Orhan Bey, uzun zamandır Almanya’da yaşıyorsunuz. Yolunuz nasıl düştü Almanya’ya?
Almanya’ya yolumun düşmesi ilk gençlik dönemlerime kadar uzanır. Öğretmen lisesini bitirdikten sonra yurt dışına çıkmak zorunda kaldım. Ülkemiz karmaşa ve kaos içindeydi. Boz bulanık bir hava içinde kesif bir ümitsizlik ve “Ne olacak?” endişesi kendini hissettiriyordu. Askerî darbe sonrası işsizlik ve yoksulluk diz boyuydu. En kaygılı grup da ülkemizdeki gençlik grubuydu. Yılgınlık, önünü görememek, ölüm korkusu, anlamsız kavgalar… İdeolojik gruplara, kliklere dâhil olmayanlar; olan biteni anlamlandırabilenler için tehlike büyüktü. Farklı düşünenler için de baskılar gittikçe artıyordu. Bu sebeplerden dolayı yurt dışına çıkma ihtiyacı hasıl oldu ve Almanya’yı tercih ettim. Kısa süreli Türkiye ve Azerbaycan ziyaretlerim dışında Almanya’da yaşamımı sürdürüyorum.
Roman, biyografi, şiir, düşünce türlerinde birçok kitabınız yayımlandı. Yurt dışındaki sanat, edebiyat, düşünce dünyası hakkında neler söylersiniz? Özellikle Almanya’da Türkler tarafından ciddi bir “göç edebiyatı” oluşturuldu. Bundan bahseder misiniz?
2002 yılında Boyut Yayınları’ndan piyasaya çıkan “Ayrılığın Rengi Hüzün” ve “Son Cennet” romanlarımda Doğu ile Batı arasında ikilem yaşayan insanların hikâyelerini anlattım. 2012 yılında yayımlanan “Kaşgar’dan Berlin’e” kitabımda ise edebiyat yolculuğunda tanıdığım 75 yazarla ilgili düşüncelerimi ve anılarımı yazdım. Yine Boyut Yayınları’nda yayımlanan “Aşklar Daha Ölmedi” isimli şiir kitabımda da daha çok özlemlerimi ve çocukluğuma yönelik duygularımı ifade ettim.
Evet, bugün Almanya’da yadsınamayacak derecede bir göç edebiyatından söz edebiliriz. Aslında Türklerin göç edebiyatı, türkülerle başladı. İnsanlar doğdukları, büyüdükleri memleketlerinden hiç tanımadıkları bir ülkeye gittiklerinde doğal olarak ayrılık acısı, hasret, özlem ve gurbet sızısı hissetmeye başladılar. Bu duygularla beraber başlarına gelen çeşitli felaketler, iş kazaları ve yabancı düşmanlığı sonucunda türküler yakmaya başladılar. Keşke bir araştırmacı çıksa da o yakılan türküleri ve yazılan mektupları toplayıp yayınlatabilse… Bu bahsettiğimiz durumların dışında Almanya’ya giden Bekir Yıldız gibi yazarlar da yazdıkları kitaplarla ilk göç edebiyatını başlatmış oldular. Bekir Yıldız’ın 1961 yılında kaleme aldığı “Türkler Almanya’da” isimli romanı bu alandaki ilk eserlerden biri sayılabilir. Almanya’da dört yıl kalan Bekir Yıldız’ın göçmen edebiyatı olarak kaleme aldığı diğer eseri “Maria 32 Yaşında” gibi öyküleri pek başarılı olmasa da ilk yayımlanan eserler olması nedeniyle önemlidir. Ayrıca, Ümit Kaftancıoğlu’nun “Almanya Dönüşü” öyküsü, Başaran’ın “Almanya Düşleyen Köy”ü, Tomris Uyar’ın 1972’de yazdığı “Ormanların Gümbürtüsü”, Burhan Arpad’ın 1973’te yazdığı “Büyük Kapının Önünde Bir Fener”i, Mustafa Balel’in “Kargalar Öterken”i (1974), Dursun Akçam’ın “Ballı Ana”sı (1978), Nevzat Üstün’ün “Bir Kadın”ı (1976) göçmen edebiyatı dalında ilginç ve anılmaya değer eserlerdir. Yücel Feyzioğlu‘nun “Anarbay” Hasan Kayıhan‘ın “Gurbet Ölümleri” eserleri artık uzun yıllardır Almanya’da kalan yazarların kaleme aldıkları romanlardır. Yüksel Pazarkaya, Aras Ören, Nevzat Üstün, Habib Bektaş, Şinasi Dökmen, Yaşar Miraç, Mevlüt Asar, Bahattin Gemici, Fethi Savaşçı gibi yazarları da unutmamak gerekir.
Almanca yazan ve Alman edebiyat dünyasında tanınan yazarlarımız da vardır. Zafer Şenocak, Emine Sevgi Özdamar, Zehra Çırak, Osman Engin, Akif Pirinççi bu yazarlardandır. Bu yazarlar çeşitli ödüller de kazandılar. Akif Pirinççi’nin polisiyeleri Almanya’da en çok satan kitaplardan oldu. Almanca yazanların sayısı giderek artıyor.

Almanya’da yazmanın bazı zorlukları olduğu gibi kolaylıkları da vardır. Burada belediyeler, sendikalar, dinî kurumlar, okullar edebiyatla, sanatla iç içedirler. Sık sık okuma günleri düzenlenir ve o okuma günlerinden sonra da yazarlara telif hakları ödenir. Dergiler ve gazetelerde çıkan makale ve yazılar için de telif hakları ihmal edilmez. Ne yazık ki Türkiye’de bu gelenek pek yoktur ve yazılar, şiirler dergilerde rica ile yayımlanır. Ayrıca Türkiye’de her grubun, tarikatın, siyasi kurumun oluşturduğu yayınevleri vardır. Orada kitap yayımlatabilmek için ya onlara ait biri olacaksınız ya da orada tanınan birisinin tanıdığı olacaksınız. Bu durum Türkiye’deki kültür ve edebiyatın celladıdır. Ne kadar güzel ve önemli bir eser yazarsanız yazın bunun hiçbir önemi yoktur. Tanınmış yayınevleri yüzünüze bile bakmaz ve gönderdiğiniz dosyanızı en erken altı ay sonra cevaplandırır.
Almanya’da en önemli yayınevleri bile yeni başvuruları ciddiyetle ve en hızlı şekilde cevaplandırarak yeni kalemlerin edebiyata katılmasına katkıda bulunurlar. Bizde ise bu tamamen tersinedir. Ünlü birinin en pespaye eseri göklere çıkarılarak yayımlanır ama ilk eserinde büyük bir başarıya imza atmış genç bir edebiyatçı çaresizce yayınevi yayınevi dolaşır ve eserini yayımlatamaz.
Göçmenlerin karşılaştığı zorluklar var mı? Neler söylersiniz karşılaşılan zorluklar ve kolaylıklar hakkında?
Elbette, zorluk her yerde vardır. Özellikle bizim gibi sonradan Almanya’ya gelen yazarlar Almanca öğrenseler de Almanca kitap yayımlatmak konusunda çeşitli zorluklar yaşamaktadırlar. Özellikle Almanca editör bulmak ve kitapları yayımlatmak başlı başına problemdir.
Geçtiğimiz günlerde “Masal Avcısı” adlı romanınız Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı tarafından ödüllendirildi. Romanınızla ilgili sorulara geçmeden önce Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı hakkında bilgilenmek isteriz. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) nedir? Almanya’daki faaliyetleri hakkında neler söylersiniz?
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2010 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan bir kanunla kurulmuştur. Merkezi Ankara’dadır ve Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlıdır. Yurtdışında yaşayan Türkler ve akraba topluluklarla ilgili uyum, kültürel çalışmalar, öğrencilerle ilgili çalışmalar yapmaktadırlar.
YTB tarafından roman ödülü her yıl veriliyor mu?
Başkanlık, sanıyorum birkaç yıldır yurt dışında yaşayan ve eserlerinde Türkçenin yaşaması için çaba gösteren yazarlara çeşitli kategorilerde ödüller vermekte. Bu yıl “Yunus Emre Yılı” olması nedeniyle ödülün adı Yunus Emre Türkçe Ödülleri olarak ilan edilmişti. Ben de bir roman gönderdim. Roman ödüle layık görülmüş.
Ödüle layık görülen çalışmanız Almanya’yı mı anlatıyor?
Romanımda mekân olarak Almanya var. Kahramanımız Almanya’da yaşıyor. Konu da bu ülkede geçiyor ama bir masalcıyı anlatıyorum. Hayatının merkezine masalı koymuş biri… Masallar derliyor; masallar yazıyor, masallar anlatıyor. Bunu bir iş olarak, zorunluluk olarak yapan bir masalcı yok kitabımda; masalı hayatının merkezine koyan ve masala tutkuyla emek veren bir masalcı var. Masalları yaşayan, yaşatan bir kahraman.
Romana bir masalcının biyografisi olarak bakabilir miyiz?
Aslında romanda bir masalcının hayatı var ama o hayatı biyografik bir tarzla anlatmıyorum. Kronolojik bir anlatım kesinlikle yok. Bir masalcı ve bu masalcının masal tutkusu… Masalcımız sadece masal yazan ve anlatan biri değil. Birçok coğrafyanın değişik masallarını derleyen, neredeyse dolaşmadık bir yer bırakmayan bir masal avcısı… Masal avcımız nasıl çalışmakta, neler yapmakta bunu anlatıyorum. Aynı zamanda Avrupa müzeciliği ve göz kamaştıran müzelerin kuruluş hikâyelerine de yer veriyorum.
Günümüz dünyasında onlarca konu varken bir masalcıyı anlatmak nereden geldi aklınıza?
Masallar çocukluk dünyamızın en temiz, en el değmemiş, en kirlenmemiş bölümleri… Bütün masumiyetiyle içimizin en masum yerlerine yerleşen ve bir daha oradan çıkmayan bir özelliğe sahiptir çocukluğumuzun masalları. Masallarda, mesellerde, cenklerde, cönklerde hep iyiler kazanır, hep iyi olanlar. Aslında o masallar; biz büyüdükçe, hayatın acımasız, kötü taraflarıyla karşılaştıkça bizi iyiliğin yanında tutar. İçimize merhameti, adaleti, güzelliği fısıldar. Masalların içinde aynı zamanda annelerimizin, babalarımızın, dede ve ninelerimizin geçmişte kalan sesleri de saklıdır.
Masallar çocukları geleceğe hazırlarlar. Çocukların meraklı ve sorgulayan bir dünya görüşüne sahip olmasını sağlar. Ayrıca masallar çocukluk dimağına kendi kültürünün tohumlarını da eker. Bu nedenle masalları çok önemsiyorum. Bu romanda masalın değerini, masal derlemenin zorluğunu ve masalın hangi güzelliklere yol açtığını anlatmaya gayret ettim.
Peki, romanda anlattığınız masalcı bir hayal ürünü mü yoksa hayatta karşılığı var mı?
Romandaki masal avcısı hayalî bir roman kahramanı değil. Zamanı geldiğinde masalcı kahramanımız da açıklanacak. Roman okundukça nasıl çalışkan bir masalcıyla karşı karşıya olduğumuz görülecektir. Minik yavrulara masalların hangi emeklerle ulaştığına şahit olunacak.
Almanya’da yaşıyorsunuz ve bütün kitaplarınızı Türkçe mi yazıyorsunuz?
Elbette, kitaplarımı ana dilimde yazmaya özen gösteriyorum. Ana dil birinci önceliğim. Bunun yanında Almanca yayımlanmış kitaplarım da var. Bazı kitaplarım hem Almanca hem Türkçe. Bir de Azerbaycan Türkçesi ile yazdığım ve Azerbaycan medyasında yer alan yazılarım da var. Ödül alan Masal Avcısı kitabım Almanca olarak da yayımlanacak.
Yayımlanmaya hazır başka romanlarınız var mı? Bir de gurbetçi yazarlarımız Türkiye’de dikkate alınıyor mu? Gerekli değer veriliyor mu? Neler söylersiniz?
Evet, birkaç roman sırasını beklemekte. Türkiye’de ne yazık ki Avrupa’da yaşayan yazarlara hâlâ “edebiyat heveslisi”, “gurbetçiler” olarak bakılıyor. Ama artık altmışıncı yılına girdiğimiz Avrupa’ya göç, “göçmen yazarlar“ı yetiştirdi. Onların eserleri dikkatle okunduğunda edebiyatımıza farklı bir renk ve tat getirdikleri görülecektir.
Yurt içinde ve yurt dışında edebiyata hevesli, edebiyatla uğraşan insanlara neler tavsiye edersiniz?
![]()
Edebiyat sadece ek iş ya da bir heves değildir. Edebiyat; yeteneğe, sabra, çalışmaya, en güzeli seçmek için çaba harcamaya yönelik bir sanat dalıdır. “Duygulandım bir şiir yazayım.” veya “Benim hayatım zaten roman!” düşüncesiyle edebiyatçı olunmaz. Yorucu çalışmalar ve sabır, insanın yazdıklarını okuyucuya bir edebiyat örneği olarak sunabilir. Lise yıllarımdan beri şiirler, öyküler yazsam da bunları yayımlanır olarak dikkate değer bulmaz ve sürekli okur, araştırırdım. Hep daha iyisini yazmayı düşünürdüm. Bir de çevremdeki edebiyatçılardan da çok şey öğrendim. Eleştiri, “tabiri caizse” edebiyat heveslisini veya adayını “döve döve” yetiştirir. Eleştiriyi kabul etmeyen veya bunu bir kötülük olarak algılayan insanlar asla edebiyatçı olamazlar. Ben bazen edebiyatçı dostlarım tarafından çok ağır bir şekilde eleştirilere maruz kaldım. Ama moralimi bozmadım. Yazdığım öykü ve romanları Yücel Feyzioğlu, Hasan Kayıhan, Erdoğan Feyzioğlu, Nevin Kasımoğlu gibi sevdiğim, saygı duyduğum insanlara gönderdim. Onların düşüncelerine değer verdim. Eleştirilerini dikkate aldım, onlara teşekkür ettim. Bazen genç yazar ve şair adaylarından mektuplar alıyorum. Onların gönderdikleri şiirlerde veya metinlerde eksiklik gördüğümde bunu belirtirim. Çoğu bir daha yazmaz veya eleştiriyi kabul etmez. Yapılan eleştirileri olgunlukla karşılayan, hep daha iyisini yazmaya çalışan, çok okuyan yetenekli insanlar için edebiyat dünyasının kapısı her zaman açıktır.
Son olarak neler söylersiniz?
Özellikle dibace.net’in renkliliği ve çeşitliği için size teşekkür ediyorum. Sitenizde her görüşten yazarın yazdıklarını okumak mümkün. Ayrıca sitenin Azerbaycan, Almanya gibi ülkelere hitap etmesi de dikkat çekmektedir. Ülkemizde sizin gibi siyasi ve dinî fanatizme kapılmayan edebiyat sitelerinin, dergilerinin sayısı çoğaldıkça çok seslilik artacak ve insanlar düşüncelerini daha özgürce diğer insanlara duyurabileceklerdir. Bu çalışmanızdan dolayı size teşekkür ediyorum.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar