacağını bekleyebiliriz. Aşkı talim edenlerin varisleri derneklerine yardım toplamaktan yorulmuş. Tapduk‘un postuna oturanlar ırz düşmanlığı ile gündeme düşmeye başladıysa yeni bir Yunus beklemeyi ikinci bir emre kadar ertelesek yeridir.
Ahmet BAYRAKTAR

Teşekkürederim bilgileriniz için